Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, October 28, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 3] - İntikam

Şarkılar için sözlerin üzerine tıklayın =)




Ne diyordum? Ace... Ace Hall. Hayatımın aşkı, öğretmenim, bana yaşama amacımı veren adam. Beni ölüme terk eden, beş para etmez piç herif. O ufak kilisede, o minicik rahibe günler boyu bana bakarken aklımdan bir kere bile çıkmadı suratı. O korku dolu bakışları, beni itişi. Sırtı. Evet son hatırladığım şey, beni ölüme terk etmekte tereddüt etmeden sırtını dönüp gidişi. Hm. Belki kumral saçları olur diye düşünmüştüm. Neyse. Sürekli tavana baktım manasızca ve bedenimi iyileşmeye zorladım. Sanırım biraz bu azmimle, biraz da kanımdaki sülfürün etkisiyle çabucak iyileştim; normal bir insandan daha çabuk en azından.

Beni hiçbir şey şaşırtamaz sanıyordum ama biliyor musun, o ufak tefek şirin rahibe beni uğurlarken elime minik kadife bir kese tutuşturdu. "Bunu iyi kullan," diye fısıldadı. Keseyi hafifçe elimde çevirdiğimde içindeki minik boncukları hissedebiliyordum. Ace'in tesbihiydi bu. Şaşkın gözlerle kadına baktığımda onun yüzünde sadece huzurlu bir gülümseme vardı. "Sağ salim git çocuğum, Tanrı sana yol göstersin." Son sözleri bu oldu bana ve o ağır çelik kapıyı arkamdan kaparken Lucifuge'un sadece biz avcılardan oluşmadığını anladım. Keseyi araladım ve avucuma döktüm ahşap boncukları. Üzerindeki Ace'in kokusunu alabiliyordu burnum. İntikam kıvılcımı kısa sürede büyük bir aleve döndü. Bir plan yapmalıydım. . .

Bizim kanımızdaki sülfür, şu garip iblisimsi kısım, bize iblisler üzerinde bir derece kontrol sahibi olabilme gücü kazandırıyor. Böyle, garip garip ritüellerimiz var. Hatta bazı vücut parçalarımız bile iblissel olabiliyor. Benimkini göremezsin ama ben sana göstermeden ancak belki gecenin sonunda sana bir kıyak geçerim hm? Bunu söylememin sebebi ise şu; Üzerinde Ace'in kokusunun olduğu boncuklar, doğru iblisi çağırdığım ve yönlendirdiğim müddetçe bana onun yerini gösterecekti.

Biraz şundan biraz bundan. Biraz damardaki kandan. Çok geçmeden yaptığım denemeler sonuç verdi ve benim minik yaratığım bana Ace'in yerini gösterdi. Bir bardaydı. Yanında ise dolgun dudaklı, dolgun kalçalı, iri silikon göğüslü, sarışın bir kadın vardı. Görünüşe göre benden sonra zevkleri değişmiş, beni unutmakta hiç gecikmemişti. Bütün gece uzaktan onları izledim. Vakit geç olup evlerine döndüklerinde onları takip eden gölgeleriydim. Artık Ace'in nerede olduğnu, ne yaptığını biliyordum. Bir an merak ettim; yokluğumu hissetmiş miydi acaba? Arkamdan üzuülmüş müydü? Beni aramış mıydı hiç? Sorular sorular... Ve tek bir cevap bile yoktu elimde. Benden her şeyimi almıştı bu gerizekalı herif ama geride çok korkunç bir şey bırakmıştı, hiç tahmin etmediği bir şey.

Avcı olmanın en güzel yanlarından biri de gerekli eğitiminin olması. Özellikle en iyilerden biri olabilmek için kendini çok geliştirmiş olman gerek. Bu yüzden benim için biraz Ghoul kanı bulmak hiç de zor olmadı, çünkü ben işini iyi yapan bir avcıydım. Geriye bir tek o aşırı kıvrımlı sürtüğe bunu içirmek, gece evlerini basıp ikisini de katletmek kalıyordu. Kılıfım hazırdı, ihbarım hazırdı ve geriye kalan tek şey, Ace ile geçireceğim son akşamdı.

Planım tıkır tıkır işledi. Yeni bir içki olduğunu düşünen sarışın ona uzattığım bardağı dikti. Sarhoş oldular, evlerine gittiler. Uzaktan, sarışının kapıyı kilitlediğini duydum ancak Ace'in beni kendinden koruyabilmesi için basit bir ahşap kapıdan fazlasına ihtiyacı vardı. Zaman geçti, kapıyı omuzlayıp girdim içeri. Yarı çıplak Ace'in üzerinde tepinen kaltak ani bir refleksle çarşafı üzerine çekip yana atıldı ve bir çığlık koyuverdi. Susturuculu silahımın o kısık sesi kadının çığlığını yarıda kesti. Ace ise yatakta kaskatı kesilmiş bir biçimde yatmaya devam ediyordu. Suratında hayalet görmüşçesine korkak bir ifade vardı. Bu tabir bir garip çünkü biz gerçekten bazen hayalet görüyoruz ve bu bizi korkutmuyor.

Karşı koymaya çalışması nafileydi. Ben ondan daha hızlı, daha çevik ve kuvvetliydim. Ölümden dönmüştüm! Ama o alkol ve sigara ve hastalıklı bir fahişeyle seksten tamamen paslanmıştı. Görüntüsü midemi bulandırıyordu. Kavgamız basitti ve onun içinde biraz da olsun kalan savaşçıyı onurlandırıyordu. Bıçaklar çekilmiş, yakın dövüş başlamıştı. Fakat şöyle bir şey vardı ki, Ace bana bir çizik bile atamadan ben ortalığı kan gölüne çevirmiştim. Yorgunluk ve acı içinde yere attı kendini. Ayağımla dürtükleyip yüzünü bana çevirdim.

"İyi bak." dedim. "Ölürken hatırladığın son şeyin sırtım olmasını istiyorum." Benden af diliyor, yalvarıyordu. Ne kadar zavallı ve ne kadar iticiydi biliyor musun? "Midemi bulandırıyorsun." Arkamı döndüm, silahımdan çıkan son kurşunla daha fazla oksijen ziyan etmesine engel oldum ve bizimkilerin gelmesini beklemeye koyuldum.

Hikayeme inanmış görünüyorlardı; Ace bize ihanet etmiş, ghoul bir kadınla takılıyor ve para için bizi avlıyordu (güya). Ancak bana inanışlarının yalan olduğnu aylar sonra Milan Leydisi ile karşılaştığımda anlayacaktım. Bana tek bir gülümseyişi, tüm yaşadıklarımın aslında beni olabileceğim en iyi avcı olabilmem için düzenlenmiş bir senaryo olduğunu anlatacaktı bana. Kanlı ve zor bir oyundu ama kazanmıştım işte. O geceden sonra sol kolumdaki dövmeyi yaptırdım. Simsiyah bir kol, ben i içten içe yakan. O geceyi asla unutmamak için. Ace'i unutmamak için. Bana yaptıklarını daima hatırlamak için. Ve işte, bu da onun tesbihi. Bana kim olduğumu anımsatıyor her gördüğümde.

Ah, şuna bak, saat kaç olmuş. Neredeyse gün doğacak. Yazdığım sahte veda notları için sağladığın imzalar için teşekkür ederim. Bir de, bu konuşmayı yapmama izin verdiğin için. Gerçekten rahatlatıcı ve iç açıcıydı. Şimdi seni son gün doğumunla baş başabırakıyorum tatlım. Güneş doğduğunda kimse tozunu bile bulamayacak nasıl olsa...

Hoşçakal!


Tuesday, October 26, 2010

Omg.

Hay allahım örümcek ağları bağlamış burası. Bu ne yahu. Temizleyip paklamak gerek.

Hum hum hum . *Eksik olan şeyleri bir kenara not eder falan*

Thursday, October 14, 2010

Hayvan Hakları Tecavüzü [Leviathan'dan alıntıdır]

Yazının orjinali için yazıya tıklamanız yeterli. Aslı'nın Leviathan blogundaki yazıdır, sadece paylaşmak istedim.
***

Ufuk Günaydın isimli bir genç tarafından başı ezilerek öldürülen kediyi duymayan kalmamıştır. Videoyu ilk izlediğimde dayanamayıp ağlamama ve engel olamadığım bir beddua mırıldanmama neden olmuştur o zavallı kedinin ölümü.

İnternet üzerinde bu olayı eleştirenler birkaç gruba ayrıldı. Bazıları bu caninin içinde zerre merhamet olmadığını ve yarın bir gün rahatça insan öldürebileceğini söyleyip, onun kediye yaptığının aynısını "kısasa kısas" ona yapmanın kendilerine vereceği zevkten bahsettiler. Bazıları ise insancıl yaklaştılar, şiddetin şiddetle çözümlenemeyeceğini savundular. Bir grup ise "Alt tarafı bir kedi, küçücük çocukların tecavüze uğrayıp öldürüldüğü bir memlekette küçücük bir kedi için bu kadar gürültü yapmaya değer mi?" derken diğer bir grup "Hayvana hak tanınmayan bir ülkede insan hakkından söz edemeyiz" deyip anayasanın hayvan haklarını koruyacak şekilde değişmesi için imza toplamaya başladılar.
İki gündür, olaya dair yapılan bir yorumla her karşılaştığımda içim titriyor. İsterse önüne geleni tırmalayan, kudurmuş, yabani bir kedi olsun fark etmez. O, insanların dünyasında hayatta kalmaktan başka bir arzusu olmayan masum bir canlıydı. Üzerinde deneyler yapılan; sevişilecek kimse bulunmayınca ırzına geçilen; keyif için öldürülen; para için nesli tüketilen; çanta yapmak için derisi, kürk yapmak için kürkü yüzülen; uğur getirsin diye dişleri, "afrodizyakmış" dedikodusu yüzünden boynuzları sökülen; mahallede gürültü yapıyor diye önüne belediye tarafından et atılıp zehirlenen; otobanda üzerinden 100 km hızla geçilen ve son arzusu en azından cesedinin toprağa kavuşmasından başka bir şey olmayan tüm hayvanlar gibi, bu dünyayı paylaştığımız bir canlıydı. Kimileri "Sevimli bir hayvan olduğu için mi bu tepki?" diye sorguluyor ancak öldürülen bir sıçan da olabilirdi, "aman ne pis" diye üzerine basarak ezdiğimiz bir böcek de... Ne olursa olsun, her canlının bir yaşam hakkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu.

Niyet önemlidir. Bana "vejeteryan ol o zaman" demeyin. Çünkü balıkları, tavukları, inekleri yemek için öldürüyoruz; sadist olduğumuz için değil. Vücudumuzun proteine ihtiyacı var. Üstelik Ayşe Arman'ın yazısında okuduğum üzere en acısız şekilde öldürülüyor bu hayvanlar. Bize zararı olan bir hayvanı kendimizi koruma içgüdüsüyle öldürüyoruz (mesela sivrisinekler) (gerçi ben eve giren sinekleri öldürmemeyi seçerim, genellikle pencereden kovalarım). Kuduz olmuş bir köpeği bir insana saldırdığı için uyutuyoruz mesela.

Ancak bir hayvana acı çektirerek, can çekiştirerek öldürmek... İşte bu noktada cız ediyor yüreğim. "The Cove" belgeselinde bir koya sıkıştırılmış binlerce yunusun sırf Japon balıkçılarının ceplerine daha az para girmesine sebep oldukları için feci şekilde katledilmesini, "Hayvan ne kadar canlıysa o kadar lezzetlidir" mantığı yüzünden deniz canlılarının diri diri kızgın yağa atılıp daha ölmeden masaya getirilmesini, "kürkleri para kazandırıyor" diye fok balıklarının başlarının balyozla ezilmesini, bilinçsiz avlanma sebebiyle birçok canlının neslinin tehlikeye girmesini, fillerin dişleri yüzünden öldürülmesini ve sırf aynı mahalleyi paylaşıyor diye bir kedinin kafatasının ezilerek öldürülmesini anlayamıyorum, anlamak istemiyorum.
Bir yandan da o hayvan beslediği halde hayvansever olmayan caninin gözünden bakıyorum olaya, onunla empati kurmak istemediğim halde. Kameralara yakalanmasaydı, bir sonraki gün keyifle gidecekti derse, hayatı bir gecede değişmemiş olacaktı. Hatta zengin olsaydı, bir insanın başını kesip cesedini çöpe attığı halde medya sayesinde olayın üstünü kapatmış ve paçasını kurtarmış olacaktı belki de birkaç ay sonra. Bir köyde yaşıyor olsaydı, belki de ilk deneyimini bir eşek ile yaşıyor olacaktı ve hiçbirimiz bilemeyecektik bunu. Japonya'da doğmuş olsaydı, bir yunusun alnına zıpkın saplıyor olacak ya da o neşeli memeliyi bir su parkına satarak para kazanacaktı ve kimse o yunusun hakkını aramayacaktı. O kedi ölmüş olacaktı, o eşek becerilmiş olacaktı, o yunus zoraki bir gülümsemeyle ölünceye dek parka gelenleri eğlendirmeye çalışacaktı ve Ufuk diye bir caniyi hiçbirimiz tanımayacaktık.
"Alt tarafı bir kedi" deyip işlenen diğer suçlara da aynı tepkiyi vermemizi isteyenler de haklı bu açıdan. İki küçük kız vardı, yüzlerce erkeğin tecavüzüne uğradığı halde herkesin birlik beraberlik içinde bu utancın üstünü örttüğü bir şehirde yaşıyorlardı. Bir başkası vardı, onun rızası vardı ama. Bir koca karısını bilmemkaç yerinden bıçaklamıştı namusu uğruna. Madenciler vardı, ölmek kaderleriydi. İnternet vardı, özgürlük yoktu. Birilerinin işine gelmeyen bir işler yapanlar vardı, bertaraf oluyorlardı; birilerinin işine gelen bir işler yapanlara da Allah "Yürü ya kulum" diyordu. Birileri başkalarıyla aynı fikirde olmadığı için sokak ortasında rahatça öldürülüyordu.

Bunlarda hiç sesimiz çıkmıyordu. Oysa Kpss'de hileye başvuranlara karşı nasıl da ayaklanmıştık, Farmville kapatıldığında oraklarımızı alıp nasıl da savunmuştuk çiftliğimizi. Ya mümkünse, ya gerçekten hep beraber bağırdığımızda çığlığımız birilerinin kulak zarlarını patlatabilecek güçteyse? Ya insanlık ölmediyse, bir kedinin ölümüne bile bu kadar üzüldüğüne göre insanlar, ya hala umut varsa? Belki de hep bir video gerekiyordur ezileni görebilmek için. Öyle ya, gözümüzün görmediğine gönlümüz katlanıyordur.

Aslında hayvanlardan farkımız olmadığını bir görebilsek...

Tuesday, October 05, 2010

Sadece Vazgeçmeyi Bildim


...Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim,
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim,sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim.
Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yinede affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu;
Ben aldanmadım..!
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için.
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar..

- CAN YÜCEL

Rose-chan en sonunda bunu da yaptı ve bloguna şiir de koydu evet. =)
[Kelebek ve Camy için]