Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, June 29, 2012

Kendimi durduramıyorum, bunu dinliyorum sürekli. Çok güzel mixlemiş adam Mass Effect ve Lord of the Rings 'in iki şarkısını (hatta sanırım ME'den 2 şarkı).





Bunu dinledikçe aklıma bir de şu şarkı geliyor.





Hala her dinlediğimde ve finali her izlediğimde ağlıyorum ben evet.


Doctor Who'm gelmiş benim, ne zaman çıkacak yeni sezon ya...

Friday, June 22, 2012

10



Çoğu gece yaptığı gibi yine gün doğumuna yakın odadan sessizce ayrılmıştı Sheara. Yavaş attığı adımları hiç ses çıkarmıyordu. Dikkatli gözlerle hanın koridorlarını gözden geçirdi; boştu, kapalı kapıların ardından horultular geliyordu. Kardeşini bulmadan önceki günler geldi aklına, acı bir gülümseme yerleşti yüzüne ve omuz silkip yürümeye devam etti.


Adımları her zamanki gibi çatıya götürdü onu. Buzlu camlardan aşağıyı hayal meyal seçebiliyordu; yataklarında uyumuş, çeşitli ırklardan savaşçılar, tüccarlar, yolcular... Bir iki yanan mum... Ellerinin ve dizlerinin üzerinde emekleyerek çatının ucuna geldi, en uca tünedi. Dizlerini çenesine kadar çekip kollarını bacaklarının etrafına sarıp uzaklara baktı.


Kimi zaman evini düşünürdü Sheara; gökyüzüne dokunan yapraklarıyla sık ormanı, ağaçlara oyularak kurulmuş küçük kasabalarını,  evlerinin ufak verandasında oturarak dikiş diken annesini. Durmak bilmeyen iğnenin kumaşa batıp çıkan hareketini izlerdi bazen bütün gün. Ara sıra annesi başını kaldırıp baktığında onun sıcak gülümsemesini görür, dünyalar onun olurdu. Yine öyle bir gündü Sheara'nın düşündüğü; ama bu sefer gülümsemesi kararmıştı annesinin. Aceleyle yerinden kalkmış, kapıya koşup kapatmış, Sheara'yı aceleyle sarıp sarmalayıp eline bir çanta tutuşturmuştu. Annesi hiç tereddüt etmeden onu pencereden aşağı ittiğinde, o karanlık, kasabanın üstüne çöktüğünde Sheara 17 yaşındaydı. Bazen kabuslarında yaşardı o anı yine; bitmek bilmeyen düşme hissi, endişe ile ona bakan annesi, acıyla gözlerinin büyüyüşü, ağzından damlayan kana rağmen gülümseyişi...


Acıyla gözlerini araladı Sheara, gün doğmasına azıcık kala, Cam Şehir en soğuk anlarını yaşıyordu. Pelerinine sarındı. Bazen o günkü kokuyu bulurdu pelerininde, pencereden düştüğünde, onu yakalayan, kasabalarının en yetenekli avcısı olan Theron'un kokusu. Çam iğneleri gibi kokardı elleri, bıkıp usanmak bilmeden tek tek elleriyle tel gibi örer, çeşitli tuzaklar kurup belki de eve en eli bol dönen avcısı olurdu. Sheara'dan iki üç yıl, belki biraz daha büyüktü. Kuzgun karası saçları daima toplu olurdu ama mutlaka onu sinir edecek bir kaç tutam fırlardı aradan. Gözleri gece gibi lacivertti. Kendi avından edindiği derilerden yapılmış güzel bir zırhı vardı üstünden çıkarmadığı. Avı hep bol olduğu için sürekli hediyeler verirdi sevdiklerine. Bir keresinde kocaman bir kurt avlamıştı, Sheara onun bir hafta boyunca uğraşıp özenle postu işleyişini izlemişti. En sonunda kurt postu pelerin bittiğinde, Theron bunu ona vermişti. "Şimdilik seni iki kere sarıp sarmalar, ama zaman geçtikçe, özellikle soğuk kış günleri, beni hatırlayıp mutlu olacaksın."


Günün birinde evlenip, hayatını onunla sürdüreceğini düşünmüştün, değil mi?


Sheara etrafına bakındı; kimse yoktu. Ama evet, hiçbir zaman söyleme fırsatı bulamamıştı onu ne kadar sevdiğini. Kolları onu sımsıkı tutmuş, dörtnala kasabadan olanca hızlarıyla kaçarken, hala ne olup bittiğini daha kavrayamazken kesmişlerdi yollarını. Bir düzine zırhlı adam, kocaman bir ağaçla yolu tıkamış, ellerinde silahları  onlara doğru ilerliyordu. Theron'un gözlerini adamlardan ayırmadan eğilip kulağına fısıldayışını unutamıyordu.


"Ne olursa olsun, arkana bakma. Söz ver bana."


Sheara gözleri korkuyla kocaman açık başını sallayabilmişti sadece. Bunu gören Theron da yuları Sheara'nın eline tutuşturup hızlıca aşağı atlamış, ata sertçe bir şaplak atarak kılıçlarını çekmişti. At dört nala oradan uzaklaşırken Sheara bir kere bile dönüp arkasına bakmamıştı. İçinde büyüyen merak, Theron'a verdiği söze olan sadakatini geçememişti. ..


O gün onun orada öldüğünden ne kadar eminsin?


Sheara kaşlarını çattı, eğilip kulağını camdan çatıya yasladı.


Evet belki elf kulakları eksik, ama sana çok anımsatıyor onu değil mi?


Doğruldu, ufka baktı. İkiz güneşler yavaş yavaş denizi kızıla boyamaya ve yükselmeye başlamışlardı. "Belki de," diye mırıldandı kendi kendine. Eli boynuna gitti, zaman içinde yıpranarak rengi atmış olan ipte gezdi, yavaş yavaş üzerinde parmaklarını gezdirip ucundaki ay taşını buldu. Avucunun içinde kavradı taşı genç kadın, bir süre nefesini tutup gözlerini kapadı, sonrasında kolyeyi serbest bıraktı, ayağa kalktı, gün doğumuna karşı öğrendiği ilk elfçe şarkıyı söylemeye başladı.


Belki, çok uzaklara kadar yankılanırdı şarkı, duyması gereken kulaklara ulaşırdı.

Tuesday, June 19, 2012

9


Alkışlar sustuğunda Ron uzanarak yerdeki kemanı buldu ve Sheara'nın reçinelediği yayı da alarak hafif bir ezgi çalmaya başladı. Ron'un girişinin hemen ardından Sheara'nın arpından sesler yükseldi. Tavernadakiler kendi aralarında konuşmaya, bir yandan yemeklerini yemeye devam ederken müzik yavaş yavaş hızlanıyordu. Enstrümanların sesine çok geçmeden Sheara'nın sesi de eklendi. Camdan duvarlar genç kadının sesini yansıtıyor, odanın en uzak noktalarına bile iletiyordu. Bir an olsun tüm gözler onlara döndü, müzik tamamen yavaşladı ve aniden hızlanan melodiyle birlikte iki dansçı kız masaların arasından dans ederek geçmeye başladı.


Dansçı kızlar, uzun boylu, hafif etli butlu ve sarışındı. Üzerlerinde her hareketleriyle birlikte dalgalanan tülden kıyafetler vardı, birer peçe ile yüzleri örtülüydü. Birisi gece gibi mavi, öbürü gündüz gibi krem rengine bürünmüştü. Birinin saçlarında altın işlemeli tokalar, öbüründe gümüş zincirler sallanıyordu. Adımları o kadar hafifti ki, ayak bileklerindeki zillerden çıkan ses zar zor duyuluyordu. Yüzlerinin görünen kısmından birbirlerine ne kadar benzedikleri fark ediliyordu; büyük ihtimalle kardeş hatta belki de ikizdiler. Birer ellerindeki süslü çanakları masadan masaya uzatıyor, kendileri ve müzisyenler için bahşiş topluyorlardı.


Çok geçmeden müzik bitti, dansçılar, Sheara ve Ron selam verdiler, arkada, hancının onlar için ayırmış olduğu odaya geçtiler.


"Aani, Laila," Sheara bir koltuğa oturup kızlara oturmalarını işaret etti. Peçeleri yüzlerinden sıyıran kızlar kendilerini kuş tüyü koltuklara atıverdiler. Nispeten küçüktüler; peçe kullanmalarının bir sebebinin de bu olduğunu düşündü Sheara birden.


"Benden pek fazla bir şey çıkacak gibi görünmüyor, Laila," dedi krem rengi giysili kız öbünüe, elindeki çanağı sallayarak. Mavi giysili kız gülümseyerek çanağını masaya döktü "Merak etme, Aani, beniki fena sayılmaz."


Sheara kıkırdayarak onlara döndü. "Bence bu gecelik hiç fena sayılmaz, özellikle son zamanlarda adaya gelen gemilerin sayılı olduğu düşünülürse. Nedense iyice azaldı gemiler. İnsanların merakının bu kadar az olduğunu sanmıyorum... Hava koşulları falan mı engel oluyor acaba?"
Kızlar toparladıkları parayı ortaya yığıp saymaya başladılar; Sheara da onlara katılmış, bir yandan muhabbete dalmışlardı. Hiçbiri Ron'un sessizce ayaklanıp Zev ile birlikte dışarıya doğru yollandığını fark etmedi. Yüzünde acı bir sırıtışla ara sokaklarda yürümeye başladı Ron; insan kalabalığının sesi yavaş yavaş kulaklarında kayboldu, kendini topluluktan soyutladı. Garip bir şekilde sanki yağmur yağıyormuşçasına bir titreşim hissediyordu ayaklarında. Eldivenini çıkarıp elini kaldırdı; hayır, yağmur yağmıyordu, aksine hava kupkuruydu. Omuz silkti, ancak ister istemez titreşimlerin hızlandığını hissediyordu. Durdu, yere çöktü, parmak uçlarıyla yere dokundu. Önce cam yüzeyde insanların yürürken oluşturduğu titreşim olduğunu düşündü, ama parmak uçları öyle olmadığını söylüyordu.


Aslında gözlerini açabilsen ve beni sana bakarken görebilsen nasıl da şok olurdun.


Ron kaşlarını çattı, "Kim var orada?"


Ama gözlerini asla açamayacaksın, asla göremeyeceksin. Kardeşin ilgilenecek seninle hep, ona muhtaç olacaksın.


Ron başını çevirerek sesin geldiği yeri tespit etmeye çalıştı, ama bulamıyordu. Sanki her yerden geliyordu ses; bir an kulağının dibinde, bir an sanki kilometrelerce öteden duyuluyordu. Zev de gerilmiş, kulaklarını kafasına doğru yatırmış, etrafa rastgele hırlamaya başlamıştı.


Babanın istediği erkek evlat hiç olamadın, bazı geceler hep dua ettin olabilmek için değil mi? Ve sonra ne oldu? Bir kız kardeşin olduğunu öğrendin. Annenin kim olduğunu, nerede olduğunu buldun. ama hiç cesaret edemedin değil mi, pılını pırtını toparlayıp annenle yüzleşmeye? 'Beni neden bu adama verdin' demek çok zor geldi senin için değil mi? Ama itiraf et, bugün bile babanın seni değil Sheara'yı almış olmasını dilediğin geceler oluyor, değil mi?


"Kapa çeneni!" Ron bir hışımla ayağa kalktı, kalabalığın sesi tekrardan kulaklarıı doldurdu, bir kaç kişinin onun bağırışından irkilip kendi aralarında ona söve söve gittiklerini duydu. Zev yavaşça kulaklarını kaldırdı, havayı koklayarak hırlamayı bıraktı. Anlaşılan, her ne idiyse konuşan, geçip gitmişti. İkiz ayların ışığında caddelerde gezindi biraz, çok geç olmadan tavernaya, odasına geri döndü. Aani ve Laila kendi odalarına çekilmişti, Sheara ise enstrümanlarla uğraşıyordu.


"Nereye kayboldun? Seni merak ettim..."


"Kendi başımın çaresine bakabilirim!" diye çıkıştı Ron hışımla, yatağa tırmandı ve pikesini başına çekti.


Sheara şok olmuş ve incinmiş gözlerle onun ardından baktı, yutkundu, derin bir nefes alıp enstrümanların bakımına geri döndü. Anlaşılan her neredeydiyse, Ron gerilmişti. İyi bir uykudan sonra yarına bir şeyinin kalmayacağını umut etti.


Ron o gece uyumadı. Bütün gece babasının onu değil, Sheara'yı almış olduğu, kendisinin annesiyle mutlu mesut yaşadığı bir çocukluğu hayal ederek sessizce ağladı.