Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, December 31, 2010

2011 ' e Selam.

Herkese İyi Yıllar!


Daha fazla yaratıcılık, hikaye, çizim ve ilham dolu günlere. İsteklerimize ulaşabilmek için koşaradım basamaklarımızı tırmanabilecek gücü içimizde bulabileceğimiz süper bir yıla.


=)


Gönül isterdi uzun uzadıya yazaydım bir şeyler. Ama 2010-2011 yazımı bilenler bilir, bilmeyenlerin bilmesine gerek yok. Yolculuğuma hazırlanmam gerek, vakit az.2011'de daha fazla yazı ve hikaye yazma umuduyla.

Wednesday, December 22, 2010

the Wild Hunt - Yule

Omnia - Intro & the Wyld Hunt






When all the world has gone to sleep
The hunters to the forest creep
From out 'the wild wood comes the call:
"The hunt is life ... the hunt is all ..."

An ancient forest beckons me
To run skyclad amongst the trees
My lusty spear, it cannot wait
The gentle deer to penetrate

Cernunnos, Lord of Beasts, he grunts:
"Come join us for the Wylde Hunt! ..."






Bu aralar Yule'ye girmiş durumdayız. Kutlamak için, ufak bir şeyler...

Wednesday, December 15, 2010

301

300. Kaydımın özel olmasını istemiştim. Güya planlayıp resimlerle donatıp, güzellikler serpecektim üzerine.

Halbuki o spontane olmayı seçti. Biraz jazz, biraz vanilya, biraz özlem.

Bir kış gecesinde güzel bir hikaye oluşturdular 300. kayıt için.



Tuesday, December 14, 2010

Bir kış günü, bir fincan Vanilyalı Kahve.

Bilgisayarının başına otururken, yeni hazırladığı kahvesini özenle yerleştirdi masasına. Biraz resim yapardı bu gece belki, belki biraz sohbet ederdi bir süredir konuşmadığı arkadaşlarıyla. Radyoyu açtı; en sevdiği dostu yayındaydı. Kavga ederlerdi hep, bazen birbirlerinin arkasından en olmadık şeyler sayarlardı. Ama ikisi de bilirdi bunların gelip geçici olduğunu, kırgınlıkları uzun sürmezdi. Hep böyle olmuştu tanıştıklarından beri; dostlukları sadece aralar vererek hep sürmüştü. Şu ya da bu şekilde hep yolları kesişmişti.

Kahvesi, ufak, üzüm kabartmalı bir fincandaydı. Koyu kahve ile karışık vanilya kokusu yayılıyordu odaya fincandan. Dostunun önerisi ile, kahvesine bir kaşık vanilya eklemişti bu gecelik. Vanilyayı severlerdi; bir zamanlar balkonda oturup, vanilyalı çay içmişlerdi deniz manzarasına karşı, önceki, belki de sonraki yaşamlarından hikayeler paylaşarak.

Sevdiğinden uzaktaydı o gece genç kadın. Sevdiği adam uzaktaydı, soğuk bir şehirde. Karlar örtmüştü o şehri, soğuk bir pelerindi adeta kar, şehri güzelleştiren. Sevmezdi orayı ama sevdiği herkes oradaydı. Yollarda olmalıydı o şimdi, eve dönüyor olmalıydı yorgun bir günün ardından.

Kahve sevdiği adamı anımsatırdı bazen genç kadına. Teninin rengini anımsatırdı kahvenin rengi, gözleri, kaşları, elleri. Sıcacıktı kahve, tıpkı onun göğsü gibi. Kokusunu severdi, kahve kokusu gibi. Bazen mest olurdu gözlerini kapayıp, dakikalarca dururdu öyle. İsmi de iki heceliydi kahve gibi. Kah-ve. Ne çok ortak yönleri vardı sevdiği adamla kahvenin. Tıpkı sevdiği adam gibi kalp atışlarını hızlandırırdı kahve de. Bazen nefessiz bırakırdı. Bağımlılık da yapabilirdi belki, yokluğunu hissettirirdi. Zevk alırdı onunla vakit geçirmekten. Onunla yalnız olmayı severdi soğuk günlerinde.

Radyodan yükselen jazz eşliğinde gülümsedi genç kadın aklından bu düşünceler geçerken. Fincanı iki avucunun arasına alıp kokuyu içine çekti. Yavaşça bir yudum aldı ve gülümsedi.

Güzeldi. Her şey çok güzeldi.

Monday, December 13, 2010

Karga Rahibelerin Kehaneti [Skiss, Bölüm2]

Beyaz cüppeli kadınlar büyük avluda toplanmışlardı. Gün yeni ışıyordu ve kızıl gün ışığı, ayak basılmamış karı kan rengine boyuyordu. Kar yağıyordu ama bütün gece şiddetli tipinin sesini duymuşlardı. Soğuktu, esmiyordu. Beyaz cüppeli kadınlar, titremiyorlardı bile, oysa ki ayakları çıplaktı. Hepsinin yüzlerinde kendilerinin yaptığı, inisiyasyon seremonilerinden biri olan siyah, lacivert maskeleri vardı. Maskelerin hepsi kendinlerinden bir öz içeriyor, değerli taşlar, kuş tüyleri, gümüş ve altın sicimler parlıyordu. Kimi kadınların gözleri tıpkı maskelerdeki mücevherler gibi parlıyordu maskelerin ardında, bakanları bir hançer gibi delip geçiyordu, kimi rahibelerin gözleri milliydi. Eski bir adetti bu kadınların kendilerine bir yemin etmeleri; kimi sessizliği seçerdi, kimi gözlerini feda ederdi durugörü için, kimisi ise bir uzvunu. Bir yere varmak için, bir şeyler feda ederdi bu kadınlar, korkmazlardı bunu yaparken, çekinmezlerdi.

Maskeli kadınlar sessizce, çember şeklinde dizilmiş beklerlerken, en sonunda büyük beya binadan bir başka kadın çıktı. Omzunda normalden büyük bir karga taşıyor, yüzüne üzerindeki karga tüyleri arasında tavuskuşu tüylerinin göze battığı bir maske takıyordu. Elindeki asaya asılı ufak çanlar, her bir adımında çıngırdıyordu. Grubun ortasına gelnce durdu, omzundaki karga uçarak yakınlardaki bir çam ağacının alt dallarından birine kondu. Kadın sessizce, diğer sessiz kadınları süzdü. 

Başrahibe diğer kadınlar gibi hiç konuşmadan, sadece elleri ile yönetti rahibeleri. Önce kocaman bir ateş yakıldı, kara topraktan bir çember çizildi, içine bir kare ve en dışına bir üçgen. Çemberin üzerine dizildi kadınlar. Hepsi, gırtlaklarından çıkardıkları garip bir mırıltıyla tempo tutmaya başladılar. Bir sağa, bir sola sallanıyorlar, gözlerini bir bir kapıyorlar, her geçen saniye gırtlaklarından çıkarttıkları sesi biraz daha arttırıyorlardı.

Kadınların tuttuğu ritim ile başrahibenin asasındaki çanlar aynı frekansta titreşmeye başladığı an, Başrahbe yavaşça yere çöktü. Ellerini gözlerinin üzerine yasladı. Sesler iyice artmıştı, her şey dönüyordu etrafında. Doğruldu, cüppesini üzerinde tutan kuşağını çözdü. Bembeyaz karlar içinde kayboldu beyaz kürk cüppesi. Kollarını iki yana açarak olduğu yerde sallanmaya, dans etmeye başladı kadın. Belki de ilk defa doğru düzgün bir ses çıkıyordu kadınların birinden, bir inleme, bir çığlık, bir ağıtın unutulmuş ezgisi... Başrahibe sallanıyor, kadınlar hırlıyor, tüm kış ormanı bu eski ritüele eşlik ediyordu.

En sonunda başrhibe kaskatı kesilmiş bir biçimde dizleri üzerine düştü. Gözleri kafatasının arkasına bakıyor, sadece gözlerinin akı görünüyordu. Başını yukarı kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Çıplak vücudu o soğuğa rağmen sıcak ve terliydi, titremiyordu. El ve ayak bileklerindeki ince altın bilezikler şıngırdamalarını kesmişti. Rahibeler tekrar sessizleşmiş, herkes başrahibeye kitlenmişti.

"İntikam için gelecek," Başrahibenin sesi uzaktan geliyordu sanki. Kullanılmayan ses telleri her bir kelimede zorlanıyor, canını yakıyordu. "İntikam ateşi tüm Skiss'i yakacak. Kristalin Şarkısı yankılanacak tüm Skiss'de. Ama kurtarabilecek mi onu oradan, o bir muamma. Sınırlar yok oldu, Anne'nin kardeşi bizi almaya hazır. Efendimiz Ölüm, artık hepimize daha yakın."

Başrahibe acıyla öne kapaklandı ve titremeye başladı. Rahibeler ona doğru atılıp beyaz kürk cüppesini giydirdiler. Kadınlardan biri başrahibenin söylediklerini yazarken bir kısmı ritüel alanını topladı. Sessiz kararlar alındı Başrahibe odasına götürülürken.

Karga Rahibelere ihtiyaç vardı artık tüm Skiss'de. Şehirler uyarılmalıydı. Tek bir rahibenin varlığı bile yetecekti bir bölgeyi uyarmaya.

Çünkü Karga Rahibeler asla dışarı çıkmazlardı kış ormanında. Çıktıklarında da çok büyük bir felaketi yanlarında getirirlerdi. Ölüm'ün Karısıydı onlar, gölgeleri cehennemdi.

Kamusal Alan ve Kadınlar [Elif Şafak'ın Firarperest'inden Alıntı]

Alıntıya başlamadan önce bu yazıyı blogumda yayınlamak için gerekli izni aldığımı belirtmek isterim. Elif Şafak'ın resmi Web Sitesi'nden ilgili e-maillere ulaştım ve Uğur Bey Elif Hanım ile konuşarak bana olumlu cevap verdi. İlgileri ve nazik sözleri için teşekkür ediyorum.

Elif Şafak'ın Firarperest isimli kitabından alıntıdır, kitabı okumadıysanız ciddi bir şekilde tavsiye edilmektedir!

***

Dünyanın bir ucunda sessiz sedasız, ama sistematik bir şekilde kadınlar ölüyor; hem de daha doğmadan. Ne eşit şans veriliyor onlara, ne de içinde huzurla yaşayabilecekleri bir dünya. Ne sayıları biliniyor, ne hikayeleri anlatılıyor. Haklarında büyük çapta bir kampanya yürütülmüyor mesela; zaman zaman yazılar çıksa da, insanlık henüz bu konuda yeterince duyarlılık ve ortak bir vicdan geliştirebilmiş durumda değil. Sırf erkek olmadıkları için yaşama şansları ellerinden alınan kadınlar... Yüzlerce, binlerce... Hindistan'da, Çin'de... ve aslında kim bilir kaç ülkede.

Hamile kadınların taşıdıkları bebeğin cinsiyetini oldukça erkenden saptayabiliyoruz artık. İnsanlık o kadar ilerledi. Teknolojik olarak tabii ki. Maddeten ve tıbben gelişiyoruz da, manen neredeyiz tartışılır. iPhone'lar, iPad'ler ve yepyeni bir sanal gerçeklik oluşturacak, akıllara ziyan bilgisayar oyunları icat edebilecek yerdeyiz artık, ama yüreklerimiz ne kadar zenginleşti ve derinleşti, işte o apayrı bir mesele. İnsanlık bir yandan muazzam ilerlemeler kaydederken, bir yandan da kendi bindiği dalı kesmeye devam ediyor. Şimdilerde, bebeklerin cinsiyetlerini önceden görmeye yarayan sistem, tamamen kız bebeklerin aleyhine kullanılıyor. İlla da erkek çocuk sahibi olma saplatısı o kadar yaygın ve öylesine vahim ki, aileler kız çocuklarını kürtajla hamileliğin erken safhalarında aldırıp, sırf erkek çocuklarını dünyaya getirmeyi seçiyor. Böylece sofrada besleyecek boğaz azalıyor. Böylece sadece oğlan çocuklar dünyaya getiriliyor.

Şu an dünya üzerinde öyle bölgeler var ki, gelecek nesillerde kız ve erkek çocukların oranında radikal bir dönüşüm yaşamaları bekleniyor. Sırf bu yüzden Hindistan'da nüfus ciddi ölçüde etkilenebilir. Bilim adamları ve bilim kadınları, erkek ve kadın oranlarında önümüzdeki elli yıl içinde büyük bir orantısızlık olmasından endişe ediyor. Kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit görmeyen, bir tutmayan, gelen her bebeği aynı nazarla sevmeyen toplumlarda kadınların oranı hızla azalacak bu yüzyılda.

Peki ne olacak o zaman? Bir an için gözünüzü kapayıp tasavvur edin. Sokaklarda hep erkeklerin yürüdüğü, binalarında hep erkeklerin çalıştığı, otobüslerinde ve vapurlarında sadece erkeklerin olduğu ve toplam erkek nüfusun toplam kadın nüfusa oranla en az iki, belki de üç dört misli fazla olduğu bir toplumda her şey daha da zor olmayacak mı? Bugün Hindistan'da, Çin'de kız çocuklarına karşı uygulanan ayrımcılık, sadece bu ülkelerde değil, tüm dünyada vahim sonuçlara yol açabilecek bir boyutta.

Uluslararası bir konferans için Oxford Üniversitesi'ne geldim. Konferans boyunca buradaki öğrencilerin hayatını gözlemlemeden edemedim. Ve burada en çok dikkatimi çeken şeylerden biri kampustaki huzurlu, sakin ve neşeli ortam oldu. İkinci gün etrafa daha dikkatli bakmaya başladım. Başka üniversite şehirlerinde gündelik hayatın bu kadar uyumlu aktığına rastlamamıştım. Merak bu ya, kampusun en kalabalık kavşağında yol kenarına oturdum ve uzun bir süre yerimden kalkmadan gelip geçenlerin beden dillerine, yüz ifadelerine baktım, insanları inceledim. Aklımı kurcaladı. Bir kağıt kalem çıkarıp, kadınlar ve erkekler diye iki kutu yaptım. Gelen geçen kadın ve erkekleri tek tek saydım. 82 erkek, 125 kadın geçti önümden.

Burası dünya üzerinde, sokaklarında kadınların erkeklerden sayıca daha fazla olduğu nadir yerlerden biri. Her tarafta kadınlar var. İşyerlerinde, üniversitede, sokaklarda, lokantalarda... Otobüsleri onlar kullanıyor. Mağazaları onlar işletiyor. Üniversite öğrencilerinin belki de yarısından çoğu kadın. Keza hocaların da öyle.

Ve inanır mısınız, kadınların oranının bu kadar fazla olması (ve kadınların kamusal alanda böyle rahat ve özgür dolaşabilmesi) bir şehrin sosyal dokusunda öylesine büyük bir fark yaratıyor ki. Havadaki enerji bile değişiyor, yumuşuyor. Sokaklarında kadınların rahatsız edilmeden yürüyebildikleri yerlerde daha fazla huzur var, bireye ve bireyselliğe daha fazla saygı ve özen var, daha fazla demokrasi var.

Önümüzdeki yüz sene içinde dünya her iki eğilimi de dolu dizgin sürdüreceğe benziyor. Bir yanda kız çocuklarına yaşama şansı vermeyen,  sadece erkek çocuk isteyen ayrımcı, kapalı ve kaskatı bir yaşlı zihniyet duruyor; bir yanda, herkese eşit bireyler olarak bakan pırıl, yepyeni bir kuşak geliyor...

Peki sizce biz bu tablonun neresindeyiz?

Elif Şafak
Firarperest

Saturday, December 11, 2010

Ve Cataclysm...






VE BUGÜN TÜM DÜŞ DİYARLARINDA BAYRAM İLAN EDİLDİ!

Çok sevgili Oniks masklı melek Gabe, yeni eline geçen Collector's Edition'ımın açılışını yaptı! Seri numarasını vermekte diretti biraz, kendi oynayacaktı ama ilk 3 oyunu alması gerektiğini görünce vazgeçti =p Yılbaşında pençelerime geçirebileceğim o güzel kutuyu! Kocaman ve ağırcana bir şeymiş :\ Ehi. Çok mutlu oldum ama çok çok mutlu!

Teşekkür ederim canım benim <3 Çok teşekkür ederim! ^^