Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, April 26, 2012

8




Cam Şehir'de ikiz güneşler ufka doğru ilerlemiş, denizin üzerinden batıyordu. Keşfinin üzerinden bu egzotik şehre olan trafik iyice artmış, limanda yer bulmak zor olmaya başlamıştı. Sokaklar her ırktan kadınlar ve erkeklerle doluydu. Kimisi sadece gezmek ve görmek için geliyordu, kimisi yeni bir hayat kurmak için, kimisi ise şehirde gördükleri eksiklerden yararlanarak ticaret ağlarını genişletmek için. Tüm bunların arasında güneşlerin ışığı binalardan, ağaçlardan ve cam insanlardan yansıyor, şehir bir renk cümbüşüne boğulup, batan güneşlerle birlikte sanki yanıyormuşçasına bir görüntü oluşturuyordu.


Bir anda tüm şehir sustu. Limana siyah yelkenli bir gemi yaklaşıyordu. Yelken direğinin tepesinde kuzgunlar dönüyor, gemiden etrafına tütsü kokusu, daha ağır başka bir kokuyu bastırmaya çalışıyordu. Bu kadar büyük bir gemiyi ilerletmeye yetecek kadar tayfası var gibi görünmüyordu; nitekim gemi limana yanaştığında içinde sadece siyah giyimli, soluk yüzlü bir kaptan ve üç tayfasının bu yükün altında olduğu görüldü. Üç tayfa sessizce gemiyi limana halatlarla sıkıca bağladılar, ufak ahşap köprüyü kara ile gemi arasına özenle yerleştirdiler. Kaptan sessizce başını salladı ve iki tayfa kaptan köşkünün kapısını açtılar.


İki kanatlı ağır ahşap kapı gıcırdayarak açıldı; gariptir ki bu ses tüm şehirde yankılandı bir an. Üzerinde kuzgun, kafatasları ve sarmaşık kabartmaları vardı bu kapının. Kapı aralandıkça beyaz bir siluet gözleri aldı. Gemi ve tayfalar ne kadar karanlıksa, Kapının ardındaki o kadar beyaz ve aydınlıktı.


İki omzunda kuzgunlar tünemiş beyazlar içindeki kadın, sessizlik içinde kapıdan dışarı adımını attı. Yüzünde gümüş, cam, değerli taşlar, tüyler ve deriden yapılma görkemli bir maske vardı. Yerlere kadar uzanan beyaz elbisesi ince ve hafifti, esen rüzgar ile bedenine yapışıyor, vücut hatlarını belli ediyordu. Ayakları çıplaktı, yürüdükçe parmak uçları görünüyordu sadece. Omuzlarındaki klipslerle tutturulmuş elbisesinin derin yırtmaçlı kolları, kadın kollarını hareket ettikçe dalgalanıyor, elbisesi kadar beyaz tenli kollarını açıkla bırakıyordu.


Kadın sessizlik içinde ahşap köprüye doğru yönelirken tayfalar yerlere kadar diz çöktü, kaptan ise başını eğmekle yetindi. Kadın adımını karaya attığı an meydandaki herkes bir anda korku ile iç çekti ve derin bir mırıltı başladı; Kuzgun Rahibeler'den birinin burada ne işi vardı? Ölüm'ün Karısı, Cam Şehire'de ölüm getirmişti... Hele yanındaki bu leş yiyen kuşlar? Ne işleri vardı? Mırıltılar yükselmeye devam ediyordu ama kadının her adımında önündeki sıra susuyor, başlarını eğip kadına yol veriyorlardı. O geçtikten sonra arkasından mırıltılar devam ediyor, bu ise kadının hiç umurunda gibi görünmüyordu. O şehrin merkezine ilerlerken, tayfalar ve kaptan gemi ile ilgilenmeye başlamışlardı.


Kuzgun sürüsü kadının başının üstünde, yükseklerde bir çember halinde uçuyor, havada süzülüyorlardı. Tüm şehrin sessizliği sürerken, belindeki tören hançerini çıkardı kadın, avucuna bir kesik attı ve elini açıp kapayarak yere kanını damlattı.


"Ölüm hüküm sürüyordu burada," dedi derinlerden gelen, sakin ama korkutucu sesiyle. "Bir zamanlar, burası hala bir çöl iken, ölüm hüküm sürüyordu." Güneş ufukta iyice kaybolmaya başlarken, gölgeler uzamaya, hatta şekil değiştirmeye başlamıştı. "Bu topraklar pek çok hükümdar görmüş, buranın yıkımı getirmiş... Büyük savaşlar yaşanmış, Ölüm'e tapılmış, fark edilmeden." Gölgelere dikkat edenler, yerde yatan cesetlerin, onları deşen kuzgunların ve devam eden savaşın gölgelerini görebiliyorlardı. "Bir zamanlar uygarlığın kalbiymiş burası... Yeniden öyle olacak mı? Yoksa kuyruğunu yiyen yılan gibi, kendi kendini yok mu edecek?"


Kadının çevresindekiler bir kaç adım geri çekildiler korkuyla. Gölgelere artık derin fısıltılar, acı dolu çığlıkların izleri eşlik etmeye başlamıştı. Gökyüzünden yağan ölü kuşların gölgeleri düştü üzerilerine, tüyler doldurdu her tarafı. Garip karanlık yaratıklar gezdi aralarında, ta ki uzaklarda büyük bir gölge kanatlarını açıp gölgelerden tahtına oturana kadar.


"Siz, bayım," kan damlayan elini kaldırdı kadın ve kalabalığın en önünde duran, renkleri yansıtan kadının yanında duran siyahlı adamı işaret etti. "Bu topraklardan bile eskisiniz, tanık oldunuz tüm bu yıkımlara, ancak, sessizliğinizin sebebi nedir?"


Adam hiç istifini bozmadan, kadının maskesinin ardındaki gözlerine dikti gözlerini.


"Bir söz vermişsiniz," Kadının hafif ayrık kalan dudaklarından şaşkınlığı okunuyordu. "Belki de, en iyisini yapıyorsunuz sessiz kalarak," dedi en sonunda başını sallayarak. Yavaşça siz çöktü kadın meydanın ortasında; ellerinden damlayan kan  ufak bir gölcük oluşturmuş, beyaz elbisesini kırmızıya boyamıştı. "Sessizlik yeminimi bozdum, beni yönlendirdiğin yere geldim, dilime hükmetmene izin verdim. Artık sana kavuşuyorum, sonsuzluktaki eşim."


Kalabalıktan bir çığlık yükseldi, herkesin ağzından çıkan, korku içindeki herkes kaçışmaya başladı. Kuzgun Rahibe hançerini kalbine saplamış, oturur pozisyonda son nefesini vermiş, geriye düşen bşı ile yeni yeni kendini gösteren yıldızlara gözlerini dikmiş, sonsuzluktaki eşine, Ölüm'e kavuşmuştu. Kaos sokaklarda hüküm sürerken kadının işaret ettiği siyahlı adam kadına yanaştı, yerinden kıpırdatmaya çalıştı; meydanın ortasında bir kadın cesetinin, hele ki bir Kuzgun Rahibe cesetinin halkı korkudan öldüreceğinden şüpheleniyordu. Kadın yerinden kıpırdamadı. Sanki bir anda külçelerde demire dönüşmüştü. Renkleri yansıtan kadın elini adamın koluna koyarak kenara itti. Ellerini yere koydu ve yavaşça ayağa kalktı. Meydanın ortasında artık camdan bir heykel vardı.


"Kuzgun Rahibeler, gittikleri yere ölümü getirirler," dedi siyahlı adam düşünceli bir şekilde.


"Ölüm her zaman kötüyü simgelemez," dedi renkleri yansıtan kadın. "Ölüm, bazen yeniden doğumdur.


İkiz aylar ufuktan yükselirken, şehrin sokaklarını yeni doğmuş bir bebeğin ağlaması doldurdu.



Wednesday, April 11, 2012

7

Öğlene doğru cam saraya döndüğünde, Sedef Leydi'yi terasta manzara izlerken buldu. Camda ağır deri botların sesini duyan Sedef Leydi yüzünde bir gülümseme ile "Gece ortadan kaybolduğunuzu duydum, Sheara'ya verdiğiniz kaplumbağa çorbası tarifi ile bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum," dedi.


Eldred ellerini korkuluklara dayayarak ufka baktı. "Tabi, eğer gerçekten kaplumbağa çorbası tarifinde bir zaman ve mekan bilgisi sakladığımı düşünüyorsanız. Öyle bir şey yapabilecek biri gibi mi görünüyorum?" diye sordu adam en masum ifadesini takınarak. Sedef Leydi kaşlarını çatarak adamı süzdü bir süre, Eldred ona bakarak iç çekti "Evet, biliyorum, benziyorum. Her neyse."


"Garip bir bağınız var," dedi Sedef Leydi birdenbire. "Kız kardeşler beni ortaya çıkardıklarında bazen kimsenin göremediği şeyleri görebildiğimi fark etmiştim. Bu da onlardan biri sanırım. Kırmızı bir ip gibi." Omuz silkti. "Hala cevaplarını bilmediğim o kadar çok soru var ki..."


Eldred aniden kadının koluna girdi, başıyla Umbra'ya işaret etti ve üçü çok geçmeden cam şehrin sokaklarında deniz kıyısında bir masada oturmuş, kahvaltı ediyorlardı. Çok uzakta olmayan bir sokaktaki kalabalık çarptı gözüne Sedef Leydi'nin, merakla o yöne doğru baktı ekmeğine tereyağı sürerken. Beceriksiz bir parmak, keman tellerinde dolanıyordu ama çok geçmeden düzeldi, daha iyi oldu. Onun meraklı bakışlarını fark eden Eldred hiç istifini bozmadan "Kemanı her kim ilk çalanın elinden aldıysa iyi yaptı," dedi. Sedef Leydi "İkisi farklı kişiler mi?" diye sordu şaşkınlıkla, "Ben alışarak daha iyi çalmaya başladığını düşünmüştüm."


O sırada kalabalık açıldı ve kemanı çalana yol verdi; Ron'du bu. Sheara onun adımlarına ayak uydurmuş, her bir notayla ritimli şekilde etrafında dönüyor, bir yandan kendi etrafında da dönüyor ve elindeki tefe vuruyordu. Onlar ilerlerken arkalarında ağzı açık onları izleyen ufak bir çocuk özenerek ve biraz da utançla duruyordu. En sonunda yutkundu, cebinden ufak bir flüt çıkararak onlara eşlik etmeye başladı. Çaldılar, dans ettiler, çok geçmeden müzik sona erdi. Sheara yerlere kadar eğildi, tefini ters çevirerek bahşiş toplamaya başladı. Kalabalık dağıldığında Eldred, Sheara'nın toplanan tüm parayı küçük çocuğa verdiğini gördü. Çocuk bir kısmını ayırarak kalanını ona uzattı ve başını salladı. Sheara zor da olsa paylaşımı kabul etti. Çocuk yüzünde büyük bir gülümseme ile onlara sarıldı, kalabalığın arasına karıştı. Çocuğun arkasından el sallayan Sheara başını çevirdiğinde Eldred ile göz güze geldi; yüzündeki gülümseme değişti, dudakları duygusuz, düz bir çizgiye dönüştü. Ron'un koluna girdi, zıt yöne doğru yürümeye başladılar.


"Anlaşılan kaplumbağa çorbası tarifleri kadınlar tarafından pek de romantik bulunmuyor," dedi Sedef Leydi kaşlarını kaldırıp ekmeğine dönerken. Bir süre Eldred'den gelecek alaycı ve şakacı cevabı bekledi. Gelmediğinde şaşkınlıkla bakışlarını adamın yüzüne çevirdi. Eldred'in yüzündeki alaycı gülümseme gitmişti ve ifadesiz bir yüzle onlardan uzaklaşan kadınla adamı izliyordu.

***

Sunday, April 01, 2012

LeeuNotebookz

Geçenlerde sevdiceğim Sercan'ın facebook profiline bakarken LeeuNotebookz diye bir sayfa gördüm. Biraz kurcalayınca keyiflerince defterler yapan bir çift olduklarını gördüm. Tasarımları pek beğendim (şu an pek de hoş şeyler var, görsem onlardan da alırdım hiç kaçırmazdım). Hemen 3 tane beğendim, kısa bir mesajlaşma sonrasında ücreti ödedim, ilk iş gününde postaladılar direk.
Şöyle, krapon kağıdına sarılı ve mühürlü olarak geliyor. Evet o mühür epik bir şey.

Kağıdı yırtmaya, mührü kırmaya kıyamadığım için kenardan sıyırdım, kağıdı yırtmadan açtım ve defterleri içinden çıkarttım. A5'in yarısı, ufak boyuttalar. Kapaklar el çizimi, ancak Fixative kullanmalarını öneriyorum, zira çantamdaki su şişesi bir iki damla akıtmış, Cmon Set Me Free'nin siyah yerleri kırmızılara dağıldı. (Cupcake'liye bir şey oldu diye içim hop etti ama sağlam).

İçleri böyle düz beyaz kağıt, gramajı da iyi, ince dandik kağıt değil. Ben bunları eskiz defteri olarak kullanmayı planlıyorum, gayet uygun görünüyor. Ayrıca hepsi sadece bir tane (el yapımı çünkü).


Kalınlıkları da aşağı yukarı bu kadar.
Yeni yeni tasarımlar bekliyor, başarılarının devamını diliyoruz! =D