Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, October 31, 2012

14

"Benim geldiğim yerde hiç yağmur yağmazdı." Sürgün pelerinine sıkıca sarınırken başını gökyüzüne doğru kaldırıp boş gözlerle bakıyordu.

"Nasıl yani?" diye sordu Ron. 

"Bayağı. İlk yağmur damlası üzerime düştüğünde korktum hatta. Bana zarar gelecek sandım. Evet, suyumuz vardı ama geçtiğim topraklarda yağmur hiç görmedim. Gerçi... çoğunlukla kapalı alanlardaydım ben hep. Evler, madenler, mutfaklar, odalar..."

"Geldiğin yerde tam olarak ne yapıyordun ki?"

Sürgün sustu, kapşonunu iyice çekerek yüzünü sakladı. Ron kördü belki, ama bakışları yine de korkuyordu onu. Genç adamın görmeyen gri gözlerine alışamamıştı hala. O kadar aynıydılar ve aynı zamanda farklıydılar ki...

"Neyse, istemiyorsan cevap vermek zorunda değilsin." Ron omuz silkti, el yordamıyla fincanını bulup arkasına yaslandı. "Sadece konuşmaya çabalıyordum."

"İnanmam, kardeşim birileriyle muhabbet ediyor." Sheara aniden Ron'a arkadan sarılarak güldü. "Arkadaşın kim?"

"Sürgün... Geçen gün karşılaştığım kişi, bahsetmiştim."

"Ha evet. Merhaba, ben Sheara!" Gülümseyerek elini uzattı kadına. Yüz hatlarını seçemiyordu, eğilip yanaşmaya yeltendi ama Sürgün açıkça rahatsız olduğunu belirtmek için kapşununu ikisinin arasına çekeledi. Elini Sheara'ya uzattı.

"Sürgün. Tanıştığımıza memnun oldum."

"Ben de!" Sheara bir an kadının ses tınısının çok tanıdık olduğunu düşündü. Elini sıktığında ise... Serçe ve yüzün parmağının olmadıüını fark etti. Bir şaşkınlık sesi çıkarırken Sürgün aceleyle iyi günler dileyip gitti.

"Çok sağ ol Sheara." Ron homurdandı.

"Neden kaçtı ki? Ters bir şey de söylemedim?"

"Bilmiyorum. Neden sürekli hayatıma müdahele etmek zorundasın ki?" Ron sertçe fincanı masaya vurup içeriye yöneldi.

"Ama ben..." Sheara bir Sürgün'ün bir Ron'un arkasından ağzı açık bir şekilde baktı. "Ben... " Başını iki yana sallayıp iç çekti, ellerine cebine sokup yağmurun altında yürümeye başladı. Cebii karıştırırken eline bir kağıt parçası geldi. Çıkardı, açtı, baktı.

"Belki..." diye mırıldandı.

Friday, October 05, 2012

13



Gecenin karanlığı olmalı saat, ama bilemiyorum. Sokakta yürüyen kimse yok. Gündüz olsa insanlar olurdu. Hava hafif, soğuk kokuyor. İnce bir rüzgar esiyor. Limandan deniz kokusu burnuma doluyor. Uzaktan bir fırıncı içeri odun taşıyor; limandan yeni getirdiğini düşündüğüm balya balya reçineli çam odununun çatırtısını duyuyorum ve adamın ellerindeki un kokusunu. Odamdan çıkmam gerekliydi. Sheara... Cam Şehir'e geldiğimizden beri değişti. Ben değiştim. Değişmeyen bir tek Zev kaldı.

Zev, ayaklarıma dolanıyor, iyi olduğuma emin olmak için dibimden ayrılmıyor. Bir an kulaklarını tedirginlikle geriye yatırdığını hissediyorum. Kimsenin uyanık olmadığı, bu erken saatte, bu kadar güvenli ve kapalı bir yerde, onu böylesine gerebilecek ne olabilir?

Su sesi, çırpınmalar, derin bir nefes alış. Yakında bir yerde bir su birikintisi var, muhtemelen bir süs havuzu. Yakaşıp elimi attığımda uzun kıvırcık saçlar dolanıyor parmaklarıma; saçlar güzel ve pürüzsüz bir tene dökülüyor. Elim sakince burnunu ve ağzını bulup nefesini kontrol ediyor. Nefes alıyor, ama bilinci açık değil; yoksa bana tepki verirdi. Çekip çıkarıyorum, kenara yatırıp üzerine pelerinimi örtüyorum. Zev pelerinin üzerinden yanaşıp kadının yanına yatıyor.

Çok geçmeden güneşin ilk ışıklarını yüzümde hissediyorum. Kadının kıpırdanmalarını cam yüzeyden takip ediyorum. Uyanıyor, geriniyor, etrafa bakınıp nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. Aceleyle örtündüğünü hissediyorum.

"Havuzda baygındın, boğulmayasın diye seni dışarı çıkardım," diyorum sakince, kadının gergin kasları gevşiyor ani bir rahatlamayla. Yüz kaslarının gerildiğini hissediyorum bu sefer; gülümsüyor.

"Teşekkür ederim," diyor bir fısıltıyla, sesini alamıyorum ama hafif bir gerginlik var. "Gün ne kadar güzel ve renkler ne kadar parlak?"

"Elbette." Sakince yerimden kalıyorum, "Uyandığına göre artık geri dönebilirim. Kardeşim beni merak eder."

"Kardeşin..." diyor bir fısıltıyla, aklını kurcalayan bir şeyler var, fark ediyorum. "Sen..."

"Ben Ron'Nayye." diye cevaplıyorum sorusunu. "Ben ve kardeşim Sheara gezgin ozanlarız. Bir süredir burada, Cam Şehir'de kalıyoruz. Eğer istersen her akşam çıktığımız bir programımız var şimdilik."

Pelerinime daha sıkı sarılıyor her kelimemde. Bir anlam veremiyorum.  Teşekkür ediyor. "Ben," diyor ama kelimeler zar zor dökülüyor dudaklarından. "Sürgün..." diyor.

"Sürgün?"

"Evet. Sürgün." Duraksıyor. "Pelerin bende kalabilir mi?" diye soruyor çekinerek.

"Elbette," diye cevaplıyorum. Elimi sallıyorum, ve hana doğru yollanıyorum. Zev'in kadına kendini sevdirdiğini fark ediyorum o an. Garipsiyorum; kimseyi kolay kolay sevmeyen bir hayvandır çünkü o. Merak ediyorum kadını ama gittiğini fark ediyorum. Omuz silkip yoluma devam ediyorum.

Eğer kim olduğunu öğeneceksem, yollarımız elbet kesişecektir...

Friday, September 21, 2012

12

Hazır mısın?

Bir...

İki...

Üç...!

.

..

...

Şimdi enerjini yoğunlaştır ve serbest bırak.

.

..

...

Aynen böyle. Sakın konsantrasyonunu kaybetme.

.

Şimdi gözlerini aç.

..

Beni görebiliyor musun?

...

Rüzgarın sesi kulaklarında uğuldarken ve hava akımını yüzünde hissederken, bir anda kendini yatağında buldu Sheara. Saçları, sanki uzun bir düşüş yaşamış gibi omuzlarına döküldü aniden; kalbi hızlıca çarpıyor, adrenalinin damarlarında aktığını hissedebiliyordu.

Ama ne yaptıysa da, ne kadar düşündüyse de bir türlü gözlerini açtığında gördüğü kişiyi anımsayamıyordu.

Monday, August 27, 2012

11



"Kuzeye gitmek istiyorum." dedi Sheara şömine başında gerinerek. Kardeşi Ron son bir kaç gündür sessizdi, bir şeyler kurcalıyordu kafasını ama Sheara ne kadar denediyse de ağzından laf alamıyordu. "Karlarla kaplı dağlar, donmuş göller, etrafta dolanan dal boynuzlu geyikler..."

"Kar sevmiyorum." dedi Ron, yüzünü şöminenin sıcaklığına çevirerek. "Görüşümü bulandırıyor. Ellerim üşüdüğü için hiçbir şey hissedemiyorum ve bu hiç hoş değil."

"Senin çocukluğun karlar arasında geçmiş olabilir ve bundan bıkmış olabilirsin, ama ben görmek istiyorum."

"Cam şehirden sıkıldın galiba?"

"Hayır, sadece çok yakında burada görmeye değecek bir şeyler kalmayacak, hikayeler herkes tarafından anlatılır olacak. Başka yerlere gitmek gerek, başka yerler görmek, başka hikayeler bulmak gerek."

"Daha sıcak bir yerlere gitsek? Skiss çölüne mesela?"

"Çok sıcak. Buradaki cam çöle dayanamıyorsun daha, oraya nasıl dayanacaksın hem? Ayrıca oradaki hikayeler tarih oldu bile. Daha yeni bir şeyler gerek bize." Sheara yanlarında dikilen karantıyı fark edip başını çevirdi. Eldred, elinde şarap kadehi ile yanlarında durmuş, tartışmayı dinliyordu.

"Katılabilir miyim?" diye sordu siyahlar içindeki adam gülümseyerek.

Shera omuz silkti. "Eğer tartışmaya ekleyebileceğin bir şey varsa neden olmasın? Ama Cam Şehir'den başka bir yer gördüğünden şüpheliyim!" Alaycı bir gülümseme takındı.

Eldred bir koltuk çekip oturdu, arkasına yaslanıp "En basitinden senin görmediğin kuzey karlarını gördüm," dedi Sheara'nınki gibi alaycı bir gülümseme yüzünü aydınlatırken.

"Güneydeki kayıp ormanı gördüm. Oradaki basamaklı piramitlere tırmandım."

"Kuzeydeki Kuzgun Rahibe Tapınağını gezdim."

"Basamaklı piramitlerin rahipleri ile meditasyon yaptım."

"Kuzgun Başrahibe ile akşam yemeği yedim."

"Batıdaki gök kulelerden şarkı söyledim."

"Doğudaki Aşılmaz Kanyon'da parti verdim."

Sheara kaşlarını çatıp koltuğundan doğruldu. "Başkentteki en güzel saraylarda şarkı söyledim."

Eldred de ona uyarak doğruldu, genç kadına yaklaştı. "O en güzel partilerin konuklarından biriydim."

"Ben..." Sheara durdu, dudaklarını sinirle büzdü, gözlerini kıstı. Eldred'in yüzündeki eğlenen ifadeye sinir olmuştu. "Senin nereye gittiğinle ilgilenmiyorum!" Sertçe geriye yaslandı.

"Seni kuzeye götürebilirm." Eldred yana yaslandı, çenesini eline dayadı. 

"Neden?"

Adam omuz silkti. Ron hafifçe öksürdü, ayağa kalktı, bir şey demeden Sheara'nın sesine doğru baktı, içeriye yollandı. Genç kadın onun arkasından bakmakla yetindi.

"Bilmiyorum."

"Neden?" Eldred sorgular bir ifadeyle kaşlarını yukarı kaldırdı.

Genç kadın sessiz kaldı, gözlerini şöminenin alevlerine dikti. Eldred ayağa kalktı, gülümsedi, kaplumbağa çorbası tarifinden bahseden bir şarkı söyleyerek kapıya yöneldi. O kapıdan dışarı çıkarken Sheara gülümsedi.

Friday, June 29, 2012

Kendimi durduramıyorum, bunu dinliyorum sürekli. Çok güzel mixlemiş adam Mass Effect ve Lord of the Rings 'in iki şarkısını (hatta sanırım ME'den 2 şarkı).





Bunu dinledikçe aklıma bir de şu şarkı geliyor.





Hala her dinlediğimde ve finali her izlediğimde ağlıyorum ben evet.


Doctor Who'm gelmiş benim, ne zaman çıkacak yeni sezon ya...

Friday, June 22, 2012

10



Çoğu gece yaptığı gibi yine gün doğumuna yakın odadan sessizce ayrılmıştı Sheara. Yavaş attığı adımları hiç ses çıkarmıyordu. Dikkatli gözlerle hanın koridorlarını gözden geçirdi; boştu, kapalı kapıların ardından horultular geliyordu. Kardeşini bulmadan önceki günler geldi aklına, acı bir gülümseme yerleşti yüzüne ve omuz silkip yürümeye devam etti.


Adımları her zamanki gibi çatıya götürdü onu. Buzlu camlardan aşağıyı hayal meyal seçebiliyordu; yataklarında uyumuş, çeşitli ırklardan savaşçılar, tüccarlar, yolcular... Bir iki yanan mum... Ellerinin ve dizlerinin üzerinde emekleyerek çatının ucuna geldi, en uca tünedi. Dizlerini çenesine kadar çekip kollarını bacaklarının etrafına sarıp uzaklara baktı.


Kimi zaman evini düşünürdü Sheara; gökyüzüne dokunan yapraklarıyla sık ormanı, ağaçlara oyularak kurulmuş küçük kasabalarını,  evlerinin ufak verandasında oturarak dikiş diken annesini. Durmak bilmeyen iğnenin kumaşa batıp çıkan hareketini izlerdi bazen bütün gün. Ara sıra annesi başını kaldırıp baktığında onun sıcak gülümsemesini görür, dünyalar onun olurdu. Yine öyle bir gündü Sheara'nın düşündüğü; ama bu sefer gülümsemesi kararmıştı annesinin. Aceleyle yerinden kalkmış, kapıya koşup kapatmış, Sheara'yı aceleyle sarıp sarmalayıp eline bir çanta tutuşturmuştu. Annesi hiç tereddüt etmeden onu pencereden aşağı ittiğinde, o karanlık, kasabanın üstüne çöktüğünde Sheara 17 yaşındaydı. Bazen kabuslarında yaşardı o anı yine; bitmek bilmeyen düşme hissi, endişe ile ona bakan annesi, acıyla gözlerinin büyüyüşü, ağzından damlayan kana rağmen gülümseyişi...


Acıyla gözlerini araladı Sheara, gün doğmasına azıcık kala, Cam Şehir en soğuk anlarını yaşıyordu. Pelerinine sarındı. Bazen o günkü kokuyu bulurdu pelerininde, pencereden düştüğünde, onu yakalayan, kasabalarının en yetenekli avcısı olan Theron'un kokusu. Çam iğneleri gibi kokardı elleri, bıkıp usanmak bilmeden tek tek elleriyle tel gibi örer, çeşitli tuzaklar kurup belki de eve en eli bol dönen avcısı olurdu. Sheara'dan iki üç yıl, belki biraz daha büyüktü. Kuzgun karası saçları daima toplu olurdu ama mutlaka onu sinir edecek bir kaç tutam fırlardı aradan. Gözleri gece gibi lacivertti. Kendi avından edindiği derilerden yapılmış güzel bir zırhı vardı üstünden çıkarmadığı. Avı hep bol olduğu için sürekli hediyeler verirdi sevdiklerine. Bir keresinde kocaman bir kurt avlamıştı, Sheara onun bir hafta boyunca uğraşıp özenle postu işleyişini izlemişti. En sonunda kurt postu pelerin bittiğinde, Theron bunu ona vermişti. "Şimdilik seni iki kere sarıp sarmalar, ama zaman geçtikçe, özellikle soğuk kış günleri, beni hatırlayıp mutlu olacaksın."


Günün birinde evlenip, hayatını onunla sürdüreceğini düşünmüştün, değil mi?


Sheara etrafına bakındı; kimse yoktu. Ama evet, hiçbir zaman söyleme fırsatı bulamamıştı onu ne kadar sevdiğini. Kolları onu sımsıkı tutmuş, dörtnala kasabadan olanca hızlarıyla kaçarken, hala ne olup bittiğini daha kavrayamazken kesmişlerdi yollarını. Bir düzine zırhlı adam, kocaman bir ağaçla yolu tıkamış, ellerinde silahları  onlara doğru ilerliyordu. Theron'un gözlerini adamlardan ayırmadan eğilip kulağına fısıldayışını unutamıyordu.


"Ne olursa olsun, arkana bakma. Söz ver bana."


Sheara gözleri korkuyla kocaman açık başını sallayabilmişti sadece. Bunu gören Theron da yuları Sheara'nın eline tutuşturup hızlıca aşağı atlamış, ata sertçe bir şaplak atarak kılıçlarını çekmişti. At dört nala oradan uzaklaşırken Sheara bir kere bile dönüp arkasına bakmamıştı. İçinde büyüyen merak, Theron'a verdiği söze olan sadakatini geçememişti. ..


O gün onun orada öldüğünden ne kadar eminsin?


Sheara kaşlarını çattı, eğilip kulağını camdan çatıya yasladı.


Evet belki elf kulakları eksik, ama sana çok anımsatıyor onu değil mi?


Doğruldu, ufka baktı. İkiz güneşler yavaş yavaş denizi kızıla boyamaya ve yükselmeye başlamışlardı. "Belki de," diye mırıldandı kendi kendine. Eli boynuna gitti, zaman içinde yıpranarak rengi atmış olan ipte gezdi, yavaş yavaş üzerinde parmaklarını gezdirip ucundaki ay taşını buldu. Avucunun içinde kavradı taşı genç kadın, bir süre nefesini tutup gözlerini kapadı, sonrasında kolyeyi serbest bıraktı, ayağa kalktı, gün doğumuna karşı öğrendiği ilk elfçe şarkıyı söylemeye başladı.


Belki, çok uzaklara kadar yankılanırdı şarkı, duyması gereken kulaklara ulaşırdı.

Tuesday, June 19, 2012

9


Alkışlar sustuğunda Ron uzanarak yerdeki kemanı buldu ve Sheara'nın reçinelediği yayı da alarak hafif bir ezgi çalmaya başladı. Ron'un girişinin hemen ardından Sheara'nın arpından sesler yükseldi. Tavernadakiler kendi aralarında konuşmaya, bir yandan yemeklerini yemeye devam ederken müzik yavaş yavaş hızlanıyordu. Enstrümanların sesine çok geçmeden Sheara'nın sesi de eklendi. Camdan duvarlar genç kadının sesini yansıtıyor, odanın en uzak noktalarına bile iletiyordu. Bir an olsun tüm gözler onlara döndü, müzik tamamen yavaşladı ve aniden hızlanan melodiyle birlikte iki dansçı kız masaların arasından dans ederek geçmeye başladı.


Dansçı kızlar, uzun boylu, hafif etli butlu ve sarışındı. Üzerlerinde her hareketleriyle birlikte dalgalanan tülden kıyafetler vardı, birer peçe ile yüzleri örtülüydü. Birisi gece gibi mavi, öbürü gündüz gibi krem rengine bürünmüştü. Birinin saçlarında altın işlemeli tokalar, öbüründe gümüş zincirler sallanıyordu. Adımları o kadar hafifti ki, ayak bileklerindeki zillerden çıkan ses zar zor duyuluyordu. Yüzlerinin görünen kısmından birbirlerine ne kadar benzedikleri fark ediliyordu; büyük ihtimalle kardeş hatta belki de ikizdiler. Birer ellerindeki süslü çanakları masadan masaya uzatıyor, kendileri ve müzisyenler için bahşiş topluyorlardı.


Çok geçmeden müzik bitti, dansçılar, Sheara ve Ron selam verdiler, arkada, hancının onlar için ayırmış olduğu odaya geçtiler.


"Aani, Laila," Sheara bir koltuğa oturup kızlara oturmalarını işaret etti. Peçeleri yüzlerinden sıyıran kızlar kendilerini kuş tüyü koltuklara atıverdiler. Nispeten küçüktüler; peçe kullanmalarının bir sebebinin de bu olduğunu düşündü Sheara birden.


"Benden pek fazla bir şey çıkacak gibi görünmüyor, Laila," dedi krem rengi giysili kız öbünüe, elindeki çanağı sallayarak. Mavi giysili kız gülümseyerek çanağını masaya döktü "Merak etme, Aani, beniki fena sayılmaz."


Sheara kıkırdayarak onlara döndü. "Bence bu gecelik hiç fena sayılmaz, özellikle son zamanlarda adaya gelen gemilerin sayılı olduğu düşünülürse. Nedense iyice azaldı gemiler. İnsanların merakının bu kadar az olduğunu sanmıyorum... Hava koşulları falan mı engel oluyor acaba?"
Kızlar toparladıkları parayı ortaya yığıp saymaya başladılar; Sheara da onlara katılmış, bir yandan muhabbete dalmışlardı. Hiçbiri Ron'un sessizce ayaklanıp Zev ile birlikte dışarıya doğru yollandığını fark etmedi. Yüzünde acı bir sırıtışla ara sokaklarda yürümeye başladı Ron; insan kalabalığının sesi yavaş yavaş kulaklarında kayboldu, kendini topluluktan soyutladı. Garip bir şekilde sanki yağmur yağıyormuşçasına bir titreşim hissediyordu ayaklarında. Eldivenini çıkarıp elini kaldırdı; hayır, yağmur yağmıyordu, aksine hava kupkuruydu. Omuz silkti, ancak ister istemez titreşimlerin hızlandığını hissediyordu. Durdu, yere çöktü, parmak uçlarıyla yere dokundu. Önce cam yüzeyde insanların yürürken oluşturduğu titreşim olduğunu düşündü, ama parmak uçları öyle olmadığını söylüyordu.


Aslında gözlerini açabilsen ve beni sana bakarken görebilsen nasıl da şok olurdun.


Ron kaşlarını çattı, "Kim var orada?"


Ama gözlerini asla açamayacaksın, asla göremeyeceksin. Kardeşin ilgilenecek seninle hep, ona muhtaç olacaksın.


Ron başını çevirerek sesin geldiği yeri tespit etmeye çalıştı, ama bulamıyordu. Sanki her yerden geliyordu ses; bir an kulağının dibinde, bir an sanki kilometrelerce öteden duyuluyordu. Zev de gerilmiş, kulaklarını kafasına doğru yatırmış, etrafa rastgele hırlamaya başlamıştı.


Babanın istediği erkek evlat hiç olamadın, bazı geceler hep dua ettin olabilmek için değil mi? Ve sonra ne oldu? Bir kız kardeşin olduğunu öğrendin. Annenin kim olduğunu, nerede olduğunu buldun. ama hiç cesaret edemedin değil mi, pılını pırtını toparlayıp annenle yüzleşmeye? 'Beni neden bu adama verdin' demek çok zor geldi senin için değil mi? Ama itiraf et, bugün bile babanın seni değil Sheara'yı almış olmasını dilediğin geceler oluyor, değil mi?


"Kapa çeneni!" Ron bir hışımla ayağa kalktı, kalabalığın sesi tekrardan kulaklarıı doldurdu, bir kaç kişinin onun bağırışından irkilip kendi aralarında ona söve söve gittiklerini duydu. Zev yavaşça kulaklarını kaldırdı, havayı koklayarak hırlamayı bıraktı. Anlaşılan, her ne idiyse konuşan, geçip gitmişti. İkiz ayların ışığında caddelerde gezindi biraz, çok geç olmadan tavernaya, odasına geri döndü. Aani ve Laila kendi odalarına çekilmişti, Sheara ise enstrümanlarla uğraşıyordu.


"Nereye kayboldun? Seni merak ettim..."


"Kendi başımın çaresine bakabilirim!" diye çıkıştı Ron hışımla, yatağa tırmandı ve pikesini başına çekti.


Sheara şok olmuş ve incinmiş gözlerle onun ardından baktı, yutkundu, derin bir nefes alıp enstrümanların bakımına geri döndü. Anlaşılan her neredeydiyse, Ron gerilmişti. İyi bir uykudan sonra yarına bir şeyinin kalmayacağını umut etti.


Ron o gece uyumadı. Bütün gece babasının onu değil, Sheara'yı almış olduğu, kendisinin annesiyle mutlu mesut yaşadığı bir çocukluğu hayal ederek sessizce ağladı.

Thursday, April 26, 2012

8




Cam Şehir'de ikiz güneşler ufka doğru ilerlemiş, denizin üzerinden batıyordu. Keşfinin üzerinden bu egzotik şehre olan trafik iyice artmış, limanda yer bulmak zor olmaya başlamıştı. Sokaklar her ırktan kadınlar ve erkeklerle doluydu. Kimisi sadece gezmek ve görmek için geliyordu, kimisi yeni bir hayat kurmak için, kimisi ise şehirde gördükleri eksiklerden yararlanarak ticaret ağlarını genişletmek için. Tüm bunların arasında güneşlerin ışığı binalardan, ağaçlardan ve cam insanlardan yansıyor, şehir bir renk cümbüşüne boğulup, batan güneşlerle birlikte sanki yanıyormuşçasına bir görüntü oluşturuyordu.


Bir anda tüm şehir sustu. Limana siyah yelkenli bir gemi yaklaşıyordu. Yelken direğinin tepesinde kuzgunlar dönüyor, gemiden etrafına tütsü kokusu, daha ağır başka bir kokuyu bastırmaya çalışıyordu. Bu kadar büyük bir gemiyi ilerletmeye yetecek kadar tayfası var gibi görünmüyordu; nitekim gemi limana yanaştığında içinde sadece siyah giyimli, soluk yüzlü bir kaptan ve üç tayfasının bu yükün altında olduğu görüldü. Üç tayfa sessizce gemiyi limana halatlarla sıkıca bağladılar, ufak ahşap köprüyü kara ile gemi arasına özenle yerleştirdiler. Kaptan sessizce başını salladı ve iki tayfa kaptan köşkünün kapısını açtılar.


İki kanatlı ağır ahşap kapı gıcırdayarak açıldı; gariptir ki bu ses tüm şehirde yankılandı bir an. Üzerinde kuzgun, kafatasları ve sarmaşık kabartmaları vardı bu kapının. Kapı aralandıkça beyaz bir siluet gözleri aldı. Gemi ve tayfalar ne kadar karanlıksa, Kapının ardındaki o kadar beyaz ve aydınlıktı.


İki omzunda kuzgunlar tünemiş beyazlar içindeki kadın, sessizlik içinde kapıdan dışarı adımını attı. Yüzünde gümüş, cam, değerli taşlar, tüyler ve deriden yapılma görkemli bir maske vardı. Yerlere kadar uzanan beyaz elbisesi ince ve hafifti, esen rüzgar ile bedenine yapışıyor, vücut hatlarını belli ediyordu. Ayakları çıplaktı, yürüdükçe parmak uçları görünüyordu sadece. Omuzlarındaki klipslerle tutturulmuş elbisesinin derin yırtmaçlı kolları, kadın kollarını hareket ettikçe dalgalanıyor, elbisesi kadar beyaz tenli kollarını açıkla bırakıyordu.


Kadın sessizlik içinde ahşap köprüye doğru yönelirken tayfalar yerlere kadar diz çöktü, kaptan ise başını eğmekle yetindi. Kadın adımını karaya attığı an meydandaki herkes bir anda korku ile iç çekti ve derin bir mırıltı başladı; Kuzgun Rahibeler'den birinin burada ne işi vardı? Ölüm'ün Karısı, Cam Şehire'de ölüm getirmişti... Hele yanındaki bu leş yiyen kuşlar? Ne işleri vardı? Mırıltılar yükselmeye devam ediyordu ama kadının her adımında önündeki sıra susuyor, başlarını eğip kadına yol veriyorlardı. O geçtikten sonra arkasından mırıltılar devam ediyor, bu ise kadının hiç umurunda gibi görünmüyordu. O şehrin merkezine ilerlerken, tayfalar ve kaptan gemi ile ilgilenmeye başlamışlardı.


Kuzgun sürüsü kadının başının üstünde, yükseklerde bir çember halinde uçuyor, havada süzülüyorlardı. Tüm şehrin sessizliği sürerken, belindeki tören hançerini çıkardı kadın, avucuna bir kesik attı ve elini açıp kapayarak yere kanını damlattı.


"Ölüm hüküm sürüyordu burada," dedi derinlerden gelen, sakin ama korkutucu sesiyle. "Bir zamanlar, burası hala bir çöl iken, ölüm hüküm sürüyordu." Güneş ufukta iyice kaybolmaya başlarken, gölgeler uzamaya, hatta şekil değiştirmeye başlamıştı. "Bu topraklar pek çok hükümdar görmüş, buranın yıkımı getirmiş... Büyük savaşlar yaşanmış, Ölüm'e tapılmış, fark edilmeden." Gölgelere dikkat edenler, yerde yatan cesetlerin, onları deşen kuzgunların ve devam eden savaşın gölgelerini görebiliyorlardı. "Bir zamanlar uygarlığın kalbiymiş burası... Yeniden öyle olacak mı? Yoksa kuyruğunu yiyen yılan gibi, kendi kendini yok mu edecek?"


Kadının çevresindekiler bir kaç adım geri çekildiler korkuyla. Gölgelere artık derin fısıltılar, acı dolu çığlıkların izleri eşlik etmeye başlamıştı. Gökyüzünden yağan ölü kuşların gölgeleri düştü üzerilerine, tüyler doldurdu her tarafı. Garip karanlık yaratıklar gezdi aralarında, ta ki uzaklarda büyük bir gölge kanatlarını açıp gölgelerden tahtına oturana kadar.


"Siz, bayım," kan damlayan elini kaldırdı kadın ve kalabalığın en önünde duran, renkleri yansıtan kadının yanında duran siyahlı adamı işaret etti. "Bu topraklardan bile eskisiniz, tanık oldunuz tüm bu yıkımlara, ancak, sessizliğinizin sebebi nedir?"


Adam hiç istifini bozmadan, kadının maskesinin ardındaki gözlerine dikti gözlerini.


"Bir söz vermişsiniz," Kadının hafif ayrık kalan dudaklarından şaşkınlığı okunuyordu. "Belki de, en iyisini yapıyorsunuz sessiz kalarak," dedi en sonunda başını sallayarak. Yavaşça siz çöktü kadın meydanın ortasında; ellerinden damlayan kan  ufak bir gölcük oluşturmuş, beyaz elbisesini kırmızıya boyamıştı. "Sessizlik yeminimi bozdum, beni yönlendirdiğin yere geldim, dilime hükmetmene izin verdim. Artık sana kavuşuyorum, sonsuzluktaki eşim."


Kalabalıktan bir çığlık yükseldi, herkesin ağzından çıkan, korku içindeki herkes kaçışmaya başladı. Kuzgun Rahibe hançerini kalbine saplamış, oturur pozisyonda son nefesini vermiş, geriye düşen bşı ile yeni yeni kendini gösteren yıldızlara gözlerini dikmiş, sonsuzluktaki eşine, Ölüm'e kavuşmuştu. Kaos sokaklarda hüküm sürerken kadının işaret ettiği siyahlı adam kadına yanaştı, yerinden kıpırdatmaya çalıştı; meydanın ortasında bir kadın cesetinin, hele ki bir Kuzgun Rahibe cesetinin halkı korkudan öldüreceğinden şüpheleniyordu. Kadın yerinden kıpırdamadı. Sanki bir anda külçelerde demire dönüşmüştü. Renkleri yansıtan kadın elini adamın koluna koyarak kenara itti. Ellerini yere koydu ve yavaşça ayağa kalktı. Meydanın ortasında artık camdan bir heykel vardı.


"Kuzgun Rahibeler, gittikleri yere ölümü getirirler," dedi siyahlı adam düşünceli bir şekilde.


"Ölüm her zaman kötüyü simgelemez," dedi renkleri yansıtan kadın. "Ölüm, bazen yeniden doğumdur.


İkiz aylar ufuktan yükselirken, şehrin sokaklarını yeni doğmuş bir bebeğin ağlaması doldurdu.



Wednesday, April 11, 2012

7

Öğlene doğru cam saraya döndüğünde, Sedef Leydi'yi terasta manzara izlerken buldu. Camda ağır deri botların sesini duyan Sedef Leydi yüzünde bir gülümseme ile "Gece ortadan kaybolduğunuzu duydum, Sheara'ya verdiğiniz kaplumbağa çorbası tarifi ile bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum," dedi.


Eldred ellerini korkuluklara dayayarak ufka baktı. "Tabi, eğer gerçekten kaplumbağa çorbası tarifinde bir zaman ve mekan bilgisi sakladığımı düşünüyorsanız. Öyle bir şey yapabilecek biri gibi mi görünüyorum?" diye sordu adam en masum ifadesini takınarak. Sedef Leydi kaşlarını çatarak adamı süzdü bir süre, Eldred ona bakarak iç çekti "Evet, biliyorum, benziyorum. Her neyse."


"Garip bir bağınız var," dedi Sedef Leydi birdenbire. "Kız kardeşler beni ortaya çıkardıklarında bazen kimsenin göremediği şeyleri görebildiğimi fark etmiştim. Bu da onlardan biri sanırım. Kırmızı bir ip gibi." Omuz silkti. "Hala cevaplarını bilmediğim o kadar çok soru var ki..."


Eldred aniden kadının koluna girdi, başıyla Umbra'ya işaret etti ve üçü çok geçmeden cam şehrin sokaklarında deniz kıyısında bir masada oturmuş, kahvaltı ediyorlardı. Çok uzakta olmayan bir sokaktaki kalabalık çarptı gözüne Sedef Leydi'nin, merakla o yöne doğru baktı ekmeğine tereyağı sürerken. Beceriksiz bir parmak, keman tellerinde dolanıyordu ama çok geçmeden düzeldi, daha iyi oldu. Onun meraklı bakışlarını fark eden Eldred hiç istifini bozmadan "Kemanı her kim ilk çalanın elinden aldıysa iyi yaptı," dedi. Sedef Leydi "İkisi farklı kişiler mi?" diye sordu şaşkınlıkla, "Ben alışarak daha iyi çalmaya başladığını düşünmüştüm."


O sırada kalabalık açıldı ve kemanı çalana yol verdi; Ron'du bu. Sheara onun adımlarına ayak uydurmuş, her bir notayla ritimli şekilde etrafında dönüyor, bir yandan kendi etrafında da dönüyor ve elindeki tefe vuruyordu. Onlar ilerlerken arkalarında ağzı açık onları izleyen ufak bir çocuk özenerek ve biraz da utançla duruyordu. En sonunda yutkundu, cebinden ufak bir flüt çıkararak onlara eşlik etmeye başladı. Çaldılar, dans ettiler, çok geçmeden müzik sona erdi. Sheara yerlere kadar eğildi, tefini ters çevirerek bahşiş toplamaya başladı. Kalabalık dağıldığında Eldred, Sheara'nın toplanan tüm parayı küçük çocuğa verdiğini gördü. Çocuk bir kısmını ayırarak kalanını ona uzattı ve başını salladı. Sheara zor da olsa paylaşımı kabul etti. Çocuk yüzünde büyük bir gülümseme ile onlara sarıldı, kalabalığın arasına karıştı. Çocuğun arkasından el sallayan Sheara başını çevirdiğinde Eldred ile göz güze geldi; yüzündeki gülümseme değişti, dudakları duygusuz, düz bir çizgiye dönüştü. Ron'un koluna girdi, zıt yöne doğru yürümeye başladılar.


"Anlaşılan kaplumbağa çorbası tarifleri kadınlar tarafından pek de romantik bulunmuyor," dedi Sedef Leydi kaşlarını kaldırıp ekmeğine dönerken. Bir süre Eldred'den gelecek alaycı ve şakacı cevabı bekledi. Gelmediğinde şaşkınlıkla bakışlarını adamın yüzüne çevirdi. Eldred'in yüzündeki alaycı gülümseme gitmişti ve ifadesiz bir yüzle onlardan uzaklaşan kadınla adamı izliyordu.

***

Sunday, April 01, 2012

LeeuNotebookz

Geçenlerde sevdiceğim Sercan'ın facebook profiline bakarken LeeuNotebookz diye bir sayfa gördüm. Biraz kurcalayınca keyiflerince defterler yapan bir çift olduklarını gördüm. Tasarımları pek beğendim (şu an pek de hoş şeyler var, görsem onlardan da alırdım hiç kaçırmazdım). Hemen 3 tane beğendim, kısa bir mesajlaşma sonrasında ücreti ödedim, ilk iş gününde postaladılar direk.
Şöyle, krapon kağıdına sarılı ve mühürlü olarak geliyor. Evet o mühür epik bir şey.

Kağıdı yırtmaya, mührü kırmaya kıyamadığım için kenardan sıyırdım, kağıdı yırtmadan açtım ve defterleri içinden çıkarttım. A5'in yarısı, ufak boyuttalar. Kapaklar el çizimi, ancak Fixative kullanmalarını öneriyorum, zira çantamdaki su şişesi bir iki damla akıtmış, Cmon Set Me Free'nin siyah yerleri kırmızılara dağıldı. (Cupcake'liye bir şey oldu diye içim hop etti ama sağlam).

İçleri böyle düz beyaz kağıt, gramajı da iyi, ince dandik kağıt değil. Ben bunları eskiz defteri olarak kullanmayı planlıyorum, gayet uygun görünüyor. Ayrıca hepsi sadece bir tane (el yapımı çünkü).


Kalınlıkları da aşağı yukarı bu kadar.
Yeni yeni tasarımlar bekliyor, başarılarının devamını diliyoruz! =D

Friday, March 23, 2012

6

"Sheara?"


Ron sabaha karşı uyandığında alışkanlıkla kız kardeşine seslendi. Ondan karşılık gelmediğinde duraksadı; sanki görüyormuşçasına gözlerini kırpıştırdı. Doğruldu, el yordamıyla yatakbaşını kavrayarak ayağa kalktı, duvara tutunarak Sheara'nın yatağını buldu. Yatak hiç bozulmamıştı. "Zev?" diye kurda seslendiğinde üzgün bir ses çıkardı kurt boğazından. Ron iç çekti. Daha önce Sheara hiç haber vermeden ortadan yok olmamıştı. İçinden bir ses geçen gece masalarında oturdukları adamın, Eldred'in bunda parmağı olduğunu söylüyordu.
--



İkiz aylar karşılıklı olarak ufuk çizgisine dokunuyordu. Arkalarında başlamış olan ince kızarıklık, ikiz güneşlerin yakın zamanda yükseleceğini gösteriyordu. Sheara soğuktan titreyerek pelerinine sarınmış, cam tepeye tırmanıyordu. Camda yürümeye alışkın değildi, her adımı dikkatli atması gerekiyordu, nitekim soğuk işini hiç kolaylaştırmıyordu. Sinirle burnundan soludu, ama merakı diğer tüm duyguları bastırıyordu.


"Gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım," Eldred tepede, camdan bir ağacın altında oturuyordu. Kırmızı ışık cam ağaçtan yansıyor, adamın siyah pelerinini kırmızıya buluyordu. Bir iki dakika manzarayı izledi Sheara; adamın seçimini takdir etti.


"Sen kimsin?" diye sordu sonra bir anda.


"Ne demek, 'Sen kimsin,'?" Eldred anlamamış bir ifadeyke genç kadına baktı. "Adım Eldred ve Sedef Leydi'nin yardımcısıyım?" 


"Hayır, gerçekte kimsin?"


"Ne demek istiyorsun?" dedi Eldred bıyık altından sırıtarak. Sheara sinirle iç çekti.


"Anlamamazlıktan gelmekte üstüne yok! Bak, ilk başta performans derken şarkılarımı kastettiğini sanmıştım, ama gerçekte ne demek istediğini algılamam bir iki saniyemi aldı. Cordis Kuralı'nı nerden biliyorsun?"


"Bilmemem mi gerekiyor?" Eldred sakince gülümsedi.


"Evet, bilmemen gerekiyor. Sadece Arcanum Ozanları'nın bildiği bir kural bu, ve sen bizim simgemizi taşıyorsun ne de seni daha önce toplantılarda gördüm! Söyle, nereden biliyorsun?"


"Şans?"


"Şans olamayacak kadar iyi bildiğinin farkındasın değil mi? Sadece ilk duyuşta çözebileceğin bir bulmaca, bir şifre değil bu çünkü. Her bir heceyi hiç atlamadan sayman gereken, özel bir sistem. Gerçekten, nereden biliyorsun?"


Eldred iç çekip elini alnına götürdü, sonra üzgün bir suratla Sheara'ya baktı. "Gerçekten, öğrendiğinde mutlu olacak mısın?"


Sheara bir an sessiz kaldı, ama sonra hafifçe kafasını salladı.


"Cordis Kuralı'nı ben yazdım."


Sheara gülmeye başladı, ve avucunun içiyle alnına vurdu. "Hala benime dalga geçiyorsun! Bunun imkanı olmadığının farkındasın değil mi? Yüzyıllardır süregelen bir gelenek bu.... Yani en azından bir kaç yüz yıl yaşında olmalısın!"


Eldred yüzünde hiçbir ifade olmadan Sheara'ya bakmaya devam etti. Sheara sustu, doğruldu, yüzü ciddileşti. "Sen ciddisin..." diyebildi sadece. Eldred başını salladı, sonra bir kahkaha atarak ciddi ortamı bozdu. "Evet, tamam bir kaç yüz yıl yaşında değilim, ama kuralı yazan bendim. Pek çok farklı zamanda pek çok farklı şeye tanık olmuşluğum var."


"Ne yani, zamanda yolculuk mu ediyorsun?"


"Hayır. Sadece hatırlıyorum." Eldred gözlerini ufuktan Sheara'ya çevirdi. Ufuktan yükselen güneş cam ağaca vuruyor, renkler genç kadının saçlarından yansıyordu. Genç kadın allak bullak bir surat ifadesiyle ona bakmaya devam ediyordu. "Bu kadar erken bir saatte sırf bunun için sıcak yatağımı terk ettiğime inanamıyorum," diye söylendi Sheara. "Ben gidiyorum."


Eldred şaşkın bir şekilde kadının arkasından baktı. "Ama merakın diğer her şeyden üstün geldi değil mi?"


Sheara duraksadı, adama döndü "Burada ne işin var?"


Eldred bir kahkaha patlattı "Burayı koruyorum."


"Ama neden?"


"Çünkü uzun bir zaman önce birine söz verdim."


Sheara boş bir ifade ile adama bakarken, adamın, başka hiçbir sorusuna cevap vermeyeceğini anladı.

Wednesday, February 22, 2012

5

Gün geceye döndü. İkiz aylar gök yüzünde parlarken sokaklar aydınlandı. Eskiden sadece ay ışığının aydınlattığı sokaklar artık mum ve gaz lambalarıyla birlikte parıl parıldı. Kimi binalardan gök kuşağı renginde peri ışıkları yükseliyordu. Sedef Leydi yüzünde büyük bir gülümseme ile renk cümbüşünü izliyor, renkler teninde dans ediyordu. Umbra'nın kükremesi ile arkasını dönmeye tenezzül etmeden konuşmaya başladı.


"Umarım hazırsınızdır Eldred. Bu gece için çok özel bir davet aldım çünkü."


"Öyle mi? Ne tür bir davetmiş bu?" dedi uzun boylu adam; merakla kadına yanaştı, dirseklerini trabzanlara dayayarak şehri seyretmeye başladı.


"Biliyorsundur, artık uzak ülkelerden pek çok kişi gelip yerleşip Cam Şehir'e. Kayıtlar tutuluyor, her şey işliyor. Yeni kayıtlardan birisi de oldukça varlıklı bir tüccar. Bu gece bizi şehirdeki tavernada ağırlamak istiyor. Özel bir yemek hazırlatmış. Dediğine göretavernada çıkan ozanlar şu güne kadar hiç duymadığı kadar iyi şarkı söylüyorlarmış. İlgini çekeceğini düşündüm."


"Aslında bir tüccarla tamamen çıkar ilişkilerine dayalı olan bu yemek fikrinden kaçmayı planlamıştım, ama güzel müziğe ayıracak vaktim daima vardır." Eldred hafif bir kahkaha attı, kolunu Sedef Leydi'ye uzattı. "O zaman çok geçmeden davetimize doğru yola koyulalım, leydim."


Sefed Leydi memnun bir ifade ile gülümsedi, elini genç adamın koluna koydu. Birlikte, acele olmayan adımlarla cam sarayda yürüyerek dışarı çıktılar, rengarenk sokakları arşınladılar ve en sonunda davetin verildiği tavernaya ulaştılar; Cam Karga. Eldred, Sedef Leydi için kapıyı tuttu, kadın küçük adımlarla içeri girdi. Genç adam merakla onu takip ederken tüccar hemen oturduğu yerden kalkarak onları karşıladı, yağcılık kokan ağır cümlelerle övgüler yağdırdı, onları masaya yönlendirdi. Sedef Leydi yerine yerleşirken Eldred'in gözü sahneye ve sahnede yerlerini alan ozanlara takıldı.


Ufak tefek, alev saçlı bir genç kadın, kendinden daha uzun olan genç erkeğin yerini almasına yardım ettikten sonra harpın başına oturdu. Kısa saçlı genç adamın gözleri griydi ve uzaklara odaklandığını fark etti Eldred; genç adam kördü. Hareketlerinden bunun ona hiç zorluk çıkartmadığını okuyabiliyordu. Kör adamın buzukisinin el yapımı olduğunu ayırt etti ayrıntılara dikkat eden gözleri, bir de genç adamın kulaklarının normal gibi görünse de uçlarının, damarlarında elf kanı dolandığını belli edecek kadar sivriliğini, sonra genç kadına döndü. Uzun alev rengi saçlarını delici yeşil gözleri tamamlıyordu. Saçlarının arasından genç adamınkilere nazaran daha belirgin olan elf kulakları seçiliyordu. Elleri ufak tefekti ve harpın üzerinde hazır bekliyordu.


"Hepinize iyi akşamlar, Cam Karga'ya hoş geldiniz," diye lafa girdi kör adam. "Ben Ron ve kız kardeşim Sheara bu geceyi olabildiğince güzel hale getirmeye çalışacağız." Sonra başıyla bir onaylama hareketi yaptı ve aynı anda çalmaya başladılar.


Dandelion Wine / In Gowan Ring by Faun on Grooveshark


Kendi aralarında konuşmaya dalmış taverna sakinleri müziğin başlamasıyla sus pus oldu bir an. Ozanların ikisinin de parmakları tellerin üzerinde dans ediyor, Ron'un yumuşak sesi kulakları okşuyordu. Ara sıra Sheara ona eşlik ediyor, ama çoğunlukla sessizliğini koruyarak gözleri kapalı bir biçimde notalara yoğunlaşıyordu. Bir an taverna sakinlerinde bir hareketlenme oldu; sahnede dolanan beyaz kurt herkesi şaşkınlığa sürüklemişti. Ama asıl şaşırtıcı olan ise, kurdun sahnede attığı her adımın şarkı ile uyumlu, hatta şarkıya dahil olduğuydu. 


"Ayakta kaldınız?" Sedef Leydi merak içinde Eldred'e baktı. Gözlerini bir an sahneden ayıran Eldred sanki bir rüyadan uyanmışçasına gözlerini kırpıştırdı.


"Ah, evet." Yerine oturup kadehine doldurulan şaraptan bir yudum aldı. "Güzel müzik için daima vaktim vardır demiştim." Önüne konan ağır soslu yemektense bir parça güzel peynir ve ekmek ile şarabını yudumlamaya devam etti. 


"Gerçekten güzel söylüyorlar," dedi Sedef Leydi. "Belki de gösterilerinden sonra masamızda ağırlayabiliriz? Hikayelerini öğrenmeyi isteyebilirim."


Eldred omuz silkti, gözlerini kapayarak şarkıda geçen her bir notaya, her bir kelimeye odaklandı. Sheara'nın parmakları tellere dokundukça tüyleri ürperiyor, tanıdık bir şey hissediyordu. Gözlerini açtı, kadınla göz göze geldiler. O an kadının eli telden kaydı, hatalı bir notaya bastı fakat bunu ikisinden başka kimse fark etmedi.


İkili pek çok başka şarkı ile programlarına devam ederken, Eldred dikkatini masaya yönlendirdi. Tüccar susmak bilmiyor, Sedef Leydi'ye alıp sattığı malları, gittiği yerleri, elde ettiği karı anlatıyordu. Araya bol bol övgü dolu sözler ve Sedef Leydi'ye ithafen iltifatlar sokuşturuyordu. Genç adam iç çekti ve şarabını dikerek bitirdi, kendisine yeni bir kadeh doldurdu.


Gecenin ilerleyen saatlerinde ozanların programı bitti ve tüm sokağı inleten alkışlarla sahneden indiler. Tüccar hiç vakit kaybetmeden adamlarını yönlendirerek onları masaya çağırttı. İkili boş gözlerle masaya baktılar bir süre, sonra omuz silkip yaklaştılar, birer sandalye çekip oturdular. Hemen kadehleri dolduruldu, önlerine çeşitli taze meyveler konuldu. Ron kadehi itekleyerek içmeyeceğini belirtirken, Sheara gülümseyerek kadehini kaldırdı.


"Şarkılarınız çok güzeldi," dedi Sedef Leydi. 


"Teşekkür ederiz," dedi Sheara kadına gülümseyerek. "Siz Sedef Leydi olmalısınız. Açıkçası kaba denizcilerin tarif ettiğinden güzelsiniz. Hiç merak etmeyin, şarkılarımızda sizden, onların bahsettiğinden daha güzel bahsedeceğiz."


"Kaba denizcilerin siz kelime oyuncuları ozanlar kadar ince anlatımlar yapamayacağı aşikar," Eldred araya girdi. 


Sheara güldü. "Kimisi yetenek diyor, ben tecrübe diyorum. Yazdığım ilk şarkılar bugünkülerin yanından bile geçemez."


"Siz de en az şarkılarınız kadar güzelsiniz," diye bir girişimde bulundu tüccar, ancak Sheara'nın bakışları onu sindirmek için yetmişti. Sustu. Sedef Leydi kıkırdadı, Eldred ise pür dikkat ozanların her hareketini izliyordu. Garip bir şekilde Ron suskunluğunu koruyor, sadece dinlemekle yetiniyordu. Sheara binbir türlü kelime oyunu ile Sedef Leydi'yi eğlendiriyor, hiç açık bırakmamaya dikkat ediyordu.


Gecenin sonunda ozanlar ayaklanarak izin istediler. Eldred elini genç kadına uzattı "Performansınız takdire şayan."


Sheara afalladı, sonra foyası açığa çıkmış bir düzenbaz gibi sırıttı. Adamın elini sıktı "Dikkatiniz takdire değer."


Sedef Leydi ozanların ikisini de selamladı."Daha sonra tekrar görüşmek üzere," dedi ve ekledi. "Lütfen dilediğiniz kadar kalın."


Sedef Leydi ve Eldred sakin adımlarla tavernadan ayrılırken Ron ve Sheara Zev'i de alarak odalarına yönlendiler. Ron bir eliyle duvarlara dokunup yolunu bulurken kaşlarını çattı "Ne gariptiler."


Sheara elindeki kağıt parçasına dalgınlıkla bakarak kardeşini onayladı. Bir an arkasını dönerek Eldred'i görmeyi umdu, ama adam çoktan gitmişti. Avucundaki kağıdı sıkıca kavradı, elini yumruk yaparak kağıdı sıktı.


"Bir sorun mu var?" diye sordu Ron.


"Her şey yolunda," diye cevapladı Sheara. 

Tuesday, February 14, 2012

Sevgililer Günü

Sevgililer Günü geyiğine bunu buldum, acayip hoşuma gitti. Bu arada, seriyi de bitirdim sonunda. İyi oldu (sarcasm) zira sonbahara kadar bir daha Doctor Who yok (1963 yapımı hariç). Artık işlerime yoğunlaşıp şu kaostan kurtulabilirim yuppiiii!




Sevgilisi olanlara iyi eğlenceler, olmayanlar içinse "O" oralarda bir yerde =)


Have Faith.


Sevgiler.

Wednesday, February 08, 2012

the Doctor. Doctor Who?

Merhaba!
Naber? Ben süperim teşekkür ederim. Bundan şöyle bir üç hafta önce bir şey oldu, aylarca "of çok sıkıldım ıııh ck" diyip bir türlü izlemediğim Doctor Who'yu izlemeye karar verdim. İlk sezonu zar zor bitirip alışınca, tıpkı bu şekilde başlayan bir başka hikayeyi anımsadım; Battlestar Galactica. İki dizi, ikisine de bir şekilde soğuktum, ikisi de bilim kurgu, ikisi de ilk başta çok sıktı beni. Ve şimdi iki dizi bir numara olmak için kapışıyorlar benim için.




1963 yapımı Doctor Who'ları da izlemek istiyorum ama her bu neslin Doctor Who severi gibi ben de seriye 2005de başlayan seri ile başladım. İlk Doktor beni sıktı. Rolünü sevmediğini okuyabiliyordum. Sanırım beni en güldüren sahne "Protein kaynağı muz" geyiği oldu. Tennant'ı seviyorum, son Doktor'a da daha alışamadım.




Söylemeliyim ki Tennant 4. sezonun sonunda "I don't want to go," diye ağlarken "Ühü, gitmee =(" diye mızıklananlardan biriydim ben de. Ama gitti, iyi oldu. Dizi kısır döngüye girmişti zira. Resmen adam tek başına götürdü diziyi bir süre. Hani, sıska, koca burunlu ilginç bi tip, ama o kadar güzel rol yapıyor ki... Az ağlatmadı beni, bol bol da güldürdü tabi. "Wibbly wobbly... Timey wimey... Stuff."


Neyse işte. Favori düşmanlarım şu an için Dalekler. Sezon 1-2-3-4 versiyonları ama. 5. sezonda çıkanlardan o kadar hoşlanmadım. Ben onları etrafta kayan şapşal ama ölümcül varlıklar olarak görmeyi seviyorum, Go Go Power Daleks olarak değil!




Neyse, bir süre yeni hikaye yazamam sanırım, önce toparlanıp bu kadar Doctor Who'yu sindirmem gerekli. Daha sonra daha ayrıntılı bir yazı da yazacağım zaten. Favori sahnemle başbaşa bırakıyorum sizi şimdi.



Wednesday, January 25, 2012

Cam Şehir Karakterleri Üzerine

Bu gece Ankara'ya doğru yola çıkıyorum. Ocak ayının son iki haftasını bazı sebeplerden dolayı yaratıcılık konusunda ölü geçirmemi bir sonucu olarak bir hikaye eksik yazdım planladığımdan. Ama olsun; onun yerine bir miktar karakterler hakkında konuşmak istiyorum. Henüz pek fazla bir olay olmadı ve karakterleri tanımak için de yeterli zaman geçmedi ama olsun, canım yazmak istiyor.


Şimdiye kadar çıkış sıralamalarına göre Sedef Leydi, Umbra, Eldred, Ron'Nayye, Zev ve Sheara ile tanıştık. Hepsi aşağı yukarı birilerini ve bir şeyleri temsil ediyorlar her hikayemde yaptığım gibi. Daha önce lafı geçtiğinde söylemiştim; bu sefer taht kavgaları yazmayacağım diye, zira uğruna kavga edecek bir taht yok. Sadece birbirinden garip karakterler var. 


Sedef Leydi fark ettiğiniz üzere mide bulandıracak derecede saf ve garip bir kadın. Eldred ise nispeten gizemli bir adam. Açıkçası kimdir, nedir, amacı nedir kimse bilmiyor. Umbra bir kedi. Aşağı yukarı iri bir insan boyutlarında siyah bir kedi. Kaplan, panter ya da puma değil; Kedi. Öyle olması hoşuma gidiyor. Ron'Nayye ve Sheara ise ikiz kardeşler. Gezgin ozanlar ve onların geçmişleri başlı başına yazacağım başka bir hikaye. Zev, beyaz bir kurt. Orjinalinde Ron onun sahibi ama Zev Sheara ile vakit geçirmeyi çok seviyor. 


Ucundan karakterleri çizmeye başladım. İlerde, renk bilgim biraz daha arttığında tam boy, kapsamlı illüstrasyonlar var aklımda tıpkı her hikayeye mutlaka bir şarkı iliştirdiğim gibi (dinlenip dinlenmediğinden emin değilim, ama yine de koyuyorum işte, yazarken dinlediğim şarkılar oluyorlar genelde).


Müzik olarak çoğunlukla soundtrackler kullansam da, özellikle Sheara ve Ron'un içinde olduğu sahneleri yazarken Faun geliyor aklıma. Onları Cam Şehir'e getirme fikri onların bir şarkısını dinlerken aklımda canlandı ve bir miktar şekillenmelerinde yardımcı oldu. "Böyle olmalı," dedim kendi kendime. Zaten Ron'un hikaye ilerledikçe hafiften Olivier Sa Tyr'e benzeme olasılığı mevcut. Tabi Faun 4 kişi, bizimkiler sadece 2, öyle bir şey de var ama olsun.


( Bu Faun. )


İlerde daha fazla karakter eklemem olası, ekledikçe böyle ara girişler yapacağım muhtemelen. Hikayenin kendisini anlatmak kadar, yaratım sürecini de yazmak zevk veriyor bana. Çok yakında bu yazdıklarımı ayrı bir yere taşımam da olası; büyük ihtimalle illüstrasyonları hazırladığım zaman. Burada her şey karma karışık, yeni hikayemin daha düzenli, okuması rahat bir kitap tadında olması hoşuma gider.


Bir sonraki hikayeye kadar iyi kalın.

Tuesday, January 24, 2012

4

"Neler olduğunu öğrenebildin mi?"


Genç adam deri eldivenli elini ayaklarının dibinde yatmış güneşin keyfini çıkaran beyaz kurdun tüylerinde gezdiriyordu. Görmeyen beyaz gözleri etrafı taradı bir an alışkanlıkla.


"Evet, anlaşılan yeni bir ada keşfedilmiş."


Genç bir kadın cevap verdi kör genç adama, ve onun sesiyle birlikte kurt ayaklanıp kadına koşturdu, sevinçle pençelerini kadının bacaklarına dayadı. Adam homurdandı.


"Zev, gel buraya," dedi sinirli bir sesle.


"Ah, Ron, yapma," genç kadın kıkırdadı, Zev'in yanına çöküp tüylü gıdısını sevmeye başladı. "Beni çok seviyor işte, ne yaparsın?"


Ron bir şey demedi. İç çekerek ellerini kısa kesimli koyu kahve saçlarında gezdirdi. Güneş adamın saçlarında kızıl bir parıltı bırakıyordu ve genç kadına olan kan bağına yorulabilecek tek işaret buydu.


"Ne yapacağız Sheara?" diye sordu Ron. "Daha önce anlaştığımız gibi çölü aşıp yılanların hüküm sürdüğü o garip krallığa gidebiliriz hala."


"Hayır," dedi Sheara. "Oraya daha sonra da gidebiliriz. Bu yeni adanın hikayelerini anlatan ilk ozan olmak istiyorum." Kadın ayağa kalktı, uzun dalgalı kızıl saçları beline döküldü. Zümrüt yeşili gözlerinde kararlılık okunuyordu. "Diyorlar ki çift güneş ve çift ay, uzun camdan kulelerden yansıyormuş. Dalgalar kıyıya vurdukça cam toprakta bir tını yükseltiyormuş. Tüm Cam Şehir geceler boyu ninniler söylüyormuş yaşayanlarına." Duraksadı. "Duymak istemez miydin?"


"Kararları veren sensin," dedi Ron omuz silkerek.


Sheara sevinçle el çırptı. "O zaman hazırlan çok sevgili kardeşim Ron'Nayye. Cam Şehir'e bir sonraki gemi için biletlerimizi çoktan aldım bile."


Ron bir kahkaha patlattı. "Seni çok iyi tanıyorum."




Eşyalarını gemiye taşıdılar. Suların Kızı onları korusun diye Köpük Kraliçe koymuştu kaptan geminin adını, genelde insanlar komik buluyordu bunu. Sheara çoktan minik defterini almış, seyahatlerine dair notlar tutmaya başlamıştı. Kimi yerde düz yazı yazıyor, kimi yerde kıtalar dolusu uyak buluyordu kendince. O mırıldandıkça Ron buzukisini tıngırdatarak bir melodi oluşturmaya çalışıyordu. Çok geçmeden Sheara da arpının sarılı olduğu kumaşları çözerek ona katıldı ve yolculuklarının ilk gecesini böyle geçirdiler.


Yolculuklarının ikinci gecesinde yolcuların bir kısmı müziklerinin büyüsüne kapılıp onlara katıldı.


Üçüncü gece ve takip eden diğer geceler, her akşam yemeğinde güvertede sahne aldılar. Böylelikle yolculuğun parasını çoktan çıkarmışlardı bile.


***


"Kara göründü!"


Sabahın erken saatlerinde gözcünün sesi yankılandı gemide. Ron gözlerini araladı alışkanlıkla, yattığı yerden doğruldu. "Sheara?" diye seslendi ama Zev'in acıklı mızırdanmasından kız kardeşinin kamarada olmadığını anladı. Homurdanarak ayaklandı ve güverteye yollandı. "Sheara?"


Kızıl saçlı kadın ellerini güverte tırabzanlarına dayamış, gözlerinde şaşkınlık ve hayranlıkla Cam Şehir'e bakıyordu. Yeni doğan güneş tüm şehri kızıla boyuyor, gökyüzünün mavisi kızılın alevini söndürüyordu. Deniz sakindi belki ama hafif dalgalar kıyıya vurdukça şehrin şarkısı taa onlara kadar ulaşıyordu.


"Dinle," dedi Sheara kardeşini susturarak. "Dinle!"


İnce bir tınıydı bu. Camın üzerinde hareket eden suya karışan başka bir ses vardı. Hafif çıtırdamalar geldi sonra, camdan yapraklar ve meyveler birbirlerine çarpıp şıngırdadılar. Rüzgar uzun cam koridorlardan geçerek garip bir uğultu yarattı Şehir uyandı yavaşça, binek hayvanlarının toynakları cam yollara vurdukça sokaklar çınladı. Ve Ron'un beklediği şey oldu; Sheara bir anda  yelken ağına tutunup tırabzanlara tırmandı ve ciğerlerinin el verdiği kadar yüksek bir sesle şehrin şarkısına eşlik etmeye başladı.


O sabah Cam Şehrin sakinleri uyandığında, güne Sheara'nın sesiyle başladılar.



Sunday, January 08, 2012

3



Gecenin karanlığını kükremeler bölüyordu. Biri doğudan biri batıdan yükselen ikiz aylar hilal biçiminden yavaş yavaş sıyrılmış, git gide büyüyordu. Normalde soğuk olan Cam Şehir geceleri, bu gece nedensiz bir biçimde sıcaktı. Sedef Leydi huzursuz bir biçimde terasta dolanıyor, dönüp duruyordu. Normal insanların aksine, onun uykuya ihtiyacı yoktu.


Ellerini terasın camdan korkuluklarına dayadı, ay ışığında parıldayan camdan yapılma şehri izledi. Karanlığın içinde bir mücevher gibi parlıyordu. Garip bir şekilde boşlukta hissetti kendini Sedef Leydi. Burası neresiydi? Kimdi? Amacı neydi? Tek bildiği kız kardeşlerin onu uyandırdığı ve saraya getirdiğiydi. Camdan duvarlar bunu anlatan işlemelerle doluydu. Hatta bir kısmını, özellikle kız kardeşlerin gidişi ve uzak ülkelerin insanlarının şehre yerleşişini Sedef Leydi kendisi resmetmişti duvarlara. Sıkıntıyla içeri girip çizimlere baktı, parmak uçlarıyla dokundu çizgilere. Çizgilerin renklerine büründü Sedef Leydi'nin parmak uçları. Elini kıpırdattıkça renkten renge atlıyordu parmak uçları. Gülümsedi.


Ayak sesleri duydu, merakla arkasını dönüp baktı; kimse yoktu. Her zaman yaptığı gibi ellerini önünde birleştirip boş gözlerle sarayda yürümeye başladı. Sesler koridorlarda devam ediyor, bir çember çiziyordu. Çok geçmeden seslerin kaynağını bulamadan duvar resimlerinin olduğu büyük hole geri dönmüştü. Omuz silkti. Yanlış duyduğunu düşündü, terasa yöneldi. Gafil avlandı.


Holün tepesinden üç adam Sedef Leydi'nin tepesine çöktü. Üç zehirli hançer saplandı Sedef Leydi'nin vücuduna, kan yerine renkleri yansıtan garip bir sıvı sızıyordu yaralarından. Sedef Leydi boş ama şaşkın gözlerle etrafını saran üç adama baktı, elini kaldırıp yaradan sızan sıvıya dokundu. Üzgün ve anlam veremeyen gözleri adamların gözlerine baktı. Yaraların etrafı zehrin etkisiyle yeşermeye başlarken suikastçiler hançerlerini geri çekip birer adım attılar geriye. Sedef Leydi yere düştü, yüzünde aynı boş ifade vardı. Bir an bir karaltı görür gibi oldu terasta. Kükremeler duyuyordu. Adamların çığlıkları yankılandı hollerde, sevinç mi yoksa acı mı çıkaramadı Sedef Leydi. Karaltı ona doğru yaklaşırken gözleri iyiden iyiye bulanık görmeye başlamıştı. Çok geçmeden her şey karardı.


Karanlığın içinde birinin onu yerde aldığını hissetti. Sarayın içinde başka bir yere taşıyordu bu her kimse. Sedef Leydi bilemiyordu artık ne olacak, o kadar yabancıydı ki olanlar ona... Sıcak bir yerdi burası, tanıdık bir sıcaklık. 'Büyük Fırın,' diye düşündü Sedef Leydi; bilincinin hala yarım yamalak da olsa açık olması garip geliyordu ona. Tenini kesen bıçaklar, yakan demir, batan iğneler... Çok geçmeden yarım yamalak da olsa açık bilinci tamamen kapandı Sedef Leydi'nin hiç tatmadığı acılardan sonra.


Ne kadar vakit geçti bilmiyordu ama gözlerini açtığında gün aydınlıktı. Gayri ihtiyari elleri hançerlerin saplandığı yere gitti; görünürde bir şey yoktu. Eğer tenindeki yeşil lekeler olmasa saldırının hayal olduğunu düşünecekti. Merakla ayağa kalktı, yatağın biraz uzağındaki koltuğun üzerine bırakılmış geceliğe sarındı; teni geceliğin açık pembe rengini yansıtıyordu şimdi. Sessiz adımlarla ilerledi koridorlarda. Cam saraydaydı hala, bildiği mekanda. Olayın olduğu yere, Büyük Hol'e doğru ilerledi.


Hol temizdi. Geceki saldırganlardan ya da kendi kanından iz yoktu. Terasa doğru ilerleyecekti ki terası holden ayıran perdelerin arasından iri, siyah bir kedi girdi. Kısık gözlerle Sedef Leydi'yi süzdü, bir an duraksadı, başını çevirip terasa baktı, sonra umursamazca holde ilerleyip kapının biraz uzağına kendini bırakıp uzandı. Sedef Leydi boş gözlerle büyük kediye baktı, hafif adımlarla terasa doğru yollandı; kedinin kısık gözlerle onu izlediğini hissedebiliyordu.


Teras perdelerini araladığında onu gördü. Uzun boylu, koyu renk saçlı, sırtında yerlere kadar uzanan koyu renk bir pelerin olan bir adamdı bu. Sedef Leydi'nin ayak seslerini duyunca hafifçe ona doğru döndü; güçlü yüz hatları olan, pek yaşlı durmayan ama gözlerinden görmüş geçirmişliği okunan biriydi bu. 


"En sonunda uyanmanız beni sevindirdi, insanlar merak etmeye başlamıştı," diye lafa girdi adam, etkileyici bir sesi ve vurgusu vardı cümlelerinde.


"Çok mu oldu ki?" diye sordu Sedef Leydi.


"Sayılır, neredeyse bir hafta. Ya çok yorgundunuz ya da ilk defa yaralanmanın verdiği bir yan etki olsa gerek. Düşmanlarınız hiç bir harcamadan kaçınmamışlar," adam cebinden ufak, cam bir şişe çıkardı ve korkulukların üzerine koydu. İçindeki sıvının yeşil rengi Sedef Leydi'nin yaralarındaki yeşil renkle uyumluydu. "Güçlü bir zehir, yapımı zor."


Sedef Leydi adamın yanına ilerledi ve elini adamın koluna koydu. "Teşekkür ederim, siz olmasanız sanırım... Ölüm denen şeyle tanışacaktım."


Adam aniden Sedef Leydi'nin bileğini kavradı, hızlı bir hareketle kadının arkasından büktü ve boynundan yakaladı. "Hiç öğrenmiyorsunuz Leydim, ya adamları göndermiş olan ben olsaydım?"


Sedef Leydi boş gözlerle baktı adama "O zaman beni neden kurtardınız?"


Adam çaresizce gülümsedi, boş vermiş bir tavırla kadını bıraktı, iç çekerek ellerini korkuluklara dayadı ve kedilere özgü bir biçimde sırtını gerdi. "Ne olursa olsun saflığınızı kaybetmeyeceksiniz sanırım, buradan bunu anlıyorum."


"Anlamıyorum."


Adam Sedef Leydi'nin elini tuttu, yavaşça bir dizinin üzerine çöktü ve başını eğdi. "İzin verin danışmanınız olayım. Göremediğiniz tehlikelerden sizi koruyayım."


Sedef Leydi gülümseyerek adamın elini kavradı ve yerden kaldırdı. "Tabii ki. Neden olmasın ki?"


Adam kadına uzun bir süre baktı, avucuyla alnına vurdu. "Daha kim olduğumu bile bilmeden böyle bir şeye evet diyorsunuz, gerçekten ümitsiz bir vak'asınız."


Sedef Leydi şaşkınlıkla "Ama neden?" diye sordu. "Bana yardım etmek istiyorsunuz, neden yardımınızı geri çevireyim?"


Adamın yüzündeki gülümseme acılaştı, güçlü kollarıyla kadını sardı. "Bu saflığınızı asla kaybetmeyin leydim," diye mırıldandı. "Ben Eldred." dedi kadını bırakırken. "Şu an holde tembelce yatıp uyuyan da Umbra." İçerden kedinin kükremesi duyuldu. Eldred güldü. "Tanıştığımıza memnun oldum Sedef Leydi."


Sedef Leydi sabahlığının eteklerini tutarak hafifçe eğildi. "Asıl ben memnum oldum, Eldred. Cam Şehir'e hoş geldiniz; siz ve Umbra." 


Başını kaldırdığında hep boş olan yüzünde ilk defa içten gelen bir gülümseme vardı.