Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Sunday, September 12, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 1] - İnisiyasyon


Bu senin şanslı gecen, çünkü gerçekten kötü bir dönem geçiriyorum. Biliyor musun, normalde kafama takmadığım şeyleri kafama takıp dert ediniyorum, konuşma ihtiyacı hissediyorum. Anlıyor musun? Ben normalde böyle şeyleri önemseyen biri değilim ama kahretsin ki hayatım klişe bir korku filmi gibi! Bu gece bunu sana anlatmakta da oldukça kararlıyım. Bunu bir şans kabul et, istersen işkence.

Hah, evet, güzel sandalye. El yapımı ve antika. Güzel bir zevkin varmış... Konuşmaya zorlama, şu an konuşamayacağını biliyorum, bir dilin olmadan konuşmanı bekleyemem senden zaten değil mi? Her neyse.

Bu arada, tanışmayı unuttuk biz. Hani, ben seni tanıyorum da, sen beni tanımıyorsun. Adım Nadine. Nadine Luminitsa Miller. Ailenin küçük çocuğu, en değerlisi falan feşmekan. Umutmuşum ben meğerse. Bana hep öyle dediler. Gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum. Nereden başlasam... Onun hakkında bir fikrim de yok.

Bir ablam var mesela, adı Nadia. Yıllar önce o on sekizinde evi terk ettiğinden beri görüşemedik. Gazetede kimsesiz bir kadın cesedinin fotoğrafını gördüm, Nadia olduğuna eminim. Ama içimde bir şeyler onun ölmediğini söylüyor. Bizim ailenin genleri bir garip. Garip ve güçlü. Benim kanımda sülfürlü bir şeyler var mesela. Babamın annesinin annesinin annesinin annesi, bir Romanya çingenesi, şeytanların biriyle fingirdeşivermiş. Nesil atlaya atlaya bana gelmiş bu gen. Ortaya çıkışı daha eğlenceli bir hikaye.

Ailemin tamamen tarih profesörlerinden oluştuğunu söylemiş miydim? Bizim aile mesleğimiz gibi bir şey. Babam da öyleydi, annem de, Nadia da öyle olmayı planlıyordu. Başardı da. Öğrenciliğim sırasında yazdığı bir kaç tez geçti elimden, pek de güzel hazırlanmışlardı. Yaptığı her şeyde iyiydi o genelde biliyor musun? Ortadan yokolduğunda üzülmüştüm ama babam öldüğü zamanki kadar değil.

Nasıl öldüğünü mü merak ediyorsun? Çok ama çok şüpheli bir yangında, ben 13-14 yaşlarındayken, daha ergenliğimin baharında. Cayır cayır. Eski Mısır üzerine yaptığı bir araştırmanın kayıtlarıyla beraber yandı bitti kül oldu. Elektrik kontağı ya da gaz kaçağı... Ne bahane uydurdular emin değilim ama, içten içe bir sorun olduğunu biliyordum. Bir şekil kokusunu alıyordum işte.

Zaman geçti. Biraz daha büyüdüm. Yıllar geçtikçe gözümün kenarıyla gördüğüm karaltılar, aynada bir görünüp bir kaybolan hayaller arttı. Hatta bir ara öyle ki, kendi gölgem şekilden şekile girdi ben odamda otururken. Bu böyle olmayacaktı. Underground büyücü kültleriyle irtibat gerekliydi. Korunmak gerekliydi. Bilmek gerekliydi. Ama bazı şeyleri bilmezken daha rahatsındır. Bilmediğin için inanmazsın. İnanmadığın için sana zarar veremezler. Günümüz insanlarına ne kadar özeniyorum bazen! O kadar hiç bir şeyden habersizler ki! O kadar rahat uyuyorlar ki yataklarında, yataklarının altındaki canavarlardan habersiz!

Kültlerle iletişimden sonra işin o kısmı hallolmuştu ama bu bana etrafta, sadece tuzdan bir çemberle korumanın yetmeyeceği şeyler olduğunu da göstermişti. Ufak bir silah, poligonda geçen günler, derslerin arasında kick-box kulübünde geçirilen saatler... Kendini savunma kurları, Japon arkadaşlarla katana düelloları... Evet, normal kızlardan değildim, beni deli de sanabilirlerdi. O ara yüzüme bakılcak gibi de değildi aslında. Geceleri uyumadığım, uyuyamadığım için mor halkalarım, kocaman göz altı torbalarım vardı. Saçlarım taralı olurdu ama kesimi düzensizdi. Kuaförleri hiç sevemedim. Çok okumaktan, eğri büğrü eski harfleri çözmeye uğraşmaktan bozulan gözlerimi ancak kalın camlı gözlüklerim koruyabiliyordu. Neyse ki vücudum güzeldi; yaptığım onca spor bir işe yarıyordu.

Bir gece, 23. doğum günümde, bir elimde üzerine tek bir mum dikilmiş mini browni, öbür elimde gümüş zincirim ve avcı bıçağım otururken oldu her şey. Gölgelerin arasından sisler kalktı birden, şekillendi. Korumalarımı nasıl geçtiği hakkında bir fikrim yok ama yapmıştı işte! Gözlerimi ovuşturdum ama o hala oradaydı. Kocaman, gölgeden bir köpek.

"Sen 7. jenerasyondansın." diyip gitti. Ancak benim bu yedinci jenerasyon zırzavatından haberim yoktu o ara.

Demiştim ya sana, babamın büyük annesinin büyük annesinin annesinin annesinin annesi şeytanlarla fingirdemiş... Anlaşılan bizim ailenin şanslıı, belki de lanetlisi bendim. Tabi her okuduğum kabuslarıma giriyor, beni gün geçtikçe daha da paranoyak bir hale getiriyordu. O gece beni takip eden adamların da tamamen paranoyamın ürünü olduğunu düşünüyordum ki, ara sokağa çekilip bayıltıldım. Uçağa bindirildiğimi anımsıyorum. Uzun bir uçuş, korku dolu. Nereye götürüldüğümü bilmeden. Ne kadar vakit geçtiğini bilmeden. Anımsamak istemediğim dakikalar, o yüzden hızlıca ileri sarıyoruz.

Milan! Tabi, oranın Milan olduğunu çok sonra öğrendim ama olsun. Kafamdaki çuval çıktığında hangar gibi bir yerde, tamamen bağlı bir biçimde oturuyordum. Oturduğum sandalye, genişçe bir leğenin ortasındaydı ve leğen, bileklerime kadar su doluydu. Suyun normal bir su olmadığını, ara sıra gözüme çarpan ve suda kıpraşan karaltılardan anlayabiliyordum. Karşımda, takım elbiseli bir adam oturuyordu.

"Şu an nerede olduğunu biliyor musun," diye sordu bana ve ben başımı iki yana sallayarak cevap verdim. "Kim olduğunu biliyor musun," diye sordu bu sefer. "Nadine Luminitsa Miller," diye cevapladım. Başını iki yana salladı. "Yedinci jenerasyonun üyesisin ve sana iki seçenek sunacağım."

İki seçenek. Önce bana sana yedinci jenerasyon hakkında anlattıklarımı anlattı tabii. Anlaşılan o ki bu takım elbiseli arkadaş bir ... Hmm... Şirket? Grup? Kült? Öyle bir şeylere üyeydi ve benim gibileri arayıp bulmakla görevliydi. Can sıkıcıydı ama Ya onlardan biri olacaktım, ya da bana doğrulttuğu silahtaki kurşunlarla tanışacaktım. Canımın yanacağına emindim. Kafana bir silah dayadığımda ne hissediyorsun? Hm? Aynen böyle evet. Göz bebeklerin ne kadar büyük... Korkmuş olmalısın. Ben de aşağı yukarı öyle hissediyordum işte.

Ne diyebilirdim ki yaşamayı gerçekten çok isterken? Hiç bir şey bilmeden evet dedim. Bilmek, eğitilmek, bir işe yaramak. Benim için yeterli olacaktı. Artık onlardan biriydim. Lucifuge diyorlardı bize. Güzel isim ha? Seviyorum ben. Sırtımda kocaman bir dövme bile var.

Ah evet, silahı kafanda unutmuşum, ateş alacağından korkuyorsun değil mi. Sence o kadar sakar mı görünüyorum? Hala hayatta ve bu statüdeyken, beni bu kadar küçük görmene çok bozuldum. Titremeyi keser misin? Hikayemi bitimedim daha! Ama önce içecek bir şeylere ihtiyacım var...

2 comments:

Lorean said...

Güzel!

delusionmaker said...

Ooooşşş...