Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, June 22, 2012

10



Çoğu gece yaptığı gibi yine gün doğumuna yakın odadan sessizce ayrılmıştı Sheara. Yavaş attığı adımları hiç ses çıkarmıyordu. Dikkatli gözlerle hanın koridorlarını gözden geçirdi; boştu, kapalı kapıların ardından horultular geliyordu. Kardeşini bulmadan önceki günler geldi aklına, acı bir gülümseme yerleşti yüzüne ve omuz silkip yürümeye devam etti.


Adımları her zamanki gibi çatıya götürdü onu. Buzlu camlardan aşağıyı hayal meyal seçebiliyordu; yataklarında uyumuş, çeşitli ırklardan savaşçılar, tüccarlar, yolcular... Bir iki yanan mum... Ellerinin ve dizlerinin üzerinde emekleyerek çatının ucuna geldi, en uca tünedi. Dizlerini çenesine kadar çekip kollarını bacaklarının etrafına sarıp uzaklara baktı.


Kimi zaman evini düşünürdü Sheara; gökyüzüne dokunan yapraklarıyla sık ormanı, ağaçlara oyularak kurulmuş küçük kasabalarını,  evlerinin ufak verandasında oturarak dikiş diken annesini. Durmak bilmeyen iğnenin kumaşa batıp çıkan hareketini izlerdi bazen bütün gün. Ara sıra annesi başını kaldırıp baktığında onun sıcak gülümsemesini görür, dünyalar onun olurdu. Yine öyle bir gündü Sheara'nın düşündüğü; ama bu sefer gülümsemesi kararmıştı annesinin. Aceleyle yerinden kalkmış, kapıya koşup kapatmış, Sheara'yı aceleyle sarıp sarmalayıp eline bir çanta tutuşturmuştu. Annesi hiç tereddüt etmeden onu pencereden aşağı ittiğinde, o karanlık, kasabanın üstüne çöktüğünde Sheara 17 yaşındaydı. Bazen kabuslarında yaşardı o anı yine; bitmek bilmeyen düşme hissi, endişe ile ona bakan annesi, acıyla gözlerinin büyüyüşü, ağzından damlayan kana rağmen gülümseyişi...


Acıyla gözlerini araladı Sheara, gün doğmasına azıcık kala, Cam Şehir en soğuk anlarını yaşıyordu. Pelerinine sarındı. Bazen o günkü kokuyu bulurdu pelerininde, pencereden düştüğünde, onu yakalayan, kasabalarının en yetenekli avcısı olan Theron'un kokusu. Çam iğneleri gibi kokardı elleri, bıkıp usanmak bilmeden tek tek elleriyle tel gibi örer, çeşitli tuzaklar kurup belki de eve en eli bol dönen avcısı olurdu. Sheara'dan iki üç yıl, belki biraz daha büyüktü. Kuzgun karası saçları daima toplu olurdu ama mutlaka onu sinir edecek bir kaç tutam fırlardı aradan. Gözleri gece gibi lacivertti. Kendi avından edindiği derilerden yapılmış güzel bir zırhı vardı üstünden çıkarmadığı. Avı hep bol olduğu için sürekli hediyeler verirdi sevdiklerine. Bir keresinde kocaman bir kurt avlamıştı, Sheara onun bir hafta boyunca uğraşıp özenle postu işleyişini izlemişti. En sonunda kurt postu pelerin bittiğinde, Theron bunu ona vermişti. "Şimdilik seni iki kere sarıp sarmalar, ama zaman geçtikçe, özellikle soğuk kış günleri, beni hatırlayıp mutlu olacaksın."


Günün birinde evlenip, hayatını onunla sürdüreceğini düşünmüştün, değil mi?


Sheara etrafına bakındı; kimse yoktu. Ama evet, hiçbir zaman söyleme fırsatı bulamamıştı onu ne kadar sevdiğini. Kolları onu sımsıkı tutmuş, dörtnala kasabadan olanca hızlarıyla kaçarken, hala ne olup bittiğini daha kavrayamazken kesmişlerdi yollarını. Bir düzine zırhlı adam, kocaman bir ağaçla yolu tıkamış, ellerinde silahları  onlara doğru ilerliyordu. Theron'un gözlerini adamlardan ayırmadan eğilip kulağına fısıldayışını unutamıyordu.


"Ne olursa olsun, arkana bakma. Söz ver bana."


Sheara gözleri korkuyla kocaman açık başını sallayabilmişti sadece. Bunu gören Theron da yuları Sheara'nın eline tutuşturup hızlıca aşağı atlamış, ata sertçe bir şaplak atarak kılıçlarını çekmişti. At dört nala oradan uzaklaşırken Sheara bir kere bile dönüp arkasına bakmamıştı. İçinde büyüyen merak, Theron'a verdiği söze olan sadakatini geçememişti. ..


O gün onun orada öldüğünden ne kadar eminsin?


Sheara kaşlarını çattı, eğilip kulağını camdan çatıya yasladı.


Evet belki elf kulakları eksik, ama sana çok anımsatıyor onu değil mi?


Doğruldu, ufka baktı. İkiz güneşler yavaş yavaş denizi kızıla boyamaya ve yükselmeye başlamışlardı. "Belki de," diye mırıldandı kendi kendine. Eli boynuna gitti, zaman içinde yıpranarak rengi atmış olan ipte gezdi, yavaş yavaş üzerinde parmaklarını gezdirip ucundaki ay taşını buldu. Avucunun içinde kavradı taşı genç kadın, bir süre nefesini tutup gözlerini kapadı, sonrasında kolyeyi serbest bıraktı, ayağa kalktı, gün doğumuna karşı öğrendiği ilk elfçe şarkıyı söylemeye başladı.


Belki, çok uzaklara kadar yankılanırdı şarkı, duyması gereken kulaklara ulaşırdı.

No comments: