Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, June 23, 2010

İstanbul Chronicles; Nadia; Bölüm 1 [1970-1994]

1970 yılında İngiltere'de doğdum. Babamların aile ziyaretinde, beklenmedik bir şekilde erken doğmuştum. Seyahat edebilecek kadar büyüğümde İstanbul'daki evimize döndük ve ben adımı aldım; "Nadia Luminitsa Miller" The Moonchild.

Ben, tarih profesörü bir çiftin tek çocuğuydum. Annem Nastasha Luministsa, Bulgar göçmeni bir aileden geliyordu ve özellikle uzak doğu kökenli uygarlıklar üzerinde araştırmalar yapıp makaleler hazırlıyordu. Tam bir kontrol manyağı olan bu kadın, elinde sürekli bir ses kayıt cihazı, sürekli okuduğu şeyleri yorumlayan, ev işi yaparken bile işini düşünen biriydi. Yıllar boyu benim tüm planlarımı o hazırladı; saat 9'da kalkılacak, kahvaltı yapılacak, 10'da yüzme dersi, 12'de öğle yemeği, saat 2 de müzik ve 4'de dans, sonra kalan vakitte ders çalışılacak, kitap okunacak, gece erkenden uyunacak... Onun bu huyundan hep nefret ettim.

Ama babam... Jonathan Miller Anadolu ve Batı uygarlıkları üzerinde uzmanlaşmış bir tarih profesörüydü. Hafif göbekli, benimle hep ilgilenen, boş vakitlerimizde bahçede gezerken daima tarihle alakalı ilginç şeyler anlatan, bana onun yaptığı mesleği sevdiren adamdı. Kalın, kemik çerçeveli bir yakın gözlüğü takardı daima, kitapları altını çizerek okur, şanslı kalemiyle notlar alırdı; onun başka bir kalem kullandığı çok seyrek görmüşümdür.

Kontrol altında ama mutlu bir çocukluğum oldu benim.

17 yaşımda, ben lise sondayken, 1987'de evimiz yandı. Ben ve annem zar zor kendimizi dışarı atmayı başardık ama babam bizim kadar şanslı değildi. Öldü. Araştırmalarıyla beraber, küllere karıştı çok sevdiğim o adam.

Onun ölümüyle beraber, annem benden iyice uzaklaştı. Olanlara rağmen bana hala "Dershanen şu günler şu saatte, haftada dört gün özel hoca ayarladım sana. Çok çalışıp iyi bir okul okuyacaksın!" diyordu. Ondan iğreniyordum, bu kontrol manyaklığı beni deli ediyordu. Dişimi sıktım. Reşit değildim ve onun parasına ihtiyacım vardı yaşamak için...

O sene amacımı gerçekleştirdim; İstanbul Üniversitesi, Tarih bölümüne girdim; babamın öğretim görevlisi olarak çalıştığı yere... Annem mırın kırın etti seçimime ama umursamadım. Okula yakın bir eve iki kızla taşındım, çok bir eşyam yoktu zaten. Okuldaki profesörler ise beni görmekten çok mutluydular; "Demek sen onun kızısın?" dediler bana ve hiçbir yardımı esirgemediler benden.

Bölüm başkanı beni kenara çekti okulun ikinci günü; bana babam öldüğünde onun yerine geçtiğini, özel eşyalarını almak için annemin okula gelmediğini, el mahkum eşyaları toparlayıp depoya kaldırdıklarını söyledi. Seve seve babamın eşyalarını depodan aldım ve teşekkür ederek eve yollandım.

Eve döndüğümde eşyaları kurcalarken, babamın en son yaptığı araştırma notlarını keşfettim kutunun içinde. Eski Mısır ve Eski Mısır dinlerinin Anadolu'daki kollarına ilişkin bir araştırmaydı bu. Ancak, babamın Eski Mısır'la bir alakası yoktu ki? Bu da neydi böyle? Bazı sayfalar da eksikti... O gün kararımı verdim; babamın araştırmasını tamamlayacak, böylece belki de onun son isteğini yerine getirmiş olacaktım. Babamın bana son görüşmemizde hediye ettiği o şanslı kalemiyle , yeni bir defter açıp notlar almaya başladım.

Aradan yıllar geçti. 1994 yılında, elime bir tarih fanzini geçti cafelerin birinde oyalanırken. "Eski Mısır Dinleri'nin Anadolu Uygarlıklarındaki Etkisi Konferansı." şeklinde bir ilan vardı fanzinde... Hemen yerine ve saatine baktım. O gün geldiğinde, konferans salonuna yollandım... Ama aslında öyle bir yer yoktu? Kime sorsam "Ah, o yanan tiyatro..." diye cevap veriyordu ancak kim yanan bir tiyatroda konferans verirdi ki? Merakla tiyatronun etrafında gezindim. Çok geçmeden iki kişi tiyatroya ulaştı ve kapıyı açarak içeri girdiler. Merakla onları takip ettim. Bir adam, bir de kadındı bunlar ve en öndeki sıralara geçip oturmuşlardı. Bir an acayip tanıdık geldi bu sahne bana; rüyamda mı görmüştüm yoksa? Sessizce ilerleyip arkalarına oturdum. İkisi aynı anda bana dönüp baktılar sonra geri önlerine döndüler.

Adam 30lu yaşlarında, mavi bir gömlek giymiş, iki günlük sakallarıyla duran biriydi. Tahminimce bankacıydı ve beni pek şaşırtmıştı böyle birini burada görmek; ne işi vardı böyle bir adamın böyle bir konderansta? Ancak mekandaki kadın çok daha büyük bir şoktu; 50 yaşlarında, gayet sıradan bir ev hanımıydı.

Konferans saati geçtiğinde doğru yerde olup olmadığımı sordum, ne için orda olduğumu sordular. Konferansın adını söylediğimde yüzleri değişti, nereden duyduğumu sordular. Fanzini uzattım. Adam iç kapağı kurcaladıktan sonra tarihi gösterdi; fanzin 1992yılına aitti. Utandım ama adam güldü; "Şansına bugün de toplantımız var." dedi. evet, şanslıydım belliki.

Vakit geçti, konferans başlamadı ama gelen insanlar arttı. 16 yaşındaki ergenlerden 50 yaşında ev hanımlarına kadar pek çok insan vardı burada. Nasıl bir yerdeydim ben? Bu kadar insanın ne işi vardı bu konferansta? Ne alakaydı?

Çok geçmeden cüppeli bir figür belirdi. Koyu, çok koyu bir kırmızı cüppeydi bu ve yerlere kadar iniyor, tüm hatlarını kapıyordu bu kişinin. Ne ayakları ne de elleri görünüyordu. Yüzünde dümdüz, beyaz bir maske vardı. Cüppenin kolları ise koyu altın renginde işlemelerle kaplıydı. Beni gördüğünde hafifçe başıyla selamladı beni ve ben de gergince selamına karşılık verdim. Bir anda herkes ayaklandı, tiyatronun yanmış tarafına doğru ilerlediler cüppeli adamı takip ederek. Ben de el mahkum, onlarla beraber yürüdüm.

Muhtemelen yangının çıktığı yer olan mutfağa gittik. Kiler gibi bir yerdeki bir dolabı geri çekti cüppeli adam [omuz genişliği ve yürüyüşünden az çok anlayabiliyordum erkek olduğunu]. Mermer ve beton ile kaplı bir odaya girdik. Mumlar yanıyordu her yerde, odada 6 tane daha maskeli kişi vardı. Toplamda 7 cüppeli kişi ve 11 sıradan katılımcıydık. Herkes çember şeklinde yerlerine oturduğunda ortada kalmıştım. Cüppelilerden biri elini uzattı, elimi uzattım. Hafifçe tutarak beni ortaya çekti.

"Bu gün burada yeni bir katılımcımız var." dedi adam. Benim gergince etrafıma baktığımı farkettiğinde güldü. "Hayır seni kurban etmeyeceğiz, senin gibi bir kadından beklemem öyle bir şey."

Ters ters ve gene çekingence baktım ona. Bu sefer bir kadın konuşmaya başladı. Kadının sesinin değiştirilmiş olduğunu fark ettiğimde, en başından beri konuşan adamın da sesinin değişik olduğunu farkettim. İlginçti. Sessizce olanları izledim. Konuşan kadın bir mum koydu önüme ve bana baktı "Aleve bak"

Baktım.

1.
2.
3.
4.
5.

Ve herşey karardı. Yanan tek mum benimkiydi ve derinden geliyordu kadının sesi.

"Neden burdasın?"

"Araştırmalarım beni buraya geldi."

"Ne araştırması?"

"Babamın... Eski Mısır dinlerinin, özellikle Seth kültlerinin Anadoludaki kolları ile ilgili..." Kadına yalan söyleyemeyeceğimi, ve artık dönüp gidemeyeceğimi hissediyordum.

"Baban kim?"

"Jonathan Miller."

"Ah, büyük kayıp."

"Onu tanıyor musunuz?"

"Evet, çok iyi bir adamdı. Öldürülmesi çok yazık oldu."

"Öldürülmesi...?"

Kadın güldü. "Dikkatlice düşün, ve hatırla, sence de garip bir şey yok mu?"

Durdum, düşündüm. Annemin garip davranışları geldi aklıma; babamdan her bahsettiğimde savunmaya geçmesi, ben onun okulunda, onun bölümünde okumak istediğimde dolaylı yoldan karşı çıkışı, en sonunda büyük kavgamız ve aramıza giren soğukluk... İçten içe benim babamın izinden gitmemi hiç onaylamamıştı o kadın.

"Siz... kimsiniz? Babamı nerden tanıyorsunuz? Ne...Nereden biliyorsunuz bunları?"

"Hepsinin zamanı gelecek. Sana tek bir sorum var; Bize sadık kalacak mısın?"

Duraksadım... Sadakat yemini? Bu insanlar babamı tanıyordu. Bir şeyler biliyorlardı... Ne pahasına olursa olsun, öğrenmeliydim. "Evet, sadık kalacağım."

Kadın güldü. "Moirai'ye hoşgeldim."

Bir anda tüm mumlar yandı gene ve ben transtan çıkmışçasına yerimden sıçradım.

Sönmüş olan tek mum, benimkiydi.

Thursday, June 17, 2010

Stiletto.

Bugüüün resmi olarak deniz mevsimini açtım!

Dışarıda hava, sanki herkes fön makinesi ve fırınlarını açık unutmuş gibiydi sabah. Benim de pestilim çıkmıştı sıcaktan. Annem binbir dil döktü, onun boynu yüzünden her gün bir saat yüzmesi gerek, eh hani ben de yüzsem fena olmaz, göbeğim gider biraz. Aldım dilimin altına bi karnitin, giyindik mayoları, aldık havluları indik denize. Ayrıca siz bekliyeceksiniz ki ben böyle siyah veya bordo bişi giyiyorum. Yok canım, gayet "pembe" bir bikinim var. Siyahlı miyahlı ama. Yeni bikini alcam gerçi. Kih kih.

Ayrıca böyle hava atıyo gibi olmasın ama şu da evin balkonundan bir kareee =D
Ben bu yaz kararlıyım, artık topuklu ayakkabı da giyebilmek istiyorum. Dolgu topuklu cici ayakkabularımla başladım işe, sırada Stiletto'ya gelene kadar her türlü eziyet var. Stiletto giymek istiyorum! O ne diyenler için bkz şu aşağıdaki gibi bir şeyler.

Bu aşağıda gördüğünüz de Lady Heather. CSI'da gördüğümden beri taptığım kadın. İlk gördüğümde "Lan ben büyüyünce Lady Heather olucam!" tepkisi verdiğim, bence CSI'ın temelli kadrosuna geçmesi gereken bir kadın. Yazık ettiler karaktere. Bu güzel bağyan bir Fetish Club işletmecisi, ayrıca bir Domme. Kendisinin kıyafetlerine hasta olduğum gibi, giydiği Stilettolara da hastayım. Biraz da ordan geliyor benim stiletto hastalığım (ben de giyeyim benim ayaklarım da güzel görünsün diyorum.).
Şu aşağıda gördüğünüz iki fotoğraf iseee, evde bulduğum, stiletto'ya en yakın ayakkabılarla benim ayaklarım. Tırnarklarım yeni pedikürlü ve ojeli =p Evde bunlarla geziyorum alışabilmek için, hiç de fena değilim. Yalnız topukları ahşap, takıdı tukudu sesler çıkarıyor bunlar, alt komşu tepeme binmezse iyi XD


Ayrıca bugün perşembe. Biraz Çıplak Perşembe konseptli gibi oldu yazı ahahaha =D Her neyse.

Hadi öpüldünüz, ben biraz daha evde geziniyim sonra resim falan çiziyim. Güzel geçiyor tatil, tatil gibi böyle. <3

~ Rose

Not: Pedikür görünce hiç fena görünmedi ayaklarım gözüme. Güzelmişler ya. ciciii <3

Wednesday, June 16, 2010

İçimden bir ses ya verdiğim en iyi karar olacağını söylüyor, ya da yaptığım en büyük hata. . .

Sunday, June 13, 2010

Perfect Boyfriend

Malzemeler
Bir adet Cintiq 12WX tablet.
Bir adet dar ama uzun siyah tişört.
Bir adet kot pantolon.
Az miktar saç şekillendirici.
Bir iki fantastik kurgu kitabı.
WoD zar seti.
Tercihe bağlı olarak Handcuffs. (deri veya metal).

Yapılışı;
Bunları bir kapta karıştırıp NŞA'da bir karanlık köşede bekletiyoruz.
Bir haftanın sonunda bir erkek arkadaşınız oluyor.

Afiyet olsun!

=)

Not: Cintiq tablet demişken, geçen gün rüyamda/kabusumda Kerembeyit'le evlendiğimi gördüm. İmdaaat!!


Wednesday, June 09, 2010

Yaz tatili de böyle bir şey işte =)

Nine Inch Nails - Closer [Niye demeyin çok güzel şarkı sözleri biyaz hardcore olsa da]

Yaz tatili yaz tatili yihu! Projeyi bırakıp tezimi güzel güzel hazırlayıp (hala hardcover teslim etmedi, Teyhan Hoca dövecek beni -.-) dönemimi 3 adet ders kaybıyla tamamladım. Hatta arada galiba Ekonomiden geçmişim!!! İnanılmaz hihiii 8D

Bir süredir beni tanıyanların bileceği üzere yaz tatili benim için Antalya'yı terk edip, İstanbul'a ablamın yanına 3 aylığına yerleşmem demektir. Genellikle doğum günüm olan 1 hazirandan bir kaç gün sonrasına bilet alır kaçardım. Ancak bu sene gerek elimdeki çizim projeleri, gerek Rouge-chan'ın burada oluşu, gerekse mali durumlar yüzünden İstanbul'a kaçamadım hemen. Zaten bildiğiniz üzere ablamın evi yanmıştı, şu an teyzemde, ben de gidersem teyzemde kalacağım ve ne bileyim. Meeh. İstanbul = Boş ev ve yalnızlıktaki huzur benim için. Akraba yanında 3 ay kalmak istemem. Onun yerine Antalya'da kendi düzenimde süper bilgisayarım ve çizim malzemelerimle kalırım daha iyi =)

Tatil başladığından beri Öküz gibi WoW oynuyorum. Onun hakkında ayrı bir post hazırlayacağım ilerleyen tarihlerde (ne kadar ilgilenirsiniz bilmiyorum ama xD). WoW dışında diğer oyunları da oynuyorum arada (bkz Pharaoh, Heroes, Prince of Persia -son çıkan ve sands of time-, Civ 4 falan). Dizi izliyorum film izliyorum! Sezon sezon bitirdim bir ton dizi, şu an yavaş yavaş indikte Sex and the City izliyorum. Çok geyik!!! Deli gibi referanslı eskizler yapıyorum (meraklısına: http://roselynsketches.blogspot.com ) dün hatta bi eskizimi renkli boyadım fena olmadı çok mutluyum! (bkz: nuub çizer, güzel bişi yapınca her yere yüklüyo 8D)

Siyah Beyaz Nadia
Renkli Nadia
Bu kızımız bizim Rouge-chan'la oynayacağımız Vampire the Requiem'de oynayacağımız Mekhet kızımız. Tasarımından hoşnutum, renkleri beğenmedim, muhtemelen üstünden geçeceğim bir kere daha. Yakın zamanda Prelude oynayacakmışız. Bu aralar Rouge ile çok vakit geçiriyoruz, paso bişiler yapıyoruz, hiçbişi yapmasak o hikaye yazıyor ben bir kenarda çizim yapıyorum [ödevlerimi yapiyim diye ters ters bakıyor bana 8D heuhuaha.]

Aşağıda da beraber gittiğimiz Duman konserinden bir kare var. Yeni telefonumla çektiğim ilk fotoğraflardan =^^= Farketmediyseniz, gözlüklü olan benim :P Ayrıca meraklısına; konser fena değildi ama her taraf içmesini bilmeyen ergenlerle doluydu, hepsinin ağzına çakasım geldi bi tane.

Başka Başka? Biraz Düş'den haberler vereyim size;

Yıkım serisini beğenen var beğenmeyen var, saygı duyarım. İnsanlar merak etti niye yazdın bunu diye? Depresif krizlerimin birinde ciddi anlamda sinirimi çıkarmaya ihtiyacım vardı ve CamaeL gibi hissediyordum ve tek tek bana fısıldadıklarını yazdım ben de. Şimdi o Düş Yıkık-Düş ya da Kırık-Düş gibi bir alternatif Undead evren olarak varolmaya devam etmekte. Hikayeyi yazdığım epilogda bol bol boşluk var, bilerek bıraktım oraları. Sizin yorumunuza bırakmak istedim ancak yine de tam açıklama istiyorsanız;

Vücudu iflas olan Kelebek'in ölmeyi isteme nedeni "Acıları son bulsun" diye değil, "Bu vücudu tamamen yokolduğunda tekrar doğup, Düş'e gidip, Kelebek'i uyarabilmek" için. Yani Finalde Kelebek'in kalabalık arasında gördüğü kadın o. Camy'nin bacağındaki iltihaplı izler seride Camy'nin "Her gün Bir çizik, böylece kristal kılıcı kullanabilecek kadar güçlendim!" lafına gönderme. O portaldan gelen 3 kişinin kimlikleri var ama açıklamayacağım. Epilogdaki kısır döngü biraz da "Düş paralel evrenleri inanç ile varolur" a vurgu. Ölen Kelebek yeni den doğarak, henüz bunların olmadığı bir evrenin varlığına inandığı için öyle bir evren var.

Orjinal, ilk düşündüğüm son ise şuydu; "Kelebek duvara saplandıktan sonra vakit geçer. Herşey tamamen yokolduktan sonra çok derin öksürüklerden sonra Kelebek gözlerini gemide açar ve boğazından bir Kelebek Balığı kusar yere. Anlamlandıramaz - Kelebek balığı zehirli bir balık-. Kelebek Düş'e girer, her şey normaldir, gözleri Camy'nin bacaklarına kayar ve yara izlerini görür. O gece Ağaç'ın kökleri Aster'e gider ve Üçüncü Kan'a dokunur. 'Uyarı için teşekkür ederim,' der 'Ancak bu uyarı ile birlikte asla varolmaması gereken bir evren daha yaratıldı.' Ve sonra çok uzakta Hain'i Yanmış Ağaç'ın tepesinde uzaklara bakarken görürüz." Yani gene bir kısır döngü, bir aksiyon falan.

Bir de, bu yazdığım Yıkım serisi sanırım Düş'ün uzunca bir süre son hikayesidir. Daha ilerisini yazmayabilirim ama geçmişi ve araları yazabilirim. Ama Düş'e bir ara vermeliyim, baydım biraz. Karakterler çok güçlü, sürekli bi biri dövüyor bir öteki, bayık oldu iyice, sıkıcı. Nadia'nın hikayesini yazacağım şu iki üç gün içerisinde beklemede kalın.

Bugün göz doktoruna gittim. Gözlerim ayvayı yemiş gibi gelmişti bana, okurken arada bir bulanıklaşıyordu, bir şeye bakarken ileri geri yapmam gerekiyordu netlik için. Muayeneden sonra doktorum güldü ve dedi ki "İyi de bu senin gözlük numaran?" Şaşırdım tabi. "Yoruluyordur gözlerin. Suni gözyaşı kullan." Gözlerimi yakmayacak bir damla verdi, kullanıcam onu. Çerçevemi değiştirmek istiyordum "Değiştirme." dedi. Önce damlayla çözebiliyor muyuz onu bir görecekmişiz. Sonra belki değiştirebilirmişim. Kalın bordo çerçeveli bir şey istiyordum halbuki :\ Püf!

Onun dışında bakalım ne kaldı yazmadığım? Bu kadar sanırım.

Ayrıca ek: Aslı ve Gökhan'a mutluluklar! Düğünde orada olamadım, bu cumartesi gelmeye çalışacağım ama ancak kısmet diyebiliyorum şu an :\ Öpüyorum ikinizi de. ^^

Sevgiler!

~ Rose

[bir de, blogda artık beyaz yazı, Trebuchet font ve şarkılar tepede bir layout kullandığım ilginizi çekti mi?]

Wednesday, June 02, 2010

Doğum günü halleri!

Aslında gayet şirin sırada bir doğum günüydü benimkisi =)

Sabah kalktım telefonumum mesaj sesiyle, Rouge-chan uyanıp uyanmadığımı sormuş. Uyandım diyince aradı, gel bize dedi. Yeni başlayacağımız Vampire oyunu için karakter hazırlayacaktık, belki film de izleriz dedi. İki lokma bir şeyler atıştırdım, biraz nette takıldıktan sonra çıktım gittim.

Bütün gün karakterlerden, VtR sisteminden, bilimum otaku geyiklerden falan bahsettik. Makarna yedik. Bir klasiktir, kola içtik. Akşama doğru da ben yavaştan eve yollandım kolumun altında hardcover VtR kitabıyla <3 Çok güzel kitap!! Karakter olarak bir kaç bir şey var aklımda, bakalım nasıl olacak.

Eve geldim, sonra komuşlar geldi, sonra babam sonra halamlar. Babam bana Nokia 5800 XpressMusic almış. Çok teknolojik geldi benim için. Kapağını açmayı bile beceremedim ilk etapta (annecim kırıcam elimde kalacak kullanamadan! paranoyası da vardı tabi içimde. zorlayamadım o yüzden). Akşam kuzenimin yardımlarıyla pili taktım sim i taktım, internet, e-posta, application ayarlarını falan yaptım. Dünden beri elimde telefon, evdeki wireless'a bağlanıp keşfediyorum. Herşeye şaşırıyorum büyük bir nuublukla. Mutlu oluyorum falan.

Ayrıca günün öteki sürprizi ablamın yolladığı koca çiçek buketiydi! Lav yu zis!!! Böyle renk renk balonlu, üstünde cici bi notu olan kocaman çiçekler <3 Halamlar cici bir bluz, komşumuz da bana çok tatlı bi kolye ve yüzük almış =)

Gece WoW oynadım. Saurfangdeki kızım Nereidaé 40 oldu sonunda. Lyré 65 oldu en piç haliyle Outland semalarında caka satıyor millete 8DDDD Leiraé'yi sadece ablamla oynamayı sevdiğim için... 52 kaldı o. Ama ablam düzenli hayatına geçtiğinde, işleri biraz daha hafiflediğinde, onu da 58 yapıp Outland'e uçuracağım <3

Bu kadar WoW muhabbeti üzerine; bana şu pastayı yaptırsanıza ya =D Halamın müthiş pastası da acayip makbule geçti dün ama bu da olsa olurdu valla =D hihihi.


Cici, tatlı bir doğum günüydü. Artık yaş oldu 22, bu blogu da 4 yıldır yazıyorum galiba... tabi, 2006-2010. Geçen sene bu vakitler gölgeler vardı Düş'ün üzerinde, bu sene ise Turnuva ve Şenlikler. Ne güzel =)

Abim doğum günümü kutlamadı.

Sevgiler.

~ Rose.

Tuesday, June 01, 2010

Yıkım Serisi 7 - Epilog

Russell Brower - Sunstrider Walk Night 1&2 / Russell Brower & Derek Duke - Lament of the Highbourne

Zaman geçti aradan, kim bilir ne kadar zaman. Belki dakikalar, belki günler, aylar veya yıllar? Tam olarak bilmiyordu Kelebek. Ara sıra gözlerini açacak gücü kendinde buluyor, açtığında da bundan pişman oluyordu. Bir zamanlar hayat ve mutluluk dolu olan Düş... Yok olmuştu. Her gözlerini açtığında bunun kanıtıyla göz göze geliyordu; liderlerin vücutları ve kendi kanatlarıyla yapılmış, CamaeL'in yaptığı, Ağaç'ın gövdesinden oluşan heykel-anıt. Kahrolasıca hain karı çok iyi hazırlamıştı planını; tüm liderlerin zayıf noktalarını onların aleyhine kullanmış, tek tek yoketmişti. Eşitlik bozulmuştu.

Düş, yok olmuştu. Camy ise, yokluğun kraliçeliği ile mutluydu... Ama ortalıkta yok tu o da. Kelebek ara sıra liderlerin Düş üzerinde hapsolmuş ruhlarını görürdü süzülürken. Acı içinde şarkı söyleyen Bülbül'ü duyardı hafifçe, veya ay doğduğunda beyaz bir baykuşla gölge bir kuzgun uçardı etrafında.

Ne kadar zaman geçti bilmiyordu Kelebek. Mevsimler geçmişti ama bunu biliyordu. Yoklukta kar yağmış, güneş açmış, yağmur tüm öfkesini boşaltmıştı. Ama hiçbiri yeterli olmamıştı Camy'nin kan lekelerini, günahlarını ve yaptıklarını silmeye. Daha yeni yapılmışçasına oradaydı kötülüklerin kanıtı. Dalga geçercesine Kelebek'in gözlerinin önündeydi.

Zaman geçti. Çok uzun bir zaman, belki de hiç. Yoklukta zaman var mıydı ki?

***

Düş Bahçesi'nin duvarları aydınlandı yavaşça. İnce bir kuşak oluşturdu parlaklık, Ağaç'ı çevreleyen duvarı dolandı. Yavaşça kıvrılıp Ağaç'ın yukarısına doğru bir sarmal oluşturdu; yıkılmış ince, rün kazınmış bir duvarı tekrar oluşturdu bu ışık. Beyaz mavi parıltılar saçan rünler iyice belirginleşti, altın rengi sınırları belirdi, ince tül gibi ışık hüzmeleri indi Ağaç'ın üzerine. Köklerin orada üç kişi belirdi.


"En sonunda, burayı bulabildik!" dedi birisi.

"Evet ama, doğru yer mi burası? Emin misin buna?"

Üçüncü başını sallayıp elleriyle bir takım hareketler yaptı. Etraftaki toz hareketlenip orada yaşananları gösterdi yeni gelenlere.

"Ama bu korkunç!" ince bir çığlık yükseldi ilk konuşanın ağzından.

"Birikmiş öfke tehlikeli olabilir. Kontrol altında tutamayacağın vahşi hayvanı kızdırmaman gerekir." Yürüdü, taht odasına girdi ve etrafa bakındı. "Anlaşılan liderlerin hepsini öldürmüş. Kafaları burda, bedenleri nerede?"

Üçüncü, Ağaç'ın gövdesindeki, canlı materyalden heykeli işaret etti. İlk konuşan tiksintiyle başını çevirirken, gözlerinden üzüntü okunuyordu.

"Hmm." İkinci tahta baktı. Kolluklardan yeree kan nehirleri olmuş, pıhtılaşmış kan artık çıkmayan izler bırakmıştı tahtta. Tahtta oturan ise orta boylu, kumral saçlı bir kadındı ve başında çok güzel bir taç, üzerinde çok güzel giysiler ve tören zırhı vardı. Kucağında kanlı, artık paslanmış bir hançer taşıyordu. "Anlaşılan "kariyerinin en yüksek noktasında" "ölümsüzlüğe" ulaşmak istemiş!" Hafif bir kahkaha attı.

"Buraya geldiğimizde yıkımla karşılaşabileceğimizi biliyordum, ama bu kadar kötü olduğunu bilmiyordu. Ne kadar zamandır geziyoruz?"

Kumlar havalanıp bir kum saati oluşturdu ve bir kaç defa akarak zamanı saydı kabaca üçüncü, ilkine cevap olsun diye. İlki duvara yanaşıp Kelebek'e baktı. "Onu böyle görmek üzücü. En iyisi cesetlerin hepsini toplayıp uygun bir cenaze düzenleyelim. En azından bunu hak ediyorlar."

"Hmmm..." Kelebek konuşamadı ama canlı olduğunu belli edebilecek kadar ses çıkarabildi. İkinci, hemen bir el hareketiyle kılıcı işaret etti, kılıç kadının göğsünden çıktı, hançer boğazından fırladı ve Kelebek onların kollarına düştü.

"Yaşıyor... Çok kötü durumda ama yaşıyor." İlki sevinç içinde rahat bir nefes aldı. "İyileşeceğinden eminim."

İkinci başını iki yana salladı. "Ölecek."

Üçüncü kumlardan büyük bir ağaç yapt, tek tek yapraklandı kumdan ağaç, yapraklandı yavaşça ve pek çok meyve verdi en sonunda.

"Sadece bunda mı?"

"Öbürlerini de etkiler."

Kelebek boş gözlerle umutsuzca kouşanlara baktı. Gözleri ayırd edemiyordu. Bilemiyordu bunlar kimdi, nasıl buraya geldiler ya da ne amaçlıyorlardı... Tek düşünebildiği, bir şansı olsaydı bunları değiştirip değiştiremeyeceğiydi.

Değiştirebilir miydi?

İlki biraz su içirmeye çalıştı ona, Kelebek içemedi. Vücudu o kadar uzun süredir kullanılmamıştı ki, iflas etmişti artık. Ne yaşıyordu ne de ölebiliyordu. "Öldürün beni." diyebildi sadece. İlki gözlerini kapadı, ikinci onun kafasını bedeninden ayırdı ve üçüncü, ilki bunu görmeden kumlarla üzerini kapadı kadının.

...

Üçlü Düş'ü terk ettikten sonra liderlerin ruhları gezinmeye devam etti taht odasında gezmeye. Mevsimler değişti, ama günahların izleri silinmedi. Mevsimler değişti ve zaman geçti. Rüzgarlar, kumları hareket ettirdi yavaşça. Kelebek'in bedeni bir daha görülmedi.

...

"Kelebek?"

"Hm?" Kızıl saçlı kadın dalgın dalgın bakışlarını çevirdi CamaeL'e. "Ne oldu?"

"Daldın?"

"Kalabalıkta birini gördüm sandım..." Kelebek kaşlarını çattı. Gördüğünü sanmış mıydı yoksa gerçekten görmüş müydü o kadını? Kimdi o? Yoksa sadece Turnuvaya gelen sıradan biri miydi? Bakışları delip geçmişti Kelebek'i. Anlamlandıramadı Kelebek.

"Boşver, çok kalabalık zaten. Ah!" Camy ağaya kalktı, yere eğilip düzen çatalı aldı. Kelebek'in gözleri gayri ihtiyari Camy'nin bacağına kaydı. Kesik izleri vardı, garip, iltihaplı gibi izler.

"Bacağını şifacılara göstersen iyi olur, pek iyi halde görünmüyor o kesikler." dedi Kelebek gözlerini kırpıştırarak.

Camy ise sırıttı. "Merak etme." dedi. "Bu kesikler beni öldüremez."

Kelebek güldü. "Ve bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirir, değil mi?"

Camy sadece gözlerini kısıp gülümsemekle yetindi.

--------------------------

Doğum günüm kutlu olsun!

Yıkım serisi hakkında;
- Yıkım serisi tamamen alakasız bir seri olup, aşırı doz Nox Arcana yüzünden oluşmuştur. Turnuvadan sonra başlar ve turnuvada biter. Nasıl oluyor diye sormayın, burası "Düş".
- Finali böyle değildi. Değişti. Aslında o son bölüm yazmayacaktım ama kıyamadım. Bir de "diğer evrenlerde devam ederim nasılsa" gibi bir geyiğe bağlamak istemedim. Daha yi oldu böyle sanki.
- Hikayenin ilerleyen kısmında Kelebek ve Camy savaşabilir sanırım. Bilmiyorum. Garip oldu bi . Belki yazmam.
- Yıkım serisinin gerçek hayatla ilgili tek bağlantısı bir ara acayip öfkelenip herkese saldırmam olabilir. Onun dışında çok alakasız bi seri gayet her şey yolunda yani =D
- Aklıma daha gelirse yazarım ama bu kadar =)

Yıkım Serisi Bölüm 6 - Benim Şaheserim

Russell Brower - Sunstrider Walk Night 1&2

Ruhlar Kelebek'i zorla tutup yere yatırdılar. CamaeL, elinde hançerleri çevirerek etrafında geziniyordu kızıl saçlı kadının.

"Ne yapsak acaba..." dedi yüksek sesle dudak bükerek. Sonra hançeri tuttu, yere vurdu sertçe. Hançer kristal parçalara ayırdı. CamaeL eğilip büyükçe bir parçayı avuçlarının arasına aldı ve keskinliğini inceledi. "Hmm, güzel." dedikten sonra Kelebek'e gösterdi. "Az yontulmuş taş gibi. Tam istediğim kıvamda."

Kelebek kadının gözlerinin içine alevler saçan gözlerle bakıyor, ama sesini çıkaramıyordu; Bülbül'ün hayalet elleri tıkamıştı ağzını. Çok geçmeden Camy gözden kayboldu; Kelebek'in arkasına geçmişti. Bunun nedenini az sonra, sırtındaki büyük acıyl anlayacaktı Kelebek.

"Benim dördüme karşılık senin altın!" dedi CamaeL, Kelebek acıyla çırpınırken elindeki iri kristali kanat köklerine vuruyor, yaralar açıyordu Kelebek'in sırtında. Kristal, ne kesebilecek kadar sivriydi, ne de zarar vermeyecek kadar küt. Milim mili, küçük küçük yaralar açıyordu kanat köklerinde kadının. "Tahtı elegeçirdiğinde hepsini almalıydın Kelebek, aynı benim yaptığım gibi." Kristal kütle bir kaç kere daha indi sırtına Kelebeğin, sonra Camy kanadı tuttu ve çekerek yoldu kadının sırtından. "Bu şekilde yapmazdın tabi, heh."

Kelebek'in çığlıkları Bülbül'ün ağzını kapatmasına rağmen yankılanıyordu büyük taht salonunda. Camy elindeki kırmızı tüylü kanadı kadının önüne attığında, Kelebek acıdan baygınlık geçirmek üzereydi.

"Yapma, daha yeni başladım." dedi Camy. "İyileşme şansın da yok pek, kristal çünkü bu." Kopardığı kanatın diğer teki üzerinde çalışmaya başlamıştı şimdi. Her bir darbesinde üzerine kan sıçrıyor, ezilme sesleri Kelebek'in acı dolu çığlıklarına karışıyordu. Camy her seferinde kopardığı kanadı kadının gözlerinin önüne atıyordu. Onunla dalga geçiyor, yüzüne tükürüyor, karnını tekmeliyordu. Kelebek ise çaresiz bir biçimde kıvranmaktan başka bir şey yapamayacak kadar acı doluydu.

Çok geçmeden altı kanadı da kopardı Camy. İşi bittiğinde Kelebek acıdan ve kan kaybından bilincini yitirmek üzereydi. Omuz silkti, kanatları yerden alıp Ağaç'ın bedenine doğru yürüdü ve liderlerin vücutlarından oluşturduğu heykeline kanatları eklemeye başladı büyük bir zevkle. Bu sırada ruhlar, Kelebek'i sıkıca tutmaya devam ediyordu. Kelebek, acının durduğu bu bir kaç dakikayı dinlenerek geçirdi. Kurtulma şansı var mıydı bu işkenceden? Ülkesini kurtarmak için, minicik bile olsa bir şans?

"Yok." dedi Camy, zihnini okumuş gibi. Başıyla işaret ettiğinde ruhlar onu zincirlere vurup havaya kaldırdılar. Üzerindeki giysileri çıkarıp çıplak bıraktılar. Camy kanatlarını açıp havada, onun hizasında durup başını yana eğdi. "Kurtaramazsın. Benim. Sadece benim." Elleri bir anda saçlarına dolankı kadının, çekti, kanatlarını koparmakta kullandığı taşla, yola yola, demet demet kopardı kadının kan kızılı saçlarını. Her bir darbede küfrediyor, kadının yüzüne tükürüyordu. Aşağılamaların en beterlerini uyguluyordu üstünde, yılların acısını çıkarıyordu belki de. Çok geçmeden kan, tüy ve saçlardan oluşan kırmızı bir gölge oluştu Kelebek'in altında. Camy hala tatmin olmamış bir biçimde baktı.

"Bir şeyler eksik." Sonra yüzü aydınlandı. Yerden gül dalları fışkırdı birden; normalden iyi, beyaz güllerdi bunlar. Her bir çiçek bir insan kafası, her bir diken ufak bir hançer boyutundaydı. Kelebek'in vücuduna dolandı dallar, zingirlerin yanısıra güller de gerdi kadının iyice zayıflayan vücuduna. Dikenler battı tenine, çizdi, eti yardı ve kanattı.

"Damla damla demiştin değil mi?" hafifçe kafasını kaşıdı Camy. Dallar sıkılaştı, dikenler daha derine girip damla damla akıttı kızıl saçlı kadının kanını damarlarından. Beyaz güller kadının kanıyla kırmızıya döndü. "İşte bak, gül bahçen! Güzek kırmızı güller." Neden sonra Kelebek'in iyice kendini kaybettiğini farketti. Somurttu. "Daha yeni başlamıştım oysa ki. Neyse o zaman, şaheserimi tamamlama vakti."

Liderlerin zavallı ruhları, dalların serbest bıraktığı kadının zincirlerini çözüp havada tuttular. Kelebek buğulu gözlerle Camy'ye baktı. Acıma doluydu gözleri; bunları yapabildiği, kalbi bunlarla dolu olduğu için acıyordu CamaeL'e. Ama Camy, bir kahkaha ile cevap verdi buna.

Kristal Kılıç KElebek'in vücudunun önünden girdi ve sırtından çıktı. Ruhlar Kelebek'in vücudunu bırakırken Camy tüm gücüyle kılıcı tahtın arkasındaki liderlerin kafalarıyla süslü duvara sapladı.

"İşte benim en büyük ganimetim!"

Kelebek'in ciğerlerinden hava boşaldı, kan duvardan yere doğru süzülmeye başladı. Çıplak teninde kan damlaları yol yol izler bırakıyor, tüm bedeni sanki bezden bir bebekmişçesine aşağı sallanıyordu. Kılıcın üstüne doğru yığıldı bedeni.

"Bak, şaheserimi izleyebilmen için en güzel yeri ayarladım sana." Camy kadının kafasını tuttu ve bir hançerle boynundan çiviledi onu duvara, başını kıpırdatmasını engellemek için. "Ölmene imkan yok ama Kristal Kılıç iyileşme hızını neredeyse minimumda tutuyor. İyileşemediğin için kılıçtan kurtulamazsın, kılıçtan kurtulamadıkça iyileşemezsin. Sonsuza dek Düş'ün bu halini izleyeceksin. Benim şaheserime tanıklık edeceksin! Ne kadar güzel değil mi?!" Camy heyecanla ellerini çırptı sonra süzülerek kraliyet tahtının önünde yere indi.

"Bence gururlanmalısın böyle bir onura layık görüldüğün için." Eğildi, tahtın yanındaki sandıktan büyükçe bir taç çıkardı. Tahta oturdu, tacı başına geçirdi. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle üzerine beden parçaları çivilenmiş, tepesi yanmakta olan Ağaç'ı süzdü.


"Artık benim. Hepsi benim. Ben Kraliçeyim." Ellerini kolluklara koydu ve gözlerini kapadı.

"Benim."

-----------------
Bugün benim doğum günüm [1 Haziran]. Bunun şerefine birazdan Epilog'u yayınlicam.