Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Monday, January 17, 2011

Uyanmaması Gereken; Sis.

Uzak topraklarda, öbür kıtalardaki insanların geçmeye korktukları, sarp kayalar ve kanyonların yer aldığı bu çorak ülkede gece olmuştu. Nedendir bilinmez, kimse gitmezdi, korkardı o topraklardan. Zira neredeyse hep alacakaranlıktı; güneş doğduğunda batmaz, battığında doğmazdı. Toprakları kül gibiydi, verimsiz ve griydi. Bitki yetişmezdi hiç, belki bir kaç dikenli çalı. Ne tür tehlikelerin kol gezdiğini tahmin edemezdi kimseler. Pek çok maceracı gitmişti zamanında o topraklara ama dönen olmamıştı. Enerjiyi hissedenlerin bir adım bile yaklaşamadığı, gözleri görenlerin gördüklerinden korktuğu, yaşamaya hiç de elverişli olmayan, kötü bir yerdi Sis. Nedendir bilinmez, ülkenin sınırında iki zırhlı adam beklerdi. Derler ki, çok eski çağlardan kalan bir antlaşmanın yüzündendir. Antlaşmayı yapan iki aile, her jenerasyonda birer çocuğunu seçer ve Sis topraklarını beklemek üzere sınıra yollar. Hep böyle olmuştur, böyle olacaktır. Herkes bunu böyle bilirdi.

Ancak nice jenerasyondur sessiz olan Sis toprakları artık fırtınalarla doluydu. Serin rüzgar askerlerin zırhlı tenini donduruyor, yağmur can yakıcı mızraklar halinde içlerine işliyordu. Siyah renkli olan öbürüne başı ile işaret etti, öbürü yakındaki kulübeye ulaşarak atına atladı ve bu anormaliteyi haber vermek için dört nala yol katetmeye başladı. Siyah şövalyenin çok fazla bir seçeneği yoktu; Sis topraklarında neyin yanlış olduğunu bulmalı, üzerine ayrıntılı bir rapor hazırlayarak ailesine sunmalıydı. Kimbilir, ne gibi sonuçlar doğuracaktı bu olaylar? Bildiklerine göre çorak olmalıydı bu topraklar, kuru ve serin olmalıydı. Şimdi ise bir yandan bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, korkunç bir sıcaklık insanı boğuyordu. Sanki toprak kaynıyordu...

Siyah şövalye kılıcını çekerek şimşeklerin eksik olmadığı ufak tepeye doğru ilerledi. Bir keresinde buralarda yürümüştü, orada bir mağara olduğunu biliyordu. İçeriye bakmış ancak boş olduğunu görmüşlerdi. Bu gece ise garip bir ışık parlıyordu mağaranın çevresinde. Dikkatli adımlarla ilerledi. Olabildiğince sessiz bir biçimde, ellerini gözlerine siper ederek izledi.

Üçkişi vardı, eğer sonuncuya kişi denilebilirse.İlki cüppeli bir kadındı, ikinci ise cüppeli kadın ve 3. kiş iarasında duran, uzun boylu ve siyah deri zırhlı bir adam. Üçüncü ise... şövalye nasıl tabir edeceğini bilemedi. Başında gözlerini örten metalden bir taç taşıyordu bu kişi, dişleri sivrilmiş, ağzı hareket ettikçe hava almak için dışarı çıkan dili çatallanmıştı. Çıplaktı ama göğsünde metal bir zırh taşıyordu (yoksa pul muydu onlar?). Belden aşağıya doğru baktığındaysa uzun bir yılan kuyruğunun mağaranın derinliklerine doğru gittiğini görebiliyordu. Ama garip bir biçimde kadının (?) kuyruğu toprak ile bir bütündü ve sanki kadın toprağa köklerle bağlıymış gibi uzantılar çıkıyordu kadından, kollarından, belinden, boynundan. Gördükleri karşısında ne tepki vereceğini bilemedi adam ve bakakaldı.

Adam yavaça cüppeli kadına döndü "Uyanmaması gerekeni uyandırdın, sonuçlarına katlanabilecek misin?"

Cüppeli kadının yüzünü göremedi şövalye, dediklerini duyamadı. Ancak o sırada yılan-kadının yüzü döndü şövalyeye doğru.

"Yalnız değiliz."

Şövalye büyük bir panik ile arkasını dönüp koşmaya başladı. Neler oluyordu? Bunlar kimdi? O yılan-şey neydi? Ailesinden bu görevi alırken, hiçbiri böyle bir şeyden bahsetmemişti ona! Hemen... hemen gitmeliydi burdan. Uzaklara. Bulunamayacağı bir yere!

"O kadar uzağa gidemeyeceğini belirteyim, ama bulunamayacağın konusunda emin olabilirsin." Siyah deri zırhlı adam bir gölge gibi önünde bitiverdi şövalyenin ve boynunu kırması bir kaç saniyesini aldı. Eğildi, şövalyenin üzerindeki giysinin armasını inceledi. Sakin adımlarla fırtınanın içinde kayboldu.

Dörtnala yol alan şövalyenin ise içinde bir sıkıntı vardı. Bazen insanlar bir şeylerin olacağını bilir ya,  ama inanmak istemez? İçten içe evine ulaşamayacağını biliyordu şövalye ve bu yüzden önünde beliren cüppeli kadını gördüğünde hiç şaşırmadı buna. Atı durdurdu, kadın sakince yaklaştı.

"Henüz değil," dedi. "Daha açığa çıkmaması daha iyi." Yavaşça şövalyenin miğferini çıkardı, kadının altın saçları omuzlarına döküldü. "Hm, senin gibi güzel bir kadını böylesine berbat bir görev için seçtilerse, aileniz gerçekten çaresiz durumda olmalı." Altın saçlı kadın titriyordu ama kısa süre sonra titremesi geçecekti. Cüppeli kadın tek bir parmağı ile kadının alnına dokundu, kadın olduğu yere yığıldı. Elindeki parşömeni aldı cüppeli kadın, bir kaç satır bir şey daha ekledi, atın eğerindeki çantaya yerleştirdi ve bir şaplak indirdi. At acıyla koşmaya başlayıp uzaklaştı.

"Bu bize yeterli süreyi kazandırır ve istediğimiz kaosu ortaya çıkarır." diye mırıldandı kadın tatminkar bir ifadeyle.

Çok uzak topraklarda bunlar olurken Skiss'de gün doğuyordu.

Thursday, January 13, 2011

Skiss Efsanesi; 3 Kase

Çöl bedevilerinin kampların birinde, ihtiyar bir cadı yaşardı. Gün boyu kabilesinin kıyafetlerini yamar, hasta olanları muayene eder, geceleri de çocuklarla ilgilenir, az uyur, sabaha karşı da bitki toplamaya çıkardı. Kabilesindekiler çok severdi onu; özellikle çocuklar. Kadının bildiği efsaneleri tek tek baştan anlattırır, gece rüyalarında hepsini tekrar tekrar yaşarlardı. Kabiledeki herkes ona saygı gösterir, kadınlar ondan bir nebze bir şeyler daha öğrenebilmek için olabildiğince yanında kalırlardı.

Yine her zamanki gibi bir gecede, çocuklar etrafına toplanmışken büyük bir ateş yaktı kadın. Büyük bir heyecanla bu akşamki hikayeyi bekleyen çocuklar iştahla yemeklerini yerken kadın başını kaldırarak gökyüzüne baktı, yıldızların konumunu inceledi. Hafifçe suratı asıldıysa çocuklara döndüğünde bunu fark ettirmemek için gülümsedi.

"Bu gece size apayrı bir hikaye anlatacağım," dedi yumuşak sesiyle, konuşurken bir yandan kasnağına gerdiği kumaşı işliyor, yeni evlenecek çiftlerden birine hediye hazırlıyordu. "Çok eskiden, ben genç kızken, annemin bana anlattığı bir hikaye bu. Skiss'in hükümdarları hakkında bir efsane."

Çocuklar birbirlerine baktılar. Hepsi şu ya da bu şekilde Mihrace Kristal'i duymuşlar, heykel ve gravürlerini görmüşlerdi. İçlerinden bir tanesi atladı, "Ölümsüz olduğu söylentisi doğru mu?"

Yaşlı kadın güldü, "Kim bilir? Kimisi Kristal isimli kadının ölümsüz olduğunu söyler, kimisi ise her nesil kendisine benzeyen bir kız doğurduğunu, adını Kristal koyduğunu. Gerçeği ise kimse bilemez çünkü Mihrace hiçbir zaman bunun açığa çıkmasını istememiştir."

"Ama neden?" diye sordu kalabalığın arkasındaki ufak kız.

"Diğer ülkelerin efendileri muhtemelen ölümsüz olduğunu düşündükleri bir hükümdardan korkacaklardır, değil mi? Bu avantajı kim kaybetmek ister ki?"

Yoğun bir fısıltı başladı çocuklar arasında, kadın zar zor susturdu onları, "Hikaye istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Bir anda derin bir sessizlik oldu. "Derler ki çok çok uzun yıllar önce, benim büyük büyük büyük annemin büyük annesi daha emekleyen bir bebek iken, Skiss isimli çöl kenti, Çölün Mücevheri bir kral ve bir kraliçe tarafından yönetiliyormuş. Kral ve Kraliçe'nin bir türlü çocuğu olmuyor, bu muhteşem güzellikteki mcevher kente bir veliaht gelmiyormuş. Diğer ülkelerin efendileri bu durumdan hoşnut bir biçimde ordularını hazır tutarken saray büyücülerinden biri bir gün o sene çöl üzeride gezegen ve yıldızların kesişeceğini, Kraliçe'in de o gece çocuk sahibi olacağını açıklamış. Nitekim de öyle olmuş; gezegen ve yıldızların kesiştiği geceden dokuz ay on gün sonra Kraliçe, alev saçlı iki güzel kız çocuk vermiş Kral'a. Fakat vücudu o kadar güçsüz düşmüş ki, saray hekimi bir doğumu daha yasak etmiş Kraliçeye. 

"Erkek evlat veremeyecek olmanın üzüntüsü Kraliçeyi üzse de Kral bir çıkar yol bulmuş; kızlarını öyle bir eğitecek, eğittirecekmiş ki en güçlü krallara taş çıkaracaklarmış. İki kız da büyüdükçe türlü türlü eğitimler almışlar; bir kralın bilmesi gereken siyaset, politika, coğrafya, savaş taktikleri ve dövüş stilleri gibi şeyleri öğrenirken bir yandan da bir kraliçe gibi zarif olmayı, müzik, resim, nakış gibi görsel şeyleri öğrenmişler. İkisi de birbirlerinden yetenkliymiş bu kızların.

"Dış ülkelerin efendileri Skiss'in veliaht prenseslerinin bu başarılarını korku dolu gözlerle izliyorlarmış. Ne yapacaklarını bilmez bir halde kafalarını yorarlarken çareyi veliaht prenseslerine suikast düzenlemekte bulmuşlar. Birbirinden güzel kumaşlar ve mücevherler ve birbirinden hoş kokulu tropik meyvelerle dolu bir sandık hazırlayıp içini zehirli yılanlarla doldurmuşlar. Prensesler heyecan içinde almışlar hediyelerini ve dikkatsizlikle açıvermişler hemen. Ağızlarını kocaman açan yılanlar hemen oların üzerine atlayıp ısırmış, dişlerindeki zehri vücutlarına boşaltmış."

Kalabalık çocuk grubundan bir şaşkınlık ve korku çığlığı koptu. Yaşlı kadın güldü. "Sakin olun sakin olun, daha hikaye bitmedi.

"Saray hekimleri hemen prensesleri muayene etmiş, hayvan bakıcıları ve avcılar yılanları incelemiş ancak bir türlü bulunamamış panzehir. Hiçkimse bilmiyormuş bu yılanların nereden geldiğini ya da zehirlerinin etkisinin nasıl olacağını. Kraliçe ağlamaktan yataklara düşmüş, Kral ise son çare olarak saray büyücülerine başvurmuş.

"Saray büyücüleri yıldız haritalarına bakmış, taşlar atmışlar yerlere, çay yapraklarını hatmetmişler, sayfalar dolusu kitap karıştırıp kristal kürelerine bakmışlar. En sonunda Krala kızlarının öleceğini söylemişler. Bu haberle yıkılan Krala en sonunda bir parşömen uzatmışlar. Demişler ki 'Belki içlerinden birini kurtarabilirsiniz, hametmeap. Ancak karşılığında Tanrılar ne ister, orası bizim bildiğimiz bir şey değil.'.

"Büyücülerin Krala verdikleri parşömen gizli bir büyüyü barındırıyormuş. Yılanların Ejderha Tanrısı'nı dünyaya çağırmak için kullanılırmış bu büyü ama Tanrılar öyle en ufak bir şeyde çağrılmaktan hoşlanmadıklarından çok sinirli olur, isteklerin karşılığını fazlasıyla alırlarmış. Kral 3 gün 3 gece düşünmüş taşınmış. Bakmış ki bu yolu denemezse herşeyini kaybedecek, denemeye karar vermiş.

"Hemen gerekli şeyleri hazırlatmış ki içi cız etmiş hazırlatırken zira çok fazla canlar yakacak, insanların kalbini kıracak, bazı insan ve hayvan kurbanlar gerektiriyormuş bu büyü. Ülkenin de geleceği tehlike altında olduğu için ister istemez yapmak zorunda kalmış ve 48 saatlik zor bir ritüelin ardından Ejderha Tanrı Kralın ritüeli yaptığı odada dumanların arasında belirmiş.

"Ejderha Tanrı kan kırmızı gözlerini dikmiş Krala ve burnundan soluyarak sormuş, 'Ey ölümlü! Niye rahatsız ettin beni!'. Kral uzun uzun nasıl bir velihata sahip olamadıklarını, biricik kızlarının doğumunu, nasıl oyuna gelip zehirlendiklerini anlatmış. Tanrının önünde diz çökmüş ve kızlarını kurtarması için yalvarmış.

"Ejderha Tanrı uzun uzun düşünmüş. 'Bana o yılanların kanını saf altın bir kadehte sunacaksın. Kendi kanını toprak bir kaseye koyacaksın. Kraliçe'nin doğurganlık kanını ise cam bir kasede sunacaksın. 40 hamilenin doğum suyunu 40 bakirenin ilk aşk gözyaşlarını istiyorum senden. Söyle camcılarına üç cam şişe üflesinler ama birbirinin aynısı olsun; en ufak bir hava kabarcığı bile farklı olmasın. Ülkenin sınırlarındaki her dağdan bir avuç toprak alıp üç kişinin içinde sırt sırta bağdaş kurabileceği bir tabak yaptır. En has ipekten bir şalın küllerini getir bana. Yumruk büyüklüğündeki bir yakuttan altın bir madalyon yaptır. Bunların hepsini yaptığında kızını iyileştireceğim.' demiş. Kral afallamış, 'Kızım?' diye sormuş Tanrıya. Tanrı sinsice gülmüş 'Kızlarından birini iyileştireceğim, öbürünü yanıma alacağım. Şimdi dediklerimi yap.'

"Kral gözyaşlarına boğulmuş ama ne yapsın, el mahkum emirler vermiş hizmetkarlarına tez zamanda istekler yerine getirilsin diye. Bir yandan kızlarının da Kraliçenin de durumu kötüleşiyormuş. Kral her gece dua ediyormuş Ejderha Tanrı'ya kızlarının ikisini de ona bağışlaması için ama nafile. Dedim ya, Tanrılar rahatsız edilmekten hoşlanmaz, yardımlarının karşılığını fazlasıyla alırlar diye, Kral da bunun farkındaymış.

"Kısa zamanda Ejderha Tanrı'nın istekleri hazırlanmış, sunağa konmuş. Kral Ejderha Tanrı'ya seslenmiş. Ateşin içinden fırlamış Ejderha Tanrı. 'Aferim, isteklerimi harfiyen yerine getirmişsin,' demiş tatmin olmuş bir sesle. 'Karını ve kızlarını oturt bu toprak tabağa, kanları ve suları tüm kaselerde karıştırıp özlerini almasını sağla. Şalın küllerini boca et üstüne. Her şey hazır olduğunda Altın, Cam ve Toprak kaselere böl nektarı. Her bir kaseyi büyüledim, sonra kaselerdeki nektarları üç ayrı şişeye akıt.'

"Kral bir bir yapmış Tanrı'nın isteklerini. En sonunda üç şişe iksir hazır olmuş. Ancak Kral hangi şişeye hangisini koyduğunu kestiremiyormuş. Ejderha Tanrı konuşmuş, 'Toprak olan iyileştirecek, Cam olan ölümsüzlük verecek. Altından içen ise sonsuza dek benim olacak.' Kral elleri titreye karısına ve kızlarına birer şişe vermiş tek tek içirmiş. Kraliçe gözlerini aralamış, yüzüne renk gelmiş ve gözleri parlamış. Özlemle kucaklaşmış Kralla Kraliçe ki o sırada korkunç bir çığlık yükselmiş kızlarının birinden; kızın vücudu kasılıyor, istemsizce kol ve bacaklarını yerden yere vuruyor, damarları simsiyah kesilip süt beyazı teninden görünüyormuş. Gözleri simsiyah kesmiş, ağzından köpükler saçarak debeleniyormuş. O sırada öbür kızın vücudu parlamış, gözlerinden ışıklar saçmış, saçları ve teni güzelleşmiş ama gözleri korku dolu bir biçimde kardeşine bakıyormuş.

"Ejderha Tanrı bir kahkaha atarak damarları simsiyah kesen kıza doğru pike yapmış, onu yuttuğu gibi ortadan kaybolmuş. Kral ve Kraliçe korku dolan kızlarını kucaklamışlar, bu korkunç olayı unutmaya çalışmışlar.

"Derler ki o gün kurtulan kız çocuğu Kristal Skiss'dir ve camdan kaseden içip ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Ve yine efsaneler fısıldar ki bir gün kardeşi ondan intikam almak için geri dönecek; çünkü babası onu değil Kristal'i seçmiştir."

Çocuklar derin bir sessizlikle kadına bakıyorlardı. "Bu kadar mı?" diye sordu içlerinden birisi.

Yaşlı kadın başını salladı, "Evet, bu kadar anlatır efsaneler. Kraliçe iyileştiği halde Ejderha Tanrı onun doğurganlığını yoketmiş, böylece başka bir veliaht gelememiş Kristal'in ardından. Ve Skiss bu günlere kadar gelebilmiş Ölümsüz Mihracesi sayesinde. Haydi, şimdi herkes yatağa."

Çocuklar hikayeyi tartışarak çadırlarına yollanırken yaşlı kadın toprağı dinliyordu. Anlattığı şeyin ne kadar gerçek olduğu tartışılırdı. İç çekerek nakışına devam etti.