Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Monday, November 22, 2010

Düş: Tılsım, Yokoluş ve Varoluş.


Kraliçe ve Çağlayan ile yaptığı rahatsız edici konuşma Tılsım'ın aklını kurcalıyordu.

"Düş'ü söylemeyi unuttun."
"Düş mü? Bizim hiç bir zaman Düş diye bir müttefikimiz olmadı."

Kime sorduysa bilmiyordu. Sanki bir gece içerisinde herkesin hafızasından silinmişti Düş. Veya Düş dediği, sadece gördüğü bir rüyaydı onun da? Ama hayır... Olamazdı. Çok iyi hatırlıyordu herşeyi. Kraliçe Kelebek'i, diğer liderleri... Bir şeyler olmuş olmalıydı. Bir şeyler olmuş ve kimsenin bundan haberi bile olmamış olmalıydı. 

Düşünceli bir biçimde büyük, işlemeli, deri koltuğuna oturan Tılsım'ın başı, çok geçmeden sağ omzuna doğru düştü. Gözleri kapalıydı. Derin bir uykudaydı.

Sislerin arasından geçti rüyasında. Karanlığın içinden bir ışık onu çağırdı. Denizin üzerinden uçarcasına geçti ışığa doğru. Çok geçmeden sisler aralandı. Bir çift yeşil göz ona bakıyordu bir anda, ışığın kaynağıydı bunlar.

"Gel." diye fısıldadı sadece, gözlerin sahibi, ve Tılsım sıçrayarak uyandı. Yerinden kalkıp pelerinine sarındı, dışarı çıktı. Ne de olsa hiçkimse ona bir şey diyemezdi.

Bir zamanlar Düş'ün tüm görkemiyle görülebildiği tepeye çıktı. Uzaklara baktı. Gece denizin üzerine çöken kalın sisin o tarafta inceldiğini görebiliyordu.


Ayağını boşluğa attı, sis ayakları altında katılaşarak bir yol oluşturdu onun için. Her adım attığında önündeki yol biraz daha oluşuyor, adımını kaldırdığında sis tekrar havaya karışıp, geri dönmesini engelliyordu. Bu, siyah cadıyı engelleyebilecek bir numara değildi belki ama çağırıldığının bir göstergesiydi. Hızlı adımlarla ilerledi ve gön doğumuna yakın bir zamanda ayağını Düş topraklarına bastı.

Boştu. Hayat ve Neşe dolu, Huzur ve Mutluluk dolu, Kin, Nefret, Kan ve İntikam kokan bu şehir şimdi bomboştu. Tek bir canlı bile kalmamıştı ve işin garip kısmı, tek bir ceset de yoktu. Bir zamanlar orada birilerinin yaşadığını belli eden tek şey, birbirinden görkemli binalardı.

Cadının ayakları onu Düş Bahçesi'ne götürdü.Bir zamanlar pek çok kişi için Cennet olan Düş Bahçesi, artık kuru ve soluk ve ölü bitkilerle doluydu. Görkemli Ağaç susmuştu. Dallarını yere doğru bükmüş, üzerinde tek bir yaprak dahi kalmamıştı. Yüzünde bir değişiklik olmasa da içinde bir yerlerde hafif bir üzüntü duydu cadı bu görüntü karşısında. Keyfi çıkarılabilecek, çıkarılması gerken bir güzellikti çünkü Düş Bahçesininki.

"Geldiğine sevindim."

Cadı gözlerini çevirmeden konuştu. "Merak ediyorum."

Kızıl saçlı kadın Tılsım'a yaklaştı gülümseyerek. Etrafı sisle kaplı gibi bir görünümü vardı. Ona dikkatli bakan Tılsım onun Kelebek olup olmadığından emin olamadı.

"Anne, bizi terk etti." dedi kızıl saçlı kadın, bir elini artık kuru olan Ağaç'a koyarak. Sevgiyle Ağaç'ın artık ölü olan gövdesini okşadı. "Anlaşılan taa köklerde, en derinlerde, bir şeyler yüzünden buranın kuruması gerekiyordu."

"Nasıl yani?" Tılsım kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu, kaşlarını çatarak.

"Ağaç'ın sadece ufak bir sürgün olduğunu biliyorsun, siyah cadı. Bu ülkeninse sadece bir meyve. Bir metafordan fazlası bu. Meyveler büyür, tohumlarını verir ve kururlar yeni ürünler filizlensin diye. Anlaşılan Anne, bizden yeteri kadar ürün aldı."

"Ne yani, yok mu oldunuz şimdi? Neden bir tek ben hatırlıyorum burayı?"

"Belki de benimle olan bağın yüzünden, belki de yeteneğinden. Bir gece içinde tarih sayfalarından silindi belki tarihimiz ama kim bilir, belki de Anne'nin planları arasında, tekrar bizi komşu yapmak vardır?" Kadın gülümsedi, etrafındaki sis dağılmaya başlamıştı. Saçlarından sarkan ve omuzlarından düşerek yere değen kırmızı şalı çıkardı. "Bununla beraber ben de gidiyorum artık buradan. En azından bir kişinin bizi hala hatırlaması çok güzel. Belki Leviathan'ın masallarında yaşarız, belki bir daha kimse adımızı anmaz. Bir amaç için doğduk ve yerine getirdiğimiz amaç uğruna yok oluyoruz. Bu şal ise, Tılsım, sana verebileceğim son hediye."

Kızıl saçlı kadının yavaşça havada çözünen sisli elleri, şalı Tılsım'ın eline bıraktı ve çok geçmeden kadın göz önünden kayboldu.

"Kendine iyi bak, dostum."


Tılsım şala baktı bir süre. Sis çözünmeye başlamıştı gün ışırken. Garip bir şekilde, artık varolmayan Düş ülkesinde kuşlar cıvıldıyordu.

---

Düş'deki sürgün kururken, diğer sürgünler de bir bir kuruyor, yapraklarını döküyordu. Boşluğun ortasından yükselen ağaç ölüyor, havada asılı kalmış olan kadın acıyla gözlerini açıyordu. 

"Uyuduğum yeter." Dedi Anne. "Artık Düş'ler görmeyeceğim. Ama kurduğum şeyler Hayaller olacak. Ve kimi yerde Gerçekler."

Boşlukta, yatar pozisyondan doğrudu Anne, kurumuş olan Ağaç karnından düştü yavaşça. Oturur bir pozisyona geçti, gözlerini tek bir noktaya dikti ve gülümsedi. 

Tıpkı bir çifçinin bire bin alması gibiydi belki de. Yeni bir değil bir çok filiz yükseliyordu artık gövdesinden yukarıya doğru.




No comments: