Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, June 23, 2010

İstanbul Chronicles; Nadia; Bölüm 1 [1970-1994]

1970 yılında İngiltere'de doğdum. Babamların aile ziyaretinde, beklenmedik bir şekilde erken doğmuştum. Seyahat edebilecek kadar büyüğümde İstanbul'daki evimize döndük ve ben adımı aldım; "Nadia Luminitsa Miller" The Moonchild.

Ben, tarih profesörü bir çiftin tek çocuğuydum. Annem Nastasha Luministsa, Bulgar göçmeni bir aileden geliyordu ve özellikle uzak doğu kökenli uygarlıklar üzerinde araştırmalar yapıp makaleler hazırlıyordu. Tam bir kontrol manyağı olan bu kadın, elinde sürekli bir ses kayıt cihazı, sürekli okuduğu şeyleri yorumlayan, ev işi yaparken bile işini düşünen biriydi. Yıllar boyu benim tüm planlarımı o hazırladı; saat 9'da kalkılacak, kahvaltı yapılacak, 10'da yüzme dersi, 12'de öğle yemeği, saat 2 de müzik ve 4'de dans, sonra kalan vakitte ders çalışılacak, kitap okunacak, gece erkenden uyunacak... Onun bu huyundan hep nefret ettim.

Ama babam... Jonathan Miller Anadolu ve Batı uygarlıkları üzerinde uzmanlaşmış bir tarih profesörüydü. Hafif göbekli, benimle hep ilgilenen, boş vakitlerimizde bahçede gezerken daima tarihle alakalı ilginç şeyler anlatan, bana onun yaptığı mesleği sevdiren adamdı. Kalın, kemik çerçeveli bir yakın gözlüğü takardı daima, kitapları altını çizerek okur, şanslı kalemiyle notlar alırdı; onun başka bir kalem kullandığı çok seyrek görmüşümdür.

Kontrol altında ama mutlu bir çocukluğum oldu benim.

17 yaşımda, ben lise sondayken, 1987'de evimiz yandı. Ben ve annem zar zor kendimizi dışarı atmayı başardık ama babam bizim kadar şanslı değildi. Öldü. Araştırmalarıyla beraber, küllere karıştı çok sevdiğim o adam.

Onun ölümüyle beraber, annem benden iyice uzaklaştı. Olanlara rağmen bana hala "Dershanen şu günler şu saatte, haftada dört gün özel hoca ayarladım sana. Çok çalışıp iyi bir okul okuyacaksın!" diyordu. Ondan iğreniyordum, bu kontrol manyaklığı beni deli ediyordu. Dişimi sıktım. Reşit değildim ve onun parasına ihtiyacım vardı yaşamak için...

O sene amacımı gerçekleştirdim; İstanbul Üniversitesi, Tarih bölümüne girdim; babamın öğretim görevlisi olarak çalıştığı yere... Annem mırın kırın etti seçimime ama umursamadım. Okula yakın bir eve iki kızla taşındım, çok bir eşyam yoktu zaten. Okuldaki profesörler ise beni görmekten çok mutluydular; "Demek sen onun kızısın?" dediler bana ve hiçbir yardımı esirgemediler benden.

Bölüm başkanı beni kenara çekti okulun ikinci günü; bana babam öldüğünde onun yerine geçtiğini, özel eşyalarını almak için annemin okula gelmediğini, el mahkum eşyaları toparlayıp depoya kaldırdıklarını söyledi. Seve seve babamın eşyalarını depodan aldım ve teşekkür ederek eve yollandım.

Eve döndüğümde eşyaları kurcalarken, babamın en son yaptığı araştırma notlarını keşfettim kutunun içinde. Eski Mısır ve Eski Mısır dinlerinin Anadolu'daki kollarına ilişkin bir araştırmaydı bu. Ancak, babamın Eski Mısır'la bir alakası yoktu ki? Bu da neydi böyle? Bazı sayfalar da eksikti... O gün kararımı verdim; babamın araştırmasını tamamlayacak, böylece belki de onun son isteğini yerine getirmiş olacaktım. Babamın bana son görüşmemizde hediye ettiği o şanslı kalemiyle , yeni bir defter açıp notlar almaya başladım.

Aradan yıllar geçti. 1994 yılında, elime bir tarih fanzini geçti cafelerin birinde oyalanırken. "Eski Mısır Dinleri'nin Anadolu Uygarlıklarındaki Etkisi Konferansı." şeklinde bir ilan vardı fanzinde... Hemen yerine ve saatine baktım. O gün geldiğinde, konferans salonuna yollandım... Ama aslında öyle bir yer yoktu? Kime sorsam "Ah, o yanan tiyatro..." diye cevap veriyordu ancak kim yanan bir tiyatroda konferans verirdi ki? Merakla tiyatronun etrafında gezindim. Çok geçmeden iki kişi tiyatroya ulaştı ve kapıyı açarak içeri girdiler. Merakla onları takip ettim. Bir adam, bir de kadındı bunlar ve en öndeki sıralara geçip oturmuşlardı. Bir an acayip tanıdık geldi bu sahne bana; rüyamda mı görmüştüm yoksa? Sessizce ilerleyip arkalarına oturdum. İkisi aynı anda bana dönüp baktılar sonra geri önlerine döndüler.

Adam 30lu yaşlarında, mavi bir gömlek giymiş, iki günlük sakallarıyla duran biriydi. Tahminimce bankacıydı ve beni pek şaşırtmıştı böyle birini burada görmek; ne işi vardı böyle bir adamın böyle bir konderansta? Ancak mekandaki kadın çok daha büyük bir şoktu; 50 yaşlarında, gayet sıradan bir ev hanımıydı.

Konferans saati geçtiğinde doğru yerde olup olmadığımı sordum, ne için orda olduğumu sordular. Konferansın adını söylediğimde yüzleri değişti, nereden duyduğumu sordular. Fanzini uzattım. Adam iç kapağı kurcaladıktan sonra tarihi gösterdi; fanzin 1992yılına aitti. Utandım ama adam güldü; "Şansına bugün de toplantımız var." dedi. evet, şanslıydım belliki.

Vakit geçti, konferans başlamadı ama gelen insanlar arttı. 16 yaşındaki ergenlerden 50 yaşında ev hanımlarına kadar pek çok insan vardı burada. Nasıl bir yerdeydim ben? Bu kadar insanın ne işi vardı bu konferansta? Ne alakaydı?

Çok geçmeden cüppeli bir figür belirdi. Koyu, çok koyu bir kırmızı cüppeydi bu ve yerlere kadar iniyor, tüm hatlarını kapıyordu bu kişinin. Ne ayakları ne de elleri görünüyordu. Yüzünde dümdüz, beyaz bir maske vardı. Cüppenin kolları ise koyu altın renginde işlemelerle kaplıydı. Beni gördüğünde hafifçe başıyla selamladı beni ve ben de gergince selamına karşılık verdim. Bir anda herkes ayaklandı, tiyatronun yanmış tarafına doğru ilerlediler cüppeli adamı takip ederek. Ben de el mahkum, onlarla beraber yürüdüm.

Muhtemelen yangının çıktığı yer olan mutfağa gittik. Kiler gibi bir yerdeki bir dolabı geri çekti cüppeli adam [omuz genişliği ve yürüyüşünden az çok anlayabiliyordum erkek olduğunu]. Mermer ve beton ile kaplı bir odaya girdik. Mumlar yanıyordu her yerde, odada 6 tane daha maskeli kişi vardı. Toplamda 7 cüppeli kişi ve 11 sıradan katılımcıydık. Herkes çember şeklinde yerlerine oturduğunda ortada kalmıştım. Cüppelilerden biri elini uzattı, elimi uzattım. Hafifçe tutarak beni ortaya çekti.

"Bu gün burada yeni bir katılımcımız var." dedi adam. Benim gergince etrafıma baktığımı farkettiğinde güldü. "Hayır seni kurban etmeyeceğiz, senin gibi bir kadından beklemem öyle bir şey."

Ters ters ve gene çekingence baktım ona. Bu sefer bir kadın konuşmaya başladı. Kadının sesinin değiştirilmiş olduğunu fark ettiğimde, en başından beri konuşan adamın da sesinin değişik olduğunu farkettim. İlginçti. Sessizce olanları izledim. Konuşan kadın bir mum koydu önüme ve bana baktı "Aleve bak"

Baktım.

1.
2.
3.
4.
5.

Ve herşey karardı. Yanan tek mum benimkiydi ve derinden geliyordu kadının sesi.

"Neden burdasın?"

"Araştırmalarım beni buraya geldi."

"Ne araştırması?"

"Babamın... Eski Mısır dinlerinin, özellikle Seth kültlerinin Anadoludaki kolları ile ilgili..." Kadına yalan söyleyemeyeceğimi, ve artık dönüp gidemeyeceğimi hissediyordum.

"Baban kim?"

"Jonathan Miller."

"Ah, büyük kayıp."

"Onu tanıyor musunuz?"

"Evet, çok iyi bir adamdı. Öldürülmesi çok yazık oldu."

"Öldürülmesi...?"

Kadın güldü. "Dikkatlice düşün, ve hatırla, sence de garip bir şey yok mu?"

Durdum, düşündüm. Annemin garip davranışları geldi aklıma; babamdan her bahsettiğimde savunmaya geçmesi, ben onun okulunda, onun bölümünde okumak istediğimde dolaylı yoldan karşı çıkışı, en sonunda büyük kavgamız ve aramıza giren soğukluk... İçten içe benim babamın izinden gitmemi hiç onaylamamıştı o kadın.

"Siz... kimsiniz? Babamı nerden tanıyorsunuz? Ne...Nereden biliyorsunuz bunları?"

"Hepsinin zamanı gelecek. Sana tek bir sorum var; Bize sadık kalacak mısın?"

Duraksadım... Sadakat yemini? Bu insanlar babamı tanıyordu. Bir şeyler biliyorlardı... Ne pahasına olursa olsun, öğrenmeliydim. "Evet, sadık kalacağım."

Kadın güldü. "Moirai'ye hoşgeldim."

Bir anda tüm mumlar yandı gene ve ben transtan çıkmışçasına yerimden sıçradım.

Sönmüş olan tek mum, benimkiydi.

2 comments:

mit said...

Hmmm... Leziz bir öykü olmuş bu. Kısmen "Tarihçi"yi anımsattı bana ama bu aldığım keyfi daha da arttırdı sadece. Severek ve bir solukta okudum.

Rosemary'nin devamı gelmeyecek galiba? O da iyi bir hikayeydi oysa ki.

Sevgiler...

Roselyn said...

bu aslında bir arkadaşımla başladığımız Vampire the Redemption oyununun düzenlenip özetlenmiş hali, konuşmalarımızdan hatırladığım kadarıyla yazıyorum. Aslında 2004yılına kadar oynadık ama yorgundum, bu kadarını yazabildim.

Rosemary... umh... yazasım gelmiyor açıkçası pek.