Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, October 14, 2010

Hayvan Hakları Tecavüzü [Leviathan'dan alıntıdır]

Yazının orjinali için yazıya tıklamanız yeterli. Aslı'nın Leviathan blogundaki yazıdır, sadece paylaşmak istedim.
***

Ufuk Günaydın isimli bir genç tarafından başı ezilerek öldürülen kediyi duymayan kalmamıştır. Videoyu ilk izlediğimde dayanamayıp ağlamama ve engel olamadığım bir beddua mırıldanmama neden olmuştur o zavallı kedinin ölümü.

İnternet üzerinde bu olayı eleştirenler birkaç gruba ayrıldı. Bazıları bu caninin içinde zerre merhamet olmadığını ve yarın bir gün rahatça insan öldürebileceğini söyleyip, onun kediye yaptığının aynısını "kısasa kısas" ona yapmanın kendilerine vereceği zevkten bahsettiler. Bazıları ise insancıl yaklaştılar, şiddetin şiddetle çözümlenemeyeceğini savundular. Bir grup ise "Alt tarafı bir kedi, küçücük çocukların tecavüze uğrayıp öldürüldüğü bir memlekette küçücük bir kedi için bu kadar gürültü yapmaya değer mi?" derken diğer bir grup "Hayvana hak tanınmayan bir ülkede insan hakkından söz edemeyiz" deyip anayasanın hayvan haklarını koruyacak şekilde değişmesi için imza toplamaya başladılar.
İki gündür, olaya dair yapılan bir yorumla her karşılaştığımda içim titriyor. İsterse önüne geleni tırmalayan, kudurmuş, yabani bir kedi olsun fark etmez. O, insanların dünyasında hayatta kalmaktan başka bir arzusu olmayan masum bir canlıydı. Üzerinde deneyler yapılan; sevişilecek kimse bulunmayınca ırzına geçilen; keyif için öldürülen; para için nesli tüketilen; çanta yapmak için derisi, kürk yapmak için kürkü yüzülen; uğur getirsin diye dişleri, "afrodizyakmış" dedikodusu yüzünden boynuzları sökülen; mahallede gürültü yapıyor diye önüne belediye tarafından et atılıp zehirlenen; otobanda üzerinden 100 km hızla geçilen ve son arzusu en azından cesedinin toprağa kavuşmasından başka bir şey olmayan tüm hayvanlar gibi, bu dünyayı paylaştığımız bir canlıydı. Kimileri "Sevimli bir hayvan olduğu için mi bu tepki?" diye sorguluyor ancak öldürülen bir sıçan da olabilirdi, "aman ne pis" diye üzerine basarak ezdiğimiz bir böcek de... Ne olursa olsun, her canlının bir yaşam hakkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu.

Niyet önemlidir. Bana "vejeteryan ol o zaman" demeyin. Çünkü balıkları, tavukları, inekleri yemek için öldürüyoruz; sadist olduğumuz için değil. Vücudumuzun proteine ihtiyacı var. Üstelik Ayşe Arman'ın yazısında okuduğum üzere en acısız şekilde öldürülüyor bu hayvanlar. Bize zararı olan bir hayvanı kendimizi koruma içgüdüsüyle öldürüyoruz (mesela sivrisinekler) (gerçi ben eve giren sinekleri öldürmemeyi seçerim, genellikle pencereden kovalarım). Kuduz olmuş bir köpeği bir insana saldırdığı için uyutuyoruz mesela.

Ancak bir hayvana acı çektirerek, can çekiştirerek öldürmek... İşte bu noktada cız ediyor yüreğim. "The Cove" belgeselinde bir koya sıkıştırılmış binlerce yunusun sırf Japon balıkçılarının ceplerine daha az para girmesine sebep oldukları için feci şekilde katledilmesini, "Hayvan ne kadar canlıysa o kadar lezzetlidir" mantığı yüzünden deniz canlılarının diri diri kızgın yağa atılıp daha ölmeden masaya getirilmesini, "kürkleri para kazandırıyor" diye fok balıklarının başlarının balyozla ezilmesini, bilinçsiz avlanma sebebiyle birçok canlının neslinin tehlikeye girmesini, fillerin dişleri yüzünden öldürülmesini ve sırf aynı mahalleyi paylaşıyor diye bir kedinin kafatasının ezilerek öldürülmesini anlayamıyorum, anlamak istemiyorum.
Bir yandan da o hayvan beslediği halde hayvansever olmayan caninin gözünden bakıyorum olaya, onunla empati kurmak istemediğim halde. Kameralara yakalanmasaydı, bir sonraki gün keyifle gidecekti derse, hayatı bir gecede değişmemiş olacaktı. Hatta zengin olsaydı, bir insanın başını kesip cesedini çöpe attığı halde medya sayesinde olayın üstünü kapatmış ve paçasını kurtarmış olacaktı belki de birkaç ay sonra. Bir köyde yaşıyor olsaydı, belki de ilk deneyimini bir eşek ile yaşıyor olacaktı ve hiçbirimiz bilemeyecektik bunu. Japonya'da doğmuş olsaydı, bir yunusun alnına zıpkın saplıyor olacak ya da o neşeli memeliyi bir su parkına satarak para kazanacaktı ve kimse o yunusun hakkını aramayacaktı. O kedi ölmüş olacaktı, o eşek becerilmiş olacaktı, o yunus zoraki bir gülümsemeyle ölünceye dek parka gelenleri eğlendirmeye çalışacaktı ve Ufuk diye bir caniyi hiçbirimiz tanımayacaktık.
"Alt tarafı bir kedi" deyip işlenen diğer suçlara da aynı tepkiyi vermemizi isteyenler de haklı bu açıdan. İki küçük kız vardı, yüzlerce erkeğin tecavüzüne uğradığı halde herkesin birlik beraberlik içinde bu utancın üstünü örttüğü bir şehirde yaşıyorlardı. Bir başkası vardı, onun rızası vardı ama. Bir koca karısını bilmemkaç yerinden bıçaklamıştı namusu uğruna. Madenciler vardı, ölmek kaderleriydi. İnternet vardı, özgürlük yoktu. Birilerinin işine gelmeyen bir işler yapanlar vardı, bertaraf oluyorlardı; birilerinin işine gelen bir işler yapanlara da Allah "Yürü ya kulum" diyordu. Birileri başkalarıyla aynı fikirde olmadığı için sokak ortasında rahatça öldürülüyordu.

Bunlarda hiç sesimiz çıkmıyordu. Oysa Kpss'de hileye başvuranlara karşı nasıl da ayaklanmıştık, Farmville kapatıldığında oraklarımızı alıp nasıl da savunmuştuk çiftliğimizi. Ya mümkünse, ya gerçekten hep beraber bağırdığımızda çığlığımız birilerinin kulak zarlarını patlatabilecek güçteyse? Ya insanlık ölmediyse, bir kedinin ölümüne bile bu kadar üzüldüğüne göre insanlar, ya hala umut varsa? Belki de hep bir video gerekiyordur ezileni görebilmek için. Öyle ya, gözümüzün görmediğine gönlümüz katlanıyordur.

Aslında hayvanlardan farkımız olmadığını bir görebilsek...

No comments: