Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, September 22, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 2] - Çırak ve Ölüm


Şimdi bu kadar rahat olduğuma bakma, yaşamımın belli bir dönemine kadar görüp görebileceğin en panik insandım ben. Belki kendimi korumayı, poligonda ateş etmeyi ya d arkadaş arasında iken dövüşlerde karşıdakini yere düşürmeyi biliyordum ama bütün bunları "gerçekten" yapmak... O an geldiğinde beynin sanki pamuk oluyor biliyor musun? Böyle, sadece bembeyaz bir görüntü geliyor gözünün önüne, ne yapacağını bilmez durumda, sanki araba farına bakan tavşan gibi öylece duruyorsun. Bu halimi farkeden üstler de beni eğitsin diye birini taktılar yanıma; Ace Hall.

Ace'i sana nasıl anlatabilirim? 35'den az 45'den fazla demezdim onun için ama bana baktığında, gözlerinin ta derinlerinde yaşını hissedebiliyordum. En azından bir 100-150 olmalıydı. O zamanlarda bizim bu sülfürlü kanın yaşamı uzattığından habersizdim tabiki. Benden ne kadar büyük olabilirki diye düşünüyordum. Sonra, uzun boylu ve yapılıydı. Genelde kirli sakalla dolaşırdı, saçları ne çok uzun ne çok kısaydı ama daima karman çormandı. Üzerinde deri ceketi, bol kotu ve düz tişörtüyle çok salaş bir görüntüsü vardı. Aslında onu takım elbiseyle de gördüm; Tanrım, takım elbise erkek milletine gerçekten yakışıyor! O normalde dökülen adam, Milan Leydi'sinin huzuruna çıkacak diye, bir anda 180derece dönmüştü o gün. Eski günler... Ne diyordum? Ha, evet. Mesela ağzından düşürmediği purosu vardı. Sol bileğinde daima ahşap boncukları olan bir bileklik olurdu. Aslında tesbihimsi bir şeydi ama üzerinde boncuklardan başka bir şey yoktu. Ve tabii ki botlar. Kesinlikle. Bıçaklara karşı derin bir ilgisi vardı. Kabul etmese de lavantayı severdi. Pencerenin önünde yetiştirirdi.

Garip. Ne kadar gereksiz ayrıntıları anımsıyorum hakkında. Her gece silahlarını temizler, mermileri tek tek sayardı. Kapıları 2 kere kontrol ederdi. Uyurken konuşurdu. Uyandığında ilk yaptığı şey 30dakika egzersiz yapmak olurdu ve bunu hep çıplak yapardı. Kahvaltıda koyu, şekersiz kahve içerdi. Et yemeye doyamazdı asla... Falan filan. Öyle biriydi işte Ace, biraz ondan biraz bundan, bildiğin şeytan piçi bir avcı işte. Benim gibi.

İlk karşılaştığımızda saçlarımı karıştırıp gülmüştü bana, sonra elini omzuma atıp götürmüştü. İlk başta nasıl olduğunu anlamasam da o buluyordu beni hep. Beraber geçiriyordun günlerin çoğunu; bana bilmem gereken temel teorik bilgileri gündüzleri kütüphanede verdiği derslerle öğretiyor, geceleri bunların uygulamasını yapıyorduk. Ev ödevleri de veriyordu tabii ki. Mesela bir bara gittiğimizde ortamdakileri sayıyordum ya da o gece bir ritüel üzerine çalışıyordum, en olmadı tarih okuyordum.

Ace beni asla bırakmayacak, hep koruyup kollayacaktı. Emindim bundan. Artık ilk avımı yere serdiğimde, ellerim bulaşam kanla hala titrerken, bana sarılıp bunları söylemişti. Yağmurun altında terk edilmiş yavru köpekler gibiydim. Sığınmaya ihtiyacım vardı ve Ace bana tam olarak bunu sağlıyordu. Teslim oldum. Onundum. Sorumluluklarımı yerine getirdiğim saatlerin dışında onundum. Herşeyimle. Sonuçta, ikimizin de kanında benzer şeyler vardı, aynı şeyleri biliyor, olayları aynı şekilde görüyorduk. Benden daha çok bilmesi ve tecrübesi beni ona hayran bıkaıyordu. Bunun farkındaydı tabii ki.Ve bunun farkında olan her erkek gibi, bundan yararlanmaya meyilliydi de.

Zaman geçti. Beraberliğimizin kim bilir kaçıncı yılında, bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Artık Lucifuge'da statüm yükselmişti. O dönemler at kuyruğu saçlı, koca gözlüklü, nerd kız olmaya devam ediyordum. Daha iyi olmalıydım, en iyi olmalıydım! Ace benle gurur duymalıydı! Ancak en iyisi olursam beni takdir edecekti. Gözlerinde o ışıltıyı görecektim. Beni sevecekti. Onun gözünde bir numara olacaktım daima. Sadece ben olacaktım...

O gece eve saldıranın ne olduğunu bilmiyorum. Kaç kişi olduklarını, hatta "kişi" olup olmadıklarından bile emin değilim. Kan, benim kanımdı. Çığlıklar benim çığlığımdı. Ace yanımdaydı ama gözlerinndeki korkuyu okuyabiliyordum. Beni tuttu, o an odada her ne vardıysa üzerine fırlattı. Son gördüğüm pencereden aşağı atışı kendini ve sokakta uzaklaşan sırtı.

O an gerçekten kendimi bırakıp ölmek istedim biliyor musun? Yıllarımı beraber geçirdiğim adam, herşeyiyle idolüm ilan ettiğim adam, gözünün içine baktığım, sevdiğim adam... Kendini kurtarabilmek için beni ölüme terk etmişti! Bir an tereddüt bile etmemiş, savaşmamış, öylece çekip gitmişti... Aptal yerine konmuştum. Yaptığım her şey anlamsızdı. Kim bilir neler düşünmüştü beni öyle canla başla çalışırken gördüğünde. Kim bilir ne kadar gülmüştü! Evet, gerçekten çok aptaldım ben...

Çok sinirlendiğimde kontrolü kaybedebiliyorum biliyor musun? O zaman ister istemez etrafı ateşe verebiliyorum. Bir anda bir yangın çıkabiliyor. Herşeyi yakabiliyor. Bana saldıran şeyleri mesela ya da evimizi. Kitaplarımı, hayatımı, o güne kadar ediniğim herşeyi. Beni. Yanıp bitip kül olabiliyor her şey. Tıpkı babamın yandığı gece gibi. O sülfür kokusu hiç burnumdan gitmedi o geceden sonra. Kendi kanımın kokusundan iğrenmeye başlamıştım ki ayağa kalktım zor da olsa. Bilinçsizce yürüdüm.

Yaşayacaktım. O korkak piç herife inat yaşamalıydım. Karanlık...

Minicik bir ara sokaktaydı beni bulan rahibenin kilisesi. Benim Şeytan'ın piçi olduğumdan habersiz içeri almış, yaralarımı sarmış, tek bir soru bile sormamıştı üstelik. Kimbilir kaç gece bakmıştı bana, kimbilir kaç kere ölümden döndürmüştü. Uyumadan dualar okumuş, bu zavallı kızın canını bağışlaması için nasıl da yakarmıştı Tanrı'sına. Tanrı'sı da cevapsız bırakmamıştı onu.

Yaşadım. İyileşmem sürdü ama yaşadım. Her gün, iyileşmeye zorladım vücudumu en son hücreme kadar. Ne kadar kaldım orada bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yangınla beraber her şeyin geride kaldığıydı. Artık yaşamak için tek bir amacım vardı.

Ace. Onu bulacaktım.

Sunday, September 19, 2010

omg NUUUUUU!!! T.T

T.T Bilgisayarım teknik servise gitti. Dolayısıyla photoshop boyamalarım, işlerim, WoW gear arayışlarım ve bilimum bilgisayarla yapılan işlerim sekteye uğramış durumda. Ortalıkta görünmezsem o yüzdendir.

Bilgisayarım geri geldiğinde size gelecek olan şeyler;
- Nadine Part 2
- Gezdik Gezdik Bitiremedik için tatil hikayeleri
- Boyanacak ve gösterilecek bir düzine eskiz.

İyi bakın kendinize =)

Sunday, September 12, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 1] - İnisiyasyon


Bu senin şanslı gecen, çünkü gerçekten kötü bir dönem geçiriyorum. Biliyor musun, normalde kafama takmadığım şeyleri kafama takıp dert ediniyorum, konuşma ihtiyacı hissediyorum. Anlıyor musun? Ben normalde böyle şeyleri önemseyen biri değilim ama kahretsin ki hayatım klişe bir korku filmi gibi! Bu gece bunu sana anlatmakta da oldukça kararlıyım. Bunu bir şans kabul et, istersen işkence.

Hah, evet, güzel sandalye. El yapımı ve antika. Güzel bir zevkin varmış... Konuşmaya zorlama, şu an konuşamayacağını biliyorum, bir dilin olmadan konuşmanı bekleyemem senden zaten değil mi? Her neyse.

Bu arada, tanışmayı unuttuk biz. Hani, ben seni tanıyorum da, sen beni tanımıyorsun. Adım Nadine. Nadine Luminitsa Miller. Ailenin küçük çocuğu, en değerlisi falan feşmekan. Umutmuşum ben meğerse. Bana hep öyle dediler. Gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum. Nereden başlasam... Onun hakkında bir fikrim de yok.

Bir ablam var mesela, adı Nadia. Yıllar önce o on sekizinde evi terk ettiğinden beri görüşemedik. Gazetede kimsesiz bir kadın cesedinin fotoğrafını gördüm, Nadia olduğuna eminim. Ama içimde bir şeyler onun ölmediğini söylüyor. Bizim ailenin genleri bir garip. Garip ve güçlü. Benim kanımda sülfürlü bir şeyler var mesela. Babamın annesinin annesinin annesinin annesi, bir Romanya çingenesi, şeytanların biriyle fingirdeşivermiş. Nesil atlaya atlaya bana gelmiş bu gen. Ortaya çıkışı daha eğlenceli bir hikaye.

Ailemin tamamen tarih profesörlerinden oluştuğunu söylemiş miydim? Bizim aile mesleğimiz gibi bir şey. Babam da öyleydi, annem de, Nadia da öyle olmayı planlıyordu. Başardı da. Öğrenciliğim sırasında yazdığı bir kaç tez geçti elimden, pek de güzel hazırlanmışlardı. Yaptığı her şeyde iyiydi o genelde biliyor musun? Ortadan yokolduğunda üzülmüştüm ama babam öldüğü zamanki kadar değil.

Nasıl öldüğünü mü merak ediyorsun? Çok ama çok şüpheli bir yangında, ben 13-14 yaşlarındayken, daha ergenliğimin baharında. Cayır cayır. Eski Mısır üzerine yaptığı bir araştırmanın kayıtlarıyla beraber yandı bitti kül oldu. Elektrik kontağı ya da gaz kaçağı... Ne bahane uydurdular emin değilim ama, içten içe bir sorun olduğunu biliyordum. Bir şekil kokusunu alıyordum işte.

Zaman geçti. Biraz daha büyüdüm. Yıllar geçtikçe gözümün kenarıyla gördüğüm karaltılar, aynada bir görünüp bir kaybolan hayaller arttı. Hatta bir ara öyle ki, kendi gölgem şekilden şekile girdi ben odamda otururken. Bu böyle olmayacaktı. Underground büyücü kültleriyle irtibat gerekliydi. Korunmak gerekliydi. Bilmek gerekliydi. Ama bazı şeyleri bilmezken daha rahatsındır. Bilmediğin için inanmazsın. İnanmadığın için sana zarar veremezler. Günümüz insanlarına ne kadar özeniyorum bazen! O kadar hiç bir şeyden habersizler ki! O kadar rahat uyuyorlar ki yataklarında, yataklarının altındaki canavarlardan habersiz!

Kültlerle iletişimden sonra işin o kısmı hallolmuştu ama bu bana etrafta, sadece tuzdan bir çemberle korumanın yetmeyeceği şeyler olduğunu da göstermişti. Ufak bir silah, poligonda geçen günler, derslerin arasında kick-box kulübünde geçirilen saatler... Kendini savunma kurları, Japon arkadaşlarla katana düelloları... Evet, normal kızlardan değildim, beni deli de sanabilirlerdi. O ara yüzüme bakılcak gibi de değildi aslında. Geceleri uyumadığım, uyuyamadığım için mor halkalarım, kocaman göz altı torbalarım vardı. Saçlarım taralı olurdu ama kesimi düzensizdi. Kuaförleri hiç sevemedim. Çok okumaktan, eğri büğrü eski harfleri çözmeye uğraşmaktan bozulan gözlerimi ancak kalın camlı gözlüklerim koruyabiliyordu. Neyse ki vücudum güzeldi; yaptığım onca spor bir işe yarıyordu.

Bir gece, 23. doğum günümde, bir elimde üzerine tek bir mum dikilmiş mini browni, öbür elimde gümüş zincirim ve avcı bıçağım otururken oldu her şey. Gölgelerin arasından sisler kalktı birden, şekillendi. Korumalarımı nasıl geçtiği hakkında bir fikrim yok ama yapmıştı işte! Gözlerimi ovuşturdum ama o hala oradaydı. Kocaman, gölgeden bir köpek.

"Sen 7. jenerasyondansın." diyip gitti. Ancak benim bu yedinci jenerasyon zırzavatından haberim yoktu o ara.

Demiştim ya sana, babamın büyük annesinin büyük annesinin annesinin annesinin annesi şeytanlarla fingirdemiş... Anlaşılan bizim ailenin şanslıı, belki de lanetlisi bendim. Tabi her okuduğum kabuslarıma giriyor, beni gün geçtikçe daha da paranoyak bir hale getiriyordu. O gece beni takip eden adamların da tamamen paranoyamın ürünü olduğunu düşünüyordum ki, ara sokağa çekilip bayıltıldım. Uçağa bindirildiğimi anımsıyorum. Uzun bir uçuş, korku dolu. Nereye götürüldüğümü bilmeden. Ne kadar vakit geçtiğini bilmeden. Anımsamak istemediğim dakikalar, o yüzden hızlıca ileri sarıyoruz.

Milan! Tabi, oranın Milan olduğunu çok sonra öğrendim ama olsun. Kafamdaki çuval çıktığında hangar gibi bir yerde, tamamen bağlı bir biçimde oturuyordum. Oturduğum sandalye, genişçe bir leğenin ortasındaydı ve leğen, bileklerime kadar su doluydu. Suyun normal bir su olmadığını, ara sıra gözüme çarpan ve suda kıpraşan karaltılardan anlayabiliyordum. Karşımda, takım elbiseli bir adam oturuyordu.

"Şu an nerede olduğunu biliyor musun," diye sordu bana ve ben başımı iki yana sallayarak cevap verdim. "Kim olduğunu biliyor musun," diye sordu bu sefer. "Nadine Luminitsa Miller," diye cevapladım. Başını iki yana salladı. "Yedinci jenerasyonun üyesisin ve sana iki seçenek sunacağım."

İki seçenek. Önce bana sana yedinci jenerasyon hakkında anlattıklarımı anlattı tabii. Anlaşılan o ki bu takım elbiseli arkadaş bir ... Hmm... Şirket? Grup? Kült? Öyle bir şeylere üyeydi ve benim gibileri arayıp bulmakla görevliydi. Can sıkıcıydı ama Ya onlardan biri olacaktım, ya da bana doğrulttuğu silahtaki kurşunlarla tanışacaktım. Canımın yanacağına emindim. Kafana bir silah dayadığımda ne hissediyorsun? Hm? Aynen böyle evet. Göz bebeklerin ne kadar büyük... Korkmuş olmalısın. Ben de aşağı yukarı öyle hissediyordum işte.

Ne diyebilirdim ki yaşamayı gerçekten çok isterken? Hiç bir şey bilmeden evet dedim. Bilmek, eğitilmek, bir işe yaramak. Benim için yeterli olacaktı. Artık onlardan biriydim. Lucifuge diyorlardı bize. Güzel isim ha? Seviyorum ben. Sırtımda kocaman bir dövme bile var.

Ah evet, silahı kafanda unutmuşum, ateş alacağından korkuyorsun değil mi. Sence o kadar sakar mı görünüyorum? Hala hayatta ve bu statüdeyken, beni bu kadar küçük görmene çok bozuldum. Titremeyi keser misin? Hikayemi bitimedim daha! Ama önce içecek bir şeylere ihtiyacım var...

Monday, September 06, 2010

Easdfg.

Donanımdan anlayan bir hatun olmayı ve google'ı çok çok seviyorum.

Gayet basit olan bilgisayar problemimin kolay olduğunu nette yaptığım ufak bir araştırma sonucu öğrendim.

BIOS boot etmem gerekiyormuş, ya da öyle bir şeyler. Yaptım, düzeldi. Bir daha beni korkutma canavarcığım <3

Sabbaha kadder SC2!

<3<3<3<3<3<3<3<3<3

Bir kötü haber.

Antalya'ya, eve döndüm. Okulum başlayacak, yoğun bir çizim yılı olacak benim için. Buraya hikaye ve çizim bloguma bol bol çizim, bir de gezi bloguna bu yazki gezilerime dair şeyler ekleyecektim. Fakat görünen o ki, bilgisayarım ayvayı yemiş ben yokken, açılmıyor. Sanırım bir donanım sorunu var. Tamire gidecek.

O tamirdeyken, benim net bağlantım az olacak çünkü salondaki bilgisayarı kullanacağım.

Haber vereyim dedim =)

Sevgiler.

Not: SCII Collector's edition'a saldırdım eve gelir gelmez. Kuruyorum bir yandan. :3 Artbook çok güzel! ^^

Thursday, September 02, 2010

Buralar yapım aşamasında... Geçmişteki yazıların renk kodlarını sileceğim, düzenleyeceğim, sonra layout u bitireceğim. Sade bir şey olacak ve koyu renk olmayacak (sıkıldım). Ayrıca tüm bunları yaparken Düş-Arşiv'i de düzenleyeceğim ki insanlar rahat rahat okusun.

Onun dışında Ankara ziyaretim sırasında bol bol masaüstü oynadığımız için mutluyum. Hala süren bir mage oyunumuz var :3 (old wod). Mirja diye bi CoE mage'i. Pek hoş oldu ehehe. Bir de Nayto'nun bir gün elbet oynatacağı Hunter karakterim var isim bulamadığım. Luciferuge'dan, 7th generation. Çok tatlı ama. Familiar çağıracak böyle *.*

Oyun zarları beni sevmiyormuş meğersem. Bol bol botch attım durdum :(

Okul kaydımı yaptım. Sadece Çarşamba günleri tüm gün ders var. Kalan tüm vakit boş. Bol bol çizim, Bol bol spor, bol bol iş. Hadi hayırlısı.

Bir de uykum geldi çokça üf.

Kızıl saçlı kadın aynaya bakarak saçlarını topladı. Kıyafetlerini düzeltti, sivri topuklu ayakkabılarını ayağına geçirdi ve kapıyı ardından kapayarak çok yüksek olmayan merdivenlerden inmeye başladı. Her bir adımı apartman boşluğunda yankılanırken, eli elindeki minik çantaya daldı, bir metal tabaka çıkararak içindeki sarma sigaralardan birini dudaklarının arasına sıkıştırdı. Yürürken sakince bir kaç nefes çekti, gökyüzüne baktı; yağmur yağacak gibi duruyordu. Gülümsedi. Sonbahar gelmişti.

İlerdeki kitapçıya doğru adımını attı. Bir an ne olduğunu anlayamadı; ellerini gözlerinin önünden geçirdiğinde ayakları kaldırım taşlarından çok uçsuz bucaksız çöl kumlarına basıyordu.

"Özlemedin mi?"

Kızıl saçlı kadın ifadesizce etrafını çevreleyen biçimsiz gölgelere baktı.

"Bizi özledin, değil mi?"

Gölgeler kadının etrafına dolanıp sıkıca sardılar onu sevgi ve özlemle. Kadın bakışlarını kumlardan ayırmadan ileri doğru bir adım attı. Sivri topukları kumda batıyor, attığı her adımı zorlaştırıyordu.

"Gitme, bizi bırakma."

Kadın inatla bir adım daha attı.

"Lütfen..."

İttirilen bir kapı ve kapının çarptığı çıngırak sesi. Camy kitapçıya girmişti. "Herkese günaydın!" dedi neşeyle. Rüzgar çöl kumlarını kaldırıyordu zihninin gerisinde. Camın önündeki toz bezini aldı ve her gün yaptığı gibi vitrindeki kitapları silmeye başladı.

"Yağmur yağacak gibi bugün. Değil mi?"