Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Tuesday, December 27, 2011

Dizi Tavsiyesi: the Walking Dead

Son bir kaç gündür izlediğim AMC's the Walking Dead'ini tanıtacağım bugün size. Zira kendisi cici bir dizi, en azından ilk sezonu epik. İkinci sezon... o kadar da beğenmedim.


bu poster

bu da cast


Nereden coştuğuma gelirsek; geçen gün 9GAG'de dolanırken şu posta denk geldim;




Skyrim geyiklerini geçtim, bu posta baktığımda gördüğüm ilk şey "omfg, bu adam the walking dead'de mi oynuyor?!" oldu. Kendisi Norman Reedus, bilenler tanıyanlar büyük ihtimalle onu Boondock Saints'den bilecekler (Şehrin Azizleri). Tabi daha öncesinden bilenler Blade'de oynadığı ufak rolden ya da Gossip isimli geyik bir filmden de biliyor olabilirler (Fu-Yeah Norman Reedus ftw).


Bkz küçük kardeş, sağdaki.

Norman Reedus'un oynadığı karakter Daryl Dixon; kendisi Redneck bir Amerikalı. Minicik bir veletken ormanda kaybolup 9 gün yaşadıktan sonra evin yolunu bulup oturup kendisine bir sandviç hazırlamış bir insan. Dizi boyunca karizma koyan, elinde crossbow, hiçbir şeyi adam gibi sallamayan, güçlü ve Survival yeteneği yüksek bir karakteri canlandırıyor abimiz. Pek de yakışmış rol üstüne.  Çizgi romanda yokmuş bu karakter ama, diziye koymalarına sevindim, çok eğlenceli dakikalar yaşayabiliyorsunuz çünkü.






Norman Reedus'u geçip diziye gelirsek; masaüstü FRP tadında ilerliyor dizi (Bu kanıya çok sevgili sevdicek Sercan söyledikten sonra dikkat edip vardık). "Hastanede komada uyandın, etrafta kimse yok, ne yapıyorsun?" diye başlıyor diyebilirim. Etrafta Zombiler var; görme, duyma ve koku alma duyuları var, taş sopa alıp cam kıracak, tırmanacak zekaya sahipler, ısırınca size de virüs bulaştırıyorlar, ölüp diriliyorsunuz. Hastanede uyanan abimiz Rick, şerif böyle, işte vurulup komada, tam zombie apocalypse sonrası kendisine geliyor. Sonra ilk questini alıyor "Karını ve çocuğunu bul." Dizi resmen böyle ilerliyor. Bir safe haven buluyorlar, orda quest alıyorlar, questler bitince bir sonraki mekana geçiyorlar vs.


Özellikle ilk sezon (sadece 6 bölüm) oldukça epikti. İkinci sezon da iyi gibi ama ilk sezondaki aksiyona oranla daha yavaş ve daha drama ağırlıklı. Kim kiminle ne yapmışa dönüyor bir ara.


Müzikler Bear McCreary'den. Battlestar Galactica'dan hatırlayabilirsiniz kendisini ve the Walking Dead'in müziklerinde de yakalıyorsunuz zaten adamın tınısını.


Zombie değil Walker ya da Geek diyorlar dizide. Walker makyajları çok iyi. İnternette biraz araştırırsanız göreceksiniz. Bazen cidden rahatsız edecek derecede olanlar çıkabiliyor. Ben tabi bunu izlerken meyve yiyebiliyorum ya da örgü örüyorum falan, komik oluyor.


Neyse efendim, şimdi ikinci sezonun ortasında olan bu dizi izlenebilir gayet. Hani hiç olmadı Norman Reedus'un hatırı için izlenmeli bence. Karakter epik olmuş çünkü !


İyi eğlenceler =)

Friday, December 23, 2011

Yeni yılda yapılacaklar listesi..

İnsanlık yeni yıl için yapılacaklar listesi çıkarmaya başlamış, benim de geçen sene yaptığımın üzerinden geçip ne kadar başarılı olmuşum bir bakmam gerek.


Bu sene... Daha çok çizeceğim. Daha çok çizmeliyim, çünkü artık daha güzel çizebilmek istiyorum.
Bu sene, vücuduma daha iyi davranacağım. Son 2 ayda 5 kere hasta oldum, bir kere de bileğimi incittim, 1.5 hafta çizim yapamadım.
Bu sene daha az korkacağım. Her büyük macera ilk adımla başlar, gerisi daha sonra geliyor. Korkunun ecele faydası yok.
Fimo hamuru alıp oynayacağım. Ellerim boş durmamalı, bir de el egzersizleri yapmam gerekiyor, onun için birebir.
Bu sene daha fazla hikaye çizip illüstrasyon yapacağım.
Bu sene MnMX projesi için daha fazla uğraşacağım. Hatta mümkünse başka oyun projeleri için de.
Bu sene arkadaş ve sosyal çevremi temizleyeceğim.
Duygusal gelgitlerin vaktimi çalmasına izin vermeyeceğim.
Bu sene daha fazla dua edeceğim.


Seneye bu posta baktığımda gülümsüyor olmak istiyorum.


Şimdiden herkese iyi yıllar.

Wednesday, December 21, 2011

Sedef Leydi

Camdan Şehir hakkında yazdığım hikayeyi takip eden çok bir insan var mı bilmiyorum; ancak okuduğunu bildiğim bir kaç insan var ve yazmaya devam etmek istiyorum kendim için.


Zaman içinde pek çok farklı karakter ekleyeceğim hikayeye, şimdilik sadece Sedef Leydi var. Kendisi Renklerin Hanımı. Teni sedef gibi, ışıkta renkleri yansıtıyor ve kendine ait bir rengi yok. Garip ve saf bir kadın bu. Dökümlü elbisesi ile etrafta geziniyor. Gün batımları ve gün doğumları en sevdiği vakitler.


Uzun bir süre görünüşü nasıl olsa karar veremedim. Daha sonra böyle bir kadına ancak Antik Yunan heykellerindeki gibi hafif ifadesiz bir surat yakışır diye düşündüm. Bugün de bunu eskizledim atölyede dinlenirken. Bunun renkli bir versiyonunu da yapmak istiyorum, ama sedef sokusunu nasıl vereceğimi bilmiyorum, deneysel olacak.




Hikaye olgunlaştıkça neler olacak göreceğiz.

Saturday, December 17, 2011

2



"Kara göründü!" diye çınladı denizcinin sesi gemide. Büyük bir keşif filosu, bir anda ortaya çıkan ve günlerdir gözlerini alan parıltının kaynağını bulmak için yola çıkmıştı. "Aman Tanrım!" diye devam etti adamın çığlıkları. Gördükleri karşısında duyduğu şaşkınlığı dile getirebilecek sözleri bulamıyordu. Bir kaç meraklı göz de yelken iplerine tırmanarak onun şaşkınlığına katıldılar.


Gördükleri camdan bir ada, camdan bir krallıktı.


İki güneş doğudan ve batıdan karşılıklı batarken gemiler camdan limana yanaştılar. Uzun elbiseler içinde, renkleri yansıtan bir kadın merakla onlara bakıyordu. "Hoş geldiniz," dedi oldukça sakin bir biçimde. "Size nasıl yardımcı olabilirim?"


Kaptan köşkünden kafasında uzun tüylü şapkası, pahalı kumaşlardan dikilmiş kaptan ceketi ve siyah deri botlarıyla bir adam çıktı. Denizciler bir anda susarak geri çekildiler adamın ortaya çıkmasıyla. Kaptan gülümseyerek kadını selamladı. "Bizler uzak diyarlardan geliyoruz Leydim," diye lafa başladı Kaptan. "Bir süre önce denizin üzerinde bir anda beliren parlaklığın kaynağını aramak için yola çıkmıştık. Zorlu bir yolculuktan sonra buraya ulaştık ve şimdi anlıyorum ki bu parıltının kaynağı çift güneş ve çift ayın ışığının camdan adanızdaki yansımasıymış."


Kadın bir elini dudaklarına götürerek şaşkınlıkla ağzını kapadı ve kaşlarını kaldırdı. "Ah," dedi korkmuş bir sesle. "Rahatsızlık vermedi umarım?"


Denizciler arasında hafif bir gülüşme oldu. Kaptan sağ elini kaldırıp onları susturdu. "Hayır, Leydim. Aksine burayı keşfetmiş olmaktan oldukça hoşnutuz. Eğer izin verirseniz ülkemize geri dönmeden önce bir kaç gün dinlenmek, gemilerin bakımını yapmak istiyoruz. Bu süre zarfında..."


"Sizi misafir etmeyi isterim," diye tamamladı cümleyi Sedef Leydi. "Sizden tek ricam bu geceyi gemilerinizde geçirmeniz."


Denizciler birbirlerine baktılar anlamamış bir ifadeyle ama Kaptan, kadını selamladı tekrardan. "Siz nasıl isterseniz..."


"Sedef Leydi," diyerek adamın selamına karşılık verdi Sedef Leydi. "İzninizle."


Denizciler ve Kaptan gece için hazırlık yaparken Renkleri Yansıtan Kadın saraya doğru yola çıktı.


Ertesi sabah denizcileri bir grup camdan insan selamladı. "Günaydınlar olsun size," dediler sepet sepet meyve bırakarak. Cam gibi parlıyordu meyveler, bir an yenilip yenilmeyeceğine şüphe duydu denizciler. "Sedef Leydi hazırlıkların tamamlandığını, artık şehre girebileceğinizi söylememizi istedi."


Denizciler teşekkür ettiler ve sepetleri gemilere taşıdılar. Kaptan ve keşif ekibi camdan limana adımlarını atarak şehre yürümeye başladılar camdan insanların eşliğinde.


Camdan şehir, boy boy camdan binaların olduğu, bahçelerinde cam gibi parlayan ağaçların ve bitkilerin yetiştiği, ütopik bir yerdi. İlk geldikleri gün aşırı sessiz olan ülke garip bir şekilde canlanmıştı şimdi. Camdan insanlar sokakta geziyorlar, evlere yerleşiyorlar, dükkanları açıyorlardı. Kaptan, diğer ülkelerden buraya yerleşmek için pek çok taliplinin çıkacağından emindi. Nedenleri ve Nasılları daha fazla kurcalamamaya ve tamamen anın ve ülkenin tadını çıkarmaya karar verdi.


Uzaklarda, camdan sarayın kalbinde bir fırın yanıyordu. Sedef Leydi bütün gece cam üflemekten yorgun düşmüş, çalışma masasının üzerinde uykuya dalıvermişti...

Sunday, October 30, 2011

1



Krallığın bir ucundan diğer ucuna sadece çöl vardı. Dümdüz, çorak topraklar, milyonlarca ufak kum tanesi... Güneş doğduğunda sıcak, battığında parmak ısırtan bir soğuk hakim olurdu burada. Yaşam yoktu, yaşam olmadığı gibi ölüm de yoktu.  Bir zamanlar pek çok muhteşem medeniyet filizlenmişti burada, nice savaşlar yaşanmış, nice zaferler kazanılmış, törenler ve kutlamalar yapılmıştı. Şimdi sadece çorak topraklar hüküm sürüyordu krallıkta.


Bir gün gökyüzünden Güneş'in Kızı indi bu topraklara. Adımını kumlara attığı an mavi gökyüzü kıpkırmızı kesildi, genç kızın sıcaklığı ile kum cama dönüştü. Uçsuz bucaksız çöl artık ışıkla birlikte parlayan göz alıcı camdandı. Renk renkti cam; kimi yerde saf bir şeffaflık hüküm sürüyordu, uzaklarda kırmızı, yeşil, maviler, kimi yerlerde ise sarılar, morlar, eflatunlar... 


Sonra yer sallanmaya başladı. Cam çatırdadı. Kimi yerler yükseldi, camdan sıradağlar oluştu. Kimi yerler çöküp derin vadiler ve çukurlar oluşturdu. Toprağın altından Yeryüzü'nün Kızı çıktı. Camdan dağlar parlarken, onun dansıyla beraber ince camdan ağaçlar filizlendi. Renk renk gövdeleri ışıkta parlarken meyve verdiler yavaşça.


Bir anda gün karardı. Güneş'in Kızı meraklı gözlerle yanına inen gümüş saçlı kadına baktı. Ay'ın Kızı'ydı bu griler içindeki. Gün ışığının solmasıyla gece çökmüş, ay ve yıldızlar parlamaya başlamıştı. Griler içindeki kadının bastığı yerlerde cam çatırdadı ve derinlerden suyun sesi duyuldu. O yürüdükçe derinlerden su fışkırdı ve çukurları doldurdu. Camdan yerin altında rengarenk balıklar ve deniz canlıları görülüyordu. Ay'ın kızı elini suya sokup kardeşi Nehirler'in Kızı'nı çıkardı derinliklerden.


Her yer tamamen saydama dönüştüğünde toprağın kalbindeki bir tomurcuk çarptı gözlerine. Etrafını çevirip el ele tutuştular ve cam çatırdadı. Yerden gökyüzüne uzanan kuleleriyle, yüksek tavanlı bir saray oluştu. Kız kardeşler yavaşça merdivenleri tırmanarak yerden çıkardıkları şeyi görmeye gittiler.


Camdan salona vardıklarında etrafta sadece renkler vardı. Duvarlardan yansıyor, uçuşuyor, havaya karışıyordu. Kız kardeşlerin gelmesi ile yavaşça bir araya geldi renkler, önce karmakarışık rengarenk bir bulut oldular, sonra yavaşça sanki bir heykeltıraşın bir heykeli oyduğu gibi bir insan bedenine kavuştular. Yerlere kadar uzun kabarık etekler giymiş bir kadındı bu. Güneş'in Kızı'ndan yansıyan ışıkla birlikte elbisesi sürekli renk değiştiriyor, sureti her seferinde farklı bir şekle bürünüyordu.


"Günaydın," dedi kadın gülümseyerek. Yavaşça yerden tavana kadar uzanan pencereye yaklaştı, terasa adımını attı. "Gece çok güzel. Doğmak için çok güzel bir gece."


Kız kardeşler gülümsediler, yavaşça havaya karıştılar ve geldikleri yere geri dönmek için yola çıktılar. Onlardan geriye bir tek yarattıkları krallık kaldı, bir de Camdan Saray'ın duvarlarındaki yaldızlı işlemeler. Renklerin ay ışığıyla üzerinde dans ettiği Sedef Leydi ise sarayın terasında gün doğumunu bekledi. 


Doğan yeni günün getireceklerini beklerken sessizliği dinledi.

Thursday, October 06, 2011

Hunt


Böyle lambırlumbur brushlarla speedpaint yapmak aşırı eğlenceli. Bu seri süper gidiyor.

Wednesday, October 05, 2011


( Kobol's Last Gleaming - Battlestar Galactica OST )
Çok uzun zamandır hikaye yazmıyorum. Düş bittiğinden beri de hakkında yazacak kadar sevdiğim bir karakter yaratamadım (belki de yaratmadım, kim bilir?). Skiss olarak başladığım denemeler iyice büyüdü, karakterlerin gelişmesiyle sağlam bir Live Action RP senaryosuna dönüştü, dolayısıyla belki bir gün bir fırsat olur diye buraya yazasım gelmedi hikayeyi.


Bir kaç gün önce uzun zamandan beri ilk defa hoşuma giden bir karakter yarattım, hikayesini RP şeklinde yazıyorum Del ile. Buraya yazar mıyım bilmiyorum.


Ara sıra Düş'ü ve karakterlerini özlüyorum ama zaten sıfırı tüketmiş olan bir evrende debelenme fikri hoşuma gitmiyor. Geçen arşibleri okudum, diğer bloglardaki yazıları falan da okudum, sanırım Düş'ün anahtar yerlerindeki bazı hikayelere illüstrasyonlar çizeceğim. Belki yeni hikaye yazasım yok, ama bir şeyler çizebilirim.


Bu aralar yazarak betimlemektense çizmek geliyor içimden zaten.

Tuesday, September 13, 2011

Threadless - Tangerine Dreams Oylamada!

Vektör öğrendikten sonra yapacağım ilk iş olarak bir söz vermiştim kendime, yıllar sonra o sözü tuttum!

Çizdiğim şey hoşuma gittiği için threadless'a yükledim tişört olarak ve güzel de durdu.

Eğer siz de beğendiyseniz oylayarak, paylaşarak vs yardım edebilirsiniz <3

üyelikle alakalı edit: Facebook ile login olsanız da sizden bir adet threadless ismi seçmenizi istiyor sanırım. sonra tişört linkine geri dönüp oyamak gerekiyor. oylama yapılan sayılar da tişörtün solundaki kocaman sayılar =)


Tangerine Dreams - Threadless T-shirts, Nude No More

Saturday, September 10, 2011

Threadless - Tangerine Dreams

Vektör öğrendikten sonra 2-3 yıl önce saçlarım turuncu olduğunda kendime verdiğim sözü tuttum! Karşınızda Tangerine Dreams! Hoşuma gitti ve tişört tasarımı olarak Threadless'a yükledim.


=)


Tangerine Dreams - Threadless T-shirts, Nude No More

Thursday, July 07, 2011

Win 7 64-bit güzelmiş.

Bilgisayarım abidik gubidik hatalar vermeye başlayınca format zamandırı dedim. Hatta az önce fontlarımı yedeklemediğimi hatırladım ve üzüldüm, neyse.


Bir gecemi harcayıp Window7 64bit ve orjinal aktivasyon kodu edindim (Emre Ünsal bayfendiye teşekkürlerimizi sunuyoruz <3). Bugün bütün günü de format, driver yüklemeleri, updateler ve araştırmalarla geçti. Anlaşılan o ki bazı şeylerin bendeki driverları 2007 uyumlu değil, bayağı bir çuvalladım, bir ara mikrofon ve kulaklığımı algılamadı bilgisayar. Şu an da kameramı görmüyor, nasıl düzelteceğim bilmiyorum.


64-bit kurmanın güzel tarafı, 3D modelleme ve photshop için kolaylık sağlaması, üstelik artık fazla RAM'imi görüyor bilgisayar (Hatta bir 4gb RAM daha alabilirim ilerleyen aylarda High Poly modellemeye geçersem). Daha başka bir olayını görmedim, kullandıkça tecrübe edeceğim.


Format sırasında bol bol BlackTRN ile muhabbetteydik. Teyzeler gibi "Çocuğum bu nasıl yapılıyordu, bu neydi, bu niye böyle oldu?" sorularına maruz bıraktım çocuğu. Napalım, Win98 ve XP çocuğuyum ben. Eski bilgisayarım günde 12 format yemeden kendine gelmezdi, bayağı şey öğrenmiştim onu söküp takarken ve formatlarken. Eh, ben bir 3 yıldır format çekmedim yeni bilgisayarıma... Unutmuşum =) Umarım uzunca bir süre format gerektirmez.


Yarın 3DsMAX, Maya, ZBrush, MudBox ve Silo yükleyeceğim. Photoshop CS5 de. Illustrator ve After Effects zaten bende var, D'ye kurmuşum. Diğer programları da ihtiyaç duydukça tamamlarım artık.


Bir de, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Marmara Üniversitesi eğitmenleri ile anlaşıp Kısa Film Yapımı kursu hazırlamış bir aylık. Babamla kaydolmuştuk hemen, bugün aradılar. Tepeden tırnağa her şeyini göstereceklermiş (senaryo yazım, çekim teknikleri, montaj, vs vs). Eğlenceli olacak bayağı.


Onun dışında, buralardayım.

Saturday, June 18, 2011

Mezuniyet, sancılı dönemler, Rose.

Naber?


Bir süredir ne kalemi elime alasım vardı ne de oturup bir şeyler yazasım. Bol bol okudum ve insanları takip ettim ama kim ne yapmış diye. Arada oyun oynadım, oyun karakterlerime hikayeler yazdım ama blogu açıp yazasım yoktu bir türlü. 


Bundan bir 3-4 hafta kadar önce finallerim ve projemin final jürisi stresindeydim. Bir yandan harıl harıl benden istenen freelance işleri yaparken, bir yandan sözel sınavlara çalışıp projemle uğraşıyordum. Finallerim güzel geçti, jürim ise hiç fena değildi. Tahsin Hoca sağolsun çok rahat bir proje dönemi geçirip ortalama bir iş çıkarttım (mevcut teknik ve konstrüksüyon bilgilerimde dört dörtlük bir proje çıkarmam biraz zor zira). Jüriden sonra projesini yaptığımız okul müdürü (bizim üniversitenin sosyal bilimler myo'nun) okulun tesislerinde yemek ısmarladı bize. Ellerimizde projeye katkılarımızdan dolayı teşekkür belgeleri, karnımız tıka basa dolu okulu bitirmiş olduk.


Notlar açıklandı ve başarılı bir biçimde geçtim hepsinden. Son anda alttan bir yerden kötü kalpli bir ders çıkmazsa bitti okul. Garip bayağı artık öğrenci değilim mesela.. Peyzaj Mimarı. Muhahaha.


Jüriden sonra mezuniyet için hazırlandım, kep cüppe. Arada bir hafta kadar çok ağır bir boğaz enfeksiyonu geçirdim. 2400lük penisilin, bir kutu antibiyotik, bir kutu ağrı kesici-ateş düşürücü ve 2-3 kutu boğaz pastilinden sonra kendime zar zor gelebildim. Mezuniyet de güzel geçti işte, fotoğraf falan çekindik.


Şimdi resim yapıyorum bol bol. Siz görmeseniz de, yüklemediğim pek çok şey var bilgisayarımda kayıtlı. Önümde 11gün var, bakalım elimdeki resmi bitirip yetiştirebilirsem süper olacak.


Bir de, Hesionka'dan Goth Clutch aldım kendime hediye. Umarım gelir bir iki güne. :3

Tuesday, May 31, 2011

1 Haziran'daki Doğum Günüm için Hazırlıklar!



Bilenler bilmeyenler, 1 Haziran benim doğum günüm. Bu sene de her seneki gibi kendime güzel mamalar hazırlayarak girmek istiyorum yeni yaşıma. Geçmiş yıllarda kocaman pudingli pastalar yapıyordum, bu sene bir fırsat sayesinde apayrı bir konseptle kutlayacağım!


Geçen gün Grupanya fırsatlarına bakarken, Sushico'nun düzenlediği suşi kursunu gördüm ve kendime hediye olarak aldım (buna harcadığım parayı doğum günü yemeğine harcayacaktım zaten, bir de God of War 3 Artbook alacaktım, o da bir başka zamana kalsın). Cumartesi günü Sushico'daydım ve başlangıç seviye suşi sertifikamı da almış oldum! Suşi bıçağı süper bir şey, ayrıca bir kere yosuna konacak pilavı ayarlayabilmeye başladığınızda daha kolay oluyor değişik rolllar denemek.


Son 3 gündür de doğum günüm için menü ve alışveriş listesi hazırlıyorum. Sadece suşi yapacaktım ama daha sonra sebzeli noodle da yapmaya karar verdim çünkü İrem balık yemiyor ve sebzeli suşiler çok çeşitli sayılmaz. Doğaçlama yapacağım bakalım. Tatlı olarak bilemedim ne yapsam, ara sıcak olarak Spring Rolls hazırlasam mı onu da bilemedim. Kararsızım o konuda, yine doğaçlama gideceğim onda da =)


Müzik olarak karma bir liste hazırlayacağım bakalım. 4 kişi + aile olacak ortamda. Çok fazla insan olmasını istemiyorum, gereksiz insan kalabalığından da hoşlanmıyorum zaten. Keşke ablam ve Sercan da burda olabilseydi ama =( Çok daha eğlenceli olurdu her şey.


Yukarıdaki de günün anlam ve önemine dair davetiye. Davetlilere bunun haritalı versiyonunu yolladım =p Drinks not included!


Sevgiler.


Rose.

Thursday, May 12, 2011

Story of my Life.


Aslı'nın şu postundan çaldım.

Monday, May 02, 2011

Üşeniyorum, öyleyse yarın yaaa....



İnsanın canı sıkılmaya görsün.


Şu an aslında peyzaj konstrüksiyonu ile alakalı bir pafta çiziyor olmam gerekli. Adım adım ilerliyorum, ama en azından ilerliyorum. Her neyse. Şurda topu topu 3 hafta kalmış ve bunun sadece 1 haftalık kısmı can sıkıcı. Geri kalan 2 haftayı daha zevkle çizeceğim gibi, zira kesit ve perspektif çizmeyi seviyorum.


Geçen gün Lich King'i kesmek nasip oldu. Level 85 de oldum arada. Noblegarden achievementlarını bitirdik, şimdi sırada Children's Week var. Onun dışında günler random dungeonlarda geçiyor. Healer olmak zor iş ama. Neyse ki tank Turan. <3 O olmasa kaç kere kick'i yemiştim büyük olasılıkla xD Alışkın olmadığım dungeonlar olunca cast timeları hesaplayamıyorum pek, ben heallayamadan canlar düşüveriyor 8D


Her neyse, çok fazla WoW muhabbeti döndürmek istemiyorum. Sadece bu aralar okul ve çizimler arasında yaptığım tek iş bu. Bir de Suckerpunch'a gittim geçen hafta, hiç fena değildi. Zaten ImagineFX'de konsept sanatçısı ile yapılan röportajı da okumuştum, güzel oldu bayağı.


Yawn.


Ben en iyisi şu çizimi bitireyim. Yarın sabah da uygun çıktıları alırım, bugün evden çıkamayacak kadar üşengecim.

Friday, April 29, 2011

Ibııhhh...

Bir türlü gelemedim.


Ben buraya dönene kadar şuraya uğrayıverin.


http://roselynsketches.blogspot.com/


Edit: Ben bugün yazma özürlüyüm. Yazamadım bir türlü pöf.

Sunday, March 27, 2011

What's This?



Blogspot yasağının kalkmasını ve bloglarıma kavuşmanın sevincini Flyleaf - What's This? ile kutluyorum.


Bir külah dondurma,


bir de


Irish Cream ile tatlandırılmış kahve ile.


I'm back ma bebe.

Monday, March 07, 2011

Blogspot engellendi engelleneli bebek...!

Zaten az okuyucum vardı artık kimse kalmamıştır herhalde =D

Çok sinir bozucu bir durum bu, zira kendi portfolyom, kişisel günlüğüm ve arkadaşlarla hazırladığımız pek çok proje blogumuz blogspot üzerindeydi (radyolar buna dahil). Özellikle bu blog, 2006'dan beri yazdığım her şeyi barındırıyor ve ne kadar utanç verici ergenlik yazılarımı barındırsa da, silmek ya da başka bir yere taşımak istemiyorum. Alakalı alakasız tüm platformlarda duyuruyorum durumu, belki bir hareket bir şey olur.

Canım ne yazmak istiyor ne de çizmek. Paylaşmadıktan sonra heves kalmıyor pek. Tamam yalan olmasın, çiziyorum da yazamıyorum. Kitap okumaya devam etmem lazım bir ara şu tembellikten kurtulup.

Yakında blog tasarımını tekrar değiştirmeyi düşüüyorum, son çizdiklerimden sonra Warpaint o kadar da güzel gelmemeye başladı gözüme. Daha iyi olabilir yani en azından.

O zamana kadar, görüşmek üzere blog.

Monday, February 21, 2011

Thursday, February 17, 2011

Skiss Hikayeleri; Ganimet

Mermer Saray'ın dışına doğru uzanan mermer yoldan geçti Mihrace ve Kızkardeş Kurt.Mihrace, komutanın göstereceği şeyi merak ediyor, bir yandan aynada gördükleri kafasını kurcalıyordu. Nitekim çok geçmeden büyük mermer sütunların oluşturduğu avlu kapısının önüne geldiler ve Kızkardeş Kurt'un emrindeki devriye gözler önüne serildi. Yirmi dört iri ve deri zırhlı adamdan oluşuyordu, hepsi ellerinde uzun mızraklar, bellerinde kılıçlar ve sırtlarında kalkanlar taşıyorlardı. Hepsinin sırtında kurt postundan pelerinler vardı. Kızkardeş Kurt'u gördüklerinde hemen kendilerine çeki düzen verip selam durdular. Kızkardeş Kurt başıyla hafifçe işaret etti, iki adam büyükçe bir çuvalı Mihrace'nin ayaklarının dibine dööktüler. Güneş ışığında parıldayarak göz kamaştıran altın sikkeler ve altından yapılmış eşyalarla doluydu çuval.

"Devriye gezerken, bir deveye yüklü bir biçimde bulduk bunu. Anlaşılan sahibinden kaçmış, veya sahibinin başına bir iş gelmiş. Zaten sadece bununla sınırlı değil sırtında bulduklarımız," Kurt bir kere daha adamlarına işaret etti, iki adam bu sefer kollarından tutarak kestane rengi saçlı bir kadını sürüklediler Mihrace'nin önüne. "Bunu bulduk. Elleri, ağzı ve gözleri bağlı bir biçimde devenin üzerindeydi. Bir köle ya da fidye için kaçırılmış biri olduğunu düşünüyorum. Bir grup adamımı bu olayı araştırması için yolladım, en kısa zamanda size rapor ederim Mihracem."

Mihrace yılan gözlerini kısarak, adamların dizleri üzerine çömelttiği kadına baktı. Uzun, dalgalı, kumral saçları beline dökülüyordu. Üzerinde ince, açık mavi bir elbise vardı. Kadın muhtemelen bir süredir yoldaydı, yüzü, saçları ve kıyafetleri toz ve kir içindeydi. Elbisenin askılarından biri omuzlarından aşağı kaymış, kadının beyaz gerdanını açığa çıkarmıştı. Mihrace'nin gözleri hafifçe açıldı boynundakini gördüğünde.

"Bu kolye, neden hala kadının boynunda?"

Kızkardeş Kurt hafifçe eğilerek Mihrace'nin gösterdiği yere baktı; yumruk büyüklüğünde, el işlemesi bir yılandı bu. Tam ortasında ise güzelce işlenmiş bir parça zümrüt duruyordu. Kurt şüpheli gözlerle adamlarına baktı, kadını tutan adamlardan biri elini gösterdi.

"Çıkarmaya çalıştık, komutanım, Mihracem. Ancak büyülü, elimizi yaktı ve bir türlü açılmadı. En iyisi bırakmak diye düşündük."

"Kim olduğunu söyledi mi?" Mihrace'nin kaşları çatılmıştı. Elini kadının çenesine koyup gözlerinin içine baktı. Hafif boş gözlerle kadın ona geri baktı. Tıpkı boynundaki kadar zümrüt gözleri vardı kadının. "Üzerinde başka bir şey var mıydı?"

Adam başını iki yana salladı. "Bir hekime gösterdik, fiziki olarak sağlıklı ama dili yok, konuşamıyor. Bulduğumuzda böyleydi, Mihracem, ama adamlarımız kaybolan kişilerin listelerini gözden geçiriyor bir fikir edinmek umuduyla."

"Saray'a götürün ve cariyelere teslim edin. Temizlensin, bir odaya yerleştirilsin. Kapısının önüne en iyi iki adamını yerleştir, bir yere gitmesini istemiyorum. Kim olduğu öğrenilene kadar orada kalsın."

Adamlar kadını saraydan içeriye doğru götürürken kadın bir anda elini Kurt'a doğru uzatıp zor bir "A!" sesi çıkardı boğazından. Adamlar onu güçlükle zapdedip içeri sürüklediler. Kadın başını çevirmiş hala Kurt'a bakıyordu, Kurt kadını görmezden geldi.

"Başka bir emriniz, Mihracem?" diye sordu Kızkardeş Kurt.

"Çekilebilirsin," diye cevapladı Mihrace. "Kadının kim olduğu bir an önce bulunsun."

Kurt başıyla onayladı ve selam durup devriyesiyle beraber saraydan uzaklaşarak görevine devam etmeye gitti. Mihrace ise gözlerini ufka dikip dudaklarını kemirmeye başladı. Bir anda gökyüzündeki kuş sayısı artmıştı; en çok da kargalar. Bunu iyiye yormak zordu...

Monday, February 14, 2011

Sevgililer Günüüü!

Az önce yarınki sunum için ödevimi hazırlarken, bir şeyler yemek için ara verdim, sonra buraya ufak bir yazı yazayım dedim. 
Bugün sevgililer günü <3
Herkesinki kutlu olsun =p Sevgilisi olsun olmasın dert değil. Amaç Aziz Valentine'i anmak =p Heh!

Yukardaki de Turan'la son bir haftadır oynadığımız Worgen karakterler. Worgen formundayken Ally olduğuma alışamayarak ne kadar şapşal saçmalıklar yaptığımla alakalı mini bir postu, ödev ve işlerimi bitirdikten sonra hazırlayacağım. Lovefool oyuniçi etkinliğinde sağa sola çikolata atarken eğlendiğimiz anlardan biri. Koskoca Ancient of Lore'un kafasındaki kalp. Hehue.

Öyle işte <3

Tuesday, February 08, 2011

Fısıldayanlar

Müzik; Battlestar Sonactica - Bear McCreary

"Beni anlayacak, sesimi duyacak kimseyi bulamıyorum..." diye mızırdandı yanındakine. "Çok yer dolaştım ama bir türlü bulamadım."

"Seni anlayacak kişileri biliyorum, beni takip et," dedi öbürü. Beraber çok uzaklara gittiler muhabbet ede ede.

Gittikleri yer yüksek bir binaydı. Gri, yağmurlu ve puslu havaya uyum sağlıyordu bina, eski, gri ve kasvetli haliyle. Duvarlarında şerit halinde kırmızı lekeler vardı. Pencereler tahtalarla örtülüydü, ancak bazı tahtalar o kadar kötü durumdaydı ki kırılıp dökülmüşlerdi. Altlarından, keski ve süslemeli pervazlar, pencerelerin üzerlerinde gargoyllar görünüyordu. Yukarı çıktılar. Çıktıkça fısıltılar arttı, garip bir biçimde, insan sesleri vardı İlki şaşırdı.

"Ama bu duyduğuım..."

"Evet," güldü öteki. "Düşündüklerin."

Garip biçimli kulemsi binanın en üstünde kat kat geniş pervazlar vardı. Pervazlar birbirlerine köşelerdeki minik geçitlerden bağlıydı ve aşağı doğru döne döne inen merdivenler binanın en altıyla ilişkisini sağlıyordu oranın. Sıra sıra cüppeli insanlar diziliydi merdivenlerden pervazlara doğru. En köşeye gelen insan başını kaldırıyor, gözlerinin akı görünüyor, hiç durmaksızın konuşmaya başlıyordu. Garipsedi ilk konuşan. Beraberce bir tanesinin yanına gittiler.

"Ama topukları...?"

"Kaderleri."

Cüppelilerin her birinin eteği kanla kıpkırmızı kesmişti, zira tüm cüppeliler birbirlerine topuklarından geçirilmiş iplerle bağlıydılar. Bundan hiç rahatsız gibi görünmüyorlardı ve hiç ses çıkarmadan istedikleri gibi hareket edebiliyorlardı topuklarındaki iplerle. Binanın üzerineki kırmızı izler, artık yıllarca yapılan bu.... ritüel sırasında akan kanların kurumasından oluşmuştu. İlki gözlerini kıstı acıyla.

"Bunun nasıl bir acı olduğunu tahmin edemiyorum," dedi ötekine.

"Hepsi bunu kabullenmiş durumda, dert etme. Bak, öteki başladı. Bu benim için."

Cüppeli kadın kısık sesiyle konuşuyor, konuşuyor, hiç durmaksızın ağzı laf yapıyordu. Hepsi o an beyninden geçen düşüncelerdi onun. Sonra lafı bittiğinde döndü, öte yana geçti.

"Ama bu nasıl olur?" İlkinin gözleri kadının ayaklarındaki kurumuş kan lekelerine takılmıştı. "Nasıl duyablilirler?"

"Burayı daha önce rüyanda gördün, değil mi?"

"Evet..."

"Kaç yaşından beri?"

"Beş."

"Kaç yıldır?"

"Beş."

"Beş yıldır onlarla iletişimin var demek ki. Bak, onlara Kuşları Fısıldayan denir ve birileri hep söylediklerini not eder. Çünkü bizim gördüklerimizi görürler. Kuşbakışı dünyayı görür görmeyen gözleri bizim gözlerimizden. Asla tatmadıkları özgürlüktür kanatlarımız. İşte, ne zaman fırsatım olursa gelir dinlerim onları, tıpkı gördüğün diğerleri gibi. Binlerce farklı hikaye anlatırlar, kimine göre deli saçması, kimine göre hayati değerli..."

Yavru kuzgun garipseyen gözlerle onu buralara getiren baykuşa baktı. "İnanması güç..." diye mırıldandı.

"Ama öyle, miniğim," diye cevapladı baykuş, eğlenerek. "Hadi, gidelim."

İki kuş kanatlarını gerip uzaklara doğru yol almaya başladılar. Fısıldayanlarda ise sıra bir başkasına gelmişti...

[Uyandığımda şarkı beynime işlemiş bir biçimde loop'a alınmış çalınıyodu. Dinlerken de aklıma bu geldi.]

Monday, January 17, 2011

Uyanmaması Gereken; Sis.

Uzak topraklarda, öbür kıtalardaki insanların geçmeye korktukları, sarp kayalar ve kanyonların yer aldığı bu çorak ülkede gece olmuştu. Nedendir bilinmez, kimse gitmezdi, korkardı o topraklardan. Zira neredeyse hep alacakaranlıktı; güneş doğduğunda batmaz, battığında doğmazdı. Toprakları kül gibiydi, verimsiz ve griydi. Bitki yetişmezdi hiç, belki bir kaç dikenli çalı. Ne tür tehlikelerin kol gezdiğini tahmin edemezdi kimseler. Pek çok maceracı gitmişti zamanında o topraklara ama dönen olmamıştı. Enerjiyi hissedenlerin bir adım bile yaklaşamadığı, gözleri görenlerin gördüklerinden korktuğu, yaşamaya hiç de elverişli olmayan, kötü bir yerdi Sis. Nedendir bilinmez, ülkenin sınırında iki zırhlı adam beklerdi. Derler ki, çok eski çağlardan kalan bir antlaşmanın yüzündendir. Antlaşmayı yapan iki aile, her jenerasyonda birer çocuğunu seçer ve Sis topraklarını beklemek üzere sınıra yollar. Hep böyle olmuştur, böyle olacaktır. Herkes bunu böyle bilirdi.

Ancak nice jenerasyondur sessiz olan Sis toprakları artık fırtınalarla doluydu. Serin rüzgar askerlerin zırhlı tenini donduruyor, yağmur can yakıcı mızraklar halinde içlerine işliyordu. Siyah renkli olan öbürüne başı ile işaret etti, öbürü yakındaki kulübeye ulaşarak atına atladı ve bu anormaliteyi haber vermek için dört nala yol katetmeye başladı. Siyah şövalyenin çok fazla bir seçeneği yoktu; Sis topraklarında neyin yanlış olduğunu bulmalı, üzerine ayrıntılı bir rapor hazırlayarak ailesine sunmalıydı. Kimbilir, ne gibi sonuçlar doğuracaktı bu olaylar? Bildiklerine göre çorak olmalıydı bu topraklar, kuru ve serin olmalıydı. Şimdi ise bir yandan bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, korkunç bir sıcaklık insanı boğuyordu. Sanki toprak kaynıyordu...

Siyah şövalye kılıcını çekerek şimşeklerin eksik olmadığı ufak tepeye doğru ilerledi. Bir keresinde buralarda yürümüştü, orada bir mağara olduğunu biliyordu. İçeriye bakmış ancak boş olduğunu görmüşlerdi. Bu gece ise garip bir ışık parlıyordu mağaranın çevresinde. Dikkatli adımlarla ilerledi. Olabildiğince sessiz bir biçimde, ellerini gözlerine siper ederek izledi.

Üçkişi vardı, eğer sonuncuya kişi denilebilirse.İlki cüppeli bir kadındı, ikinci ise cüppeli kadın ve 3. kiş iarasında duran, uzun boylu ve siyah deri zırhlı bir adam. Üçüncü ise... şövalye nasıl tabir edeceğini bilemedi. Başında gözlerini örten metalden bir taç taşıyordu bu kişi, dişleri sivrilmiş, ağzı hareket ettikçe hava almak için dışarı çıkan dili çatallanmıştı. Çıplaktı ama göğsünde metal bir zırh taşıyordu (yoksa pul muydu onlar?). Belden aşağıya doğru baktığındaysa uzun bir yılan kuyruğunun mağaranın derinliklerine doğru gittiğini görebiliyordu. Ama garip bir biçimde kadının (?) kuyruğu toprak ile bir bütündü ve sanki kadın toprağa köklerle bağlıymış gibi uzantılar çıkıyordu kadından, kollarından, belinden, boynundan. Gördükleri karşısında ne tepki vereceğini bilemedi adam ve bakakaldı.

Adam yavaça cüppeli kadına döndü "Uyanmaması gerekeni uyandırdın, sonuçlarına katlanabilecek misin?"

Cüppeli kadının yüzünü göremedi şövalye, dediklerini duyamadı. Ancak o sırada yılan-kadının yüzü döndü şövalyeye doğru.

"Yalnız değiliz."

Şövalye büyük bir panik ile arkasını dönüp koşmaya başladı. Neler oluyordu? Bunlar kimdi? O yılan-şey neydi? Ailesinden bu görevi alırken, hiçbiri böyle bir şeyden bahsetmemişti ona! Hemen... hemen gitmeliydi burdan. Uzaklara. Bulunamayacağı bir yere!

"O kadar uzağa gidemeyeceğini belirteyim, ama bulunamayacağın konusunda emin olabilirsin." Siyah deri zırhlı adam bir gölge gibi önünde bitiverdi şövalyenin ve boynunu kırması bir kaç saniyesini aldı. Eğildi, şövalyenin üzerindeki giysinin armasını inceledi. Sakin adımlarla fırtınanın içinde kayboldu.

Dörtnala yol alan şövalyenin ise içinde bir sıkıntı vardı. Bazen insanlar bir şeylerin olacağını bilir ya,  ama inanmak istemez? İçten içe evine ulaşamayacağını biliyordu şövalye ve bu yüzden önünde beliren cüppeli kadını gördüğünde hiç şaşırmadı buna. Atı durdurdu, kadın sakince yaklaştı.

"Henüz değil," dedi. "Daha açığa çıkmaması daha iyi." Yavaşça şövalyenin miğferini çıkardı, kadının altın saçları omuzlarına döküldü. "Hm, senin gibi güzel bir kadını böylesine berbat bir görev için seçtilerse, aileniz gerçekten çaresiz durumda olmalı." Altın saçlı kadın titriyordu ama kısa süre sonra titremesi geçecekti. Cüppeli kadın tek bir parmağı ile kadının alnına dokundu, kadın olduğu yere yığıldı. Elindeki parşömeni aldı cüppeli kadın, bir kaç satır bir şey daha ekledi, atın eğerindeki çantaya yerleştirdi ve bir şaplak indirdi. At acıyla koşmaya başlayıp uzaklaştı.

"Bu bize yeterli süreyi kazandırır ve istediğimiz kaosu ortaya çıkarır." diye mırıldandı kadın tatminkar bir ifadeyle.

Çok uzak topraklarda bunlar olurken Skiss'de gün doğuyordu.

Thursday, January 13, 2011

Skiss Efsanesi; 3 Kase

Çöl bedevilerinin kampların birinde, ihtiyar bir cadı yaşardı. Gün boyu kabilesinin kıyafetlerini yamar, hasta olanları muayene eder, geceleri de çocuklarla ilgilenir, az uyur, sabaha karşı da bitki toplamaya çıkardı. Kabilesindekiler çok severdi onu; özellikle çocuklar. Kadının bildiği efsaneleri tek tek baştan anlattırır, gece rüyalarında hepsini tekrar tekrar yaşarlardı. Kabiledeki herkes ona saygı gösterir, kadınlar ondan bir nebze bir şeyler daha öğrenebilmek için olabildiğince yanında kalırlardı.

Yine her zamanki gibi bir gecede, çocuklar etrafına toplanmışken büyük bir ateş yaktı kadın. Büyük bir heyecanla bu akşamki hikayeyi bekleyen çocuklar iştahla yemeklerini yerken kadın başını kaldırarak gökyüzüne baktı, yıldızların konumunu inceledi. Hafifçe suratı asıldıysa çocuklara döndüğünde bunu fark ettirmemek için gülümsedi.

"Bu gece size apayrı bir hikaye anlatacağım," dedi yumuşak sesiyle, konuşurken bir yandan kasnağına gerdiği kumaşı işliyor, yeni evlenecek çiftlerden birine hediye hazırlıyordu. "Çok eskiden, ben genç kızken, annemin bana anlattığı bir hikaye bu. Skiss'in hükümdarları hakkında bir efsane."

Çocuklar birbirlerine baktılar. Hepsi şu ya da bu şekilde Mihrace Kristal'i duymuşlar, heykel ve gravürlerini görmüşlerdi. İçlerinden bir tanesi atladı, "Ölümsüz olduğu söylentisi doğru mu?"

Yaşlı kadın güldü, "Kim bilir? Kimisi Kristal isimli kadının ölümsüz olduğunu söyler, kimisi ise her nesil kendisine benzeyen bir kız doğurduğunu, adını Kristal koyduğunu. Gerçeği ise kimse bilemez çünkü Mihrace hiçbir zaman bunun açığa çıkmasını istememiştir."

"Ama neden?" diye sordu kalabalığın arkasındaki ufak kız.

"Diğer ülkelerin efendileri muhtemelen ölümsüz olduğunu düşündükleri bir hükümdardan korkacaklardır, değil mi? Bu avantajı kim kaybetmek ister ki?"

Yoğun bir fısıltı başladı çocuklar arasında, kadın zar zor susturdu onları, "Hikaye istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Bir anda derin bir sessizlik oldu. "Derler ki çok çok uzun yıllar önce, benim büyük büyük büyük annemin büyük annesi daha emekleyen bir bebek iken, Skiss isimli çöl kenti, Çölün Mücevheri bir kral ve bir kraliçe tarafından yönetiliyormuş. Kral ve Kraliçe'nin bir türlü çocuğu olmuyor, bu muhteşem güzellikteki mcevher kente bir veliaht gelmiyormuş. Diğer ülkelerin efendileri bu durumdan hoşnut bir biçimde ordularını hazır tutarken saray büyücülerinden biri bir gün o sene çöl üzeride gezegen ve yıldızların kesişeceğini, Kraliçe'in de o gece çocuk sahibi olacağını açıklamış. Nitekim de öyle olmuş; gezegen ve yıldızların kesiştiği geceden dokuz ay on gün sonra Kraliçe, alev saçlı iki güzel kız çocuk vermiş Kral'a. Fakat vücudu o kadar güçsüz düşmüş ki, saray hekimi bir doğumu daha yasak etmiş Kraliçeye. 

"Erkek evlat veremeyecek olmanın üzüntüsü Kraliçeyi üzse de Kral bir çıkar yol bulmuş; kızlarını öyle bir eğitecek, eğittirecekmiş ki en güçlü krallara taş çıkaracaklarmış. İki kız da büyüdükçe türlü türlü eğitimler almışlar; bir kralın bilmesi gereken siyaset, politika, coğrafya, savaş taktikleri ve dövüş stilleri gibi şeyleri öğrenirken bir yandan da bir kraliçe gibi zarif olmayı, müzik, resim, nakış gibi görsel şeyleri öğrenmişler. İkisi de birbirlerinden yetenkliymiş bu kızların.

"Dış ülkelerin efendileri Skiss'in veliaht prenseslerinin bu başarılarını korku dolu gözlerle izliyorlarmış. Ne yapacaklarını bilmez bir halde kafalarını yorarlarken çareyi veliaht prenseslerine suikast düzenlemekte bulmuşlar. Birbirinden güzel kumaşlar ve mücevherler ve birbirinden hoş kokulu tropik meyvelerle dolu bir sandık hazırlayıp içini zehirli yılanlarla doldurmuşlar. Prensesler heyecan içinde almışlar hediyelerini ve dikkatsizlikle açıvermişler hemen. Ağızlarını kocaman açan yılanlar hemen oların üzerine atlayıp ısırmış, dişlerindeki zehri vücutlarına boşaltmış."

Kalabalık çocuk grubundan bir şaşkınlık ve korku çığlığı koptu. Yaşlı kadın güldü. "Sakin olun sakin olun, daha hikaye bitmedi.

"Saray hekimleri hemen prensesleri muayene etmiş, hayvan bakıcıları ve avcılar yılanları incelemiş ancak bir türlü bulunamamış panzehir. Hiçkimse bilmiyormuş bu yılanların nereden geldiğini ya da zehirlerinin etkisinin nasıl olacağını. Kraliçe ağlamaktan yataklara düşmüş, Kral ise son çare olarak saray büyücülerine başvurmuş.

"Saray büyücüleri yıldız haritalarına bakmış, taşlar atmışlar yerlere, çay yapraklarını hatmetmişler, sayfalar dolusu kitap karıştırıp kristal kürelerine bakmışlar. En sonunda Krala kızlarının öleceğini söylemişler. Bu haberle yıkılan Krala en sonunda bir parşömen uzatmışlar. Demişler ki 'Belki içlerinden birini kurtarabilirsiniz, hametmeap. Ancak karşılığında Tanrılar ne ister, orası bizim bildiğimiz bir şey değil.'.

"Büyücülerin Krala verdikleri parşömen gizli bir büyüyü barındırıyormuş. Yılanların Ejderha Tanrısı'nı dünyaya çağırmak için kullanılırmış bu büyü ama Tanrılar öyle en ufak bir şeyde çağrılmaktan hoşlanmadıklarından çok sinirli olur, isteklerin karşılığını fazlasıyla alırlarmış. Kral 3 gün 3 gece düşünmüş taşınmış. Bakmış ki bu yolu denemezse herşeyini kaybedecek, denemeye karar vermiş.

"Hemen gerekli şeyleri hazırlatmış ki içi cız etmiş hazırlatırken zira çok fazla canlar yakacak, insanların kalbini kıracak, bazı insan ve hayvan kurbanlar gerektiriyormuş bu büyü. Ülkenin de geleceği tehlike altında olduğu için ister istemez yapmak zorunda kalmış ve 48 saatlik zor bir ritüelin ardından Ejderha Tanrı Kralın ritüeli yaptığı odada dumanların arasında belirmiş.

"Ejderha Tanrı kan kırmızı gözlerini dikmiş Krala ve burnundan soluyarak sormuş, 'Ey ölümlü! Niye rahatsız ettin beni!'. Kral uzun uzun nasıl bir velihata sahip olamadıklarını, biricik kızlarının doğumunu, nasıl oyuna gelip zehirlendiklerini anlatmış. Tanrının önünde diz çökmüş ve kızlarını kurtarması için yalvarmış.

"Ejderha Tanrı uzun uzun düşünmüş. 'Bana o yılanların kanını saf altın bir kadehte sunacaksın. Kendi kanını toprak bir kaseye koyacaksın. Kraliçe'nin doğurganlık kanını ise cam bir kasede sunacaksın. 40 hamilenin doğum suyunu 40 bakirenin ilk aşk gözyaşlarını istiyorum senden. Söyle camcılarına üç cam şişe üflesinler ama birbirinin aynısı olsun; en ufak bir hava kabarcığı bile farklı olmasın. Ülkenin sınırlarındaki her dağdan bir avuç toprak alıp üç kişinin içinde sırt sırta bağdaş kurabileceği bir tabak yaptır. En has ipekten bir şalın küllerini getir bana. Yumruk büyüklüğündeki bir yakuttan altın bir madalyon yaptır. Bunların hepsini yaptığında kızını iyileştireceğim.' demiş. Kral afallamış, 'Kızım?' diye sormuş Tanrıya. Tanrı sinsice gülmüş 'Kızlarından birini iyileştireceğim, öbürünü yanıma alacağım. Şimdi dediklerimi yap.'

"Kral gözyaşlarına boğulmuş ama ne yapsın, el mahkum emirler vermiş hizmetkarlarına tez zamanda istekler yerine getirilsin diye. Bir yandan kızlarının da Kraliçenin de durumu kötüleşiyormuş. Kral her gece dua ediyormuş Ejderha Tanrı'ya kızlarının ikisini de ona bağışlaması için ama nafile. Dedim ya, Tanrılar rahatsız edilmekten hoşlanmaz, yardımlarının karşılığını fazlasıyla alırlar diye, Kral da bunun farkındaymış.

"Kısa zamanda Ejderha Tanrı'nın istekleri hazırlanmış, sunağa konmuş. Kral Ejderha Tanrı'ya seslenmiş. Ateşin içinden fırlamış Ejderha Tanrı. 'Aferim, isteklerimi harfiyen yerine getirmişsin,' demiş tatmin olmuş bir sesle. 'Karını ve kızlarını oturt bu toprak tabağa, kanları ve suları tüm kaselerde karıştırıp özlerini almasını sağla. Şalın küllerini boca et üstüne. Her şey hazır olduğunda Altın, Cam ve Toprak kaselere böl nektarı. Her bir kaseyi büyüledim, sonra kaselerdeki nektarları üç ayrı şişeye akıt.'

"Kral bir bir yapmış Tanrı'nın isteklerini. En sonunda üç şişe iksir hazır olmuş. Ancak Kral hangi şişeye hangisini koyduğunu kestiremiyormuş. Ejderha Tanrı konuşmuş, 'Toprak olan iyileştirecek, Cam olan ölümsüzlük verecek. Altından içen ise sonsuza dek benim olacak.' Kral elleri titreye karısına ve kızlarına birer şişe vermiş tek tek içirmiş. Kraliçe gözlerini aralamış, yüzüne renk gelmiş ve gözleri parlamış. Özlemle kucaklaşmış Kralla Kraliçe ki o sırada korkunç bir çığlık yükselmiş kızlarının birinden; kızın vücudu kasılıyor, istemsizce kol ve bacaklarını yerden yere vuruyor, damarları simsiyah kesilip süt beyazı teninden görünüyormuş. Gözleri simsiyah kesmiş, ağzından köpükler saçarak debeleniyormuş. O sırada öbür kızın vücudu parlamış, gözlerinden ışıklar saçmış, saçları ve teni güzelleşmiş ama gözleri korku dolu bir biçimde kardeşine bakıyormuş.

"Ejderha Tanrı bir kahkaha atarak damarları simsiyah kesen kıza doğru pike yapmış, onu yuttuğu gibi ortadan kaybolmuş. Kral ve Kraliçe korku dolan kızlarını kucaklamışlar, bu korkunç olayı unutmaya çalışmışlar.

"Derler ki o gün kurtulan kız çocuğu Kristal Skiss'dir ve camdan kaseden içip ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Ve yine efsaneler fısıldar ki bir gün kardeşi ondan intikam almak için geri dönecek; çünkü babası onu değil Kristal'i seçmiştir."

Çocuklar derin bir sessizlikle kadına bakıyorlardı. "Bu kadar mı?" diye sordu içlerinden birisi.

Yaşlı kadın başını salladı, "Evet, bu kadar anlatır efsaneler. Kraliçe iyileştiği halde Ejderha Tanrı onun doğurganlığını yoketmiş, böylece başka bir veliaht gelememiş Kristal'in ardından. Ve Skiss bu günlere kadar gelebilmiş Ölümsüz Mihracesi sayesinde. Haydi, şimdi herkes yatağa."

Çocuklar hikayeyi tartışarak çadırlarına yollanırken yaşlı kadın toprağı dinliyordu. Anlattığı şeyin ne kadar gerçek olduğu tartışılırdı. İç çekerek nakışına devam etti.