Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, May 12, 2010

Yıkım Serisi 00 - Prolog

Nox Arcana – Citadel of Secrets, Nocturne

Kelebek’in Çağlayan’ı ziyareti çabucak geçmişti. Sarışın kadının durumu iyiye gidiyordu ve Kraliçe ile yaptıkları konuşma bir nebze olsun içini ferahlatmıştı; çok daha kötü de olabilirdi bu durum. Aklı her ne kadar hala Tılsım’ın nasıl bunu yapabildiğine yatmasa da, bir yandan aynı duruma düşse ne yapardı onu kafasında çeviriyordu. Kafası Düş’ün iç işleriyle uğraşamayacak kadar dolu olduğu için, Leviathan’ın en güzel gemilerinden biriyle dönmeye karar vermişti Kelebek, Kraliçe seve seve karşılamıştı bu isteği. Gemide geçen günler güzeldi; deniz havası, dalgaların sesi, kitap okuyacak ve düşünecek bolca zaman. Kafasını toparlıyor, yenilenmiş hissediyordu kendini.

“Kara göründü!”

Kelebek büyük bir heyecanla kamarasından çıkıp merdivenlere koştu. Adımları hızlıca çıktı merdivenlerden; Düş’ün başkentinin üstünü kaplayan Ağaç’ın yemyeşil yaprakları, mavi gökyüzü, temiz hava ve etrafta işlerine koşan onlarca Düş sakini… Özlemişti bu görüntüyü Kelebek ve kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Son adımını attı dışarı ve adaya doğru döndü.

Düş, yanıyordu!

Fırtına bulutları toplanmıştı başkentin üzerinde; etraftaki yeşil verimli topraklar simsiyah kesmiş ve ölmüştü. Ağaç’ın gökyüzüne uzanan yeşil sürgünleri alevler içinde kalmış, yanmıştı. Şehir bomboştu, en azından görünürde. Ölüm kokuyordu tüm kent.

Gemi sessizce yanaştı Düş kıyılarına. Başı boş bir kayık yavaş yavaş geminin yanından geçerken, Kelebek içinde yatan ceset tepesini fark etti; yüzlerindeki korku ve dehşet ifadeleri öylece kalmıştı. Elini dudaklarına bastırdı Kelebek, gözyaşlarını tutmaya çalışırken.

Neler olmuştu?

Kelebek eşyalarını toparlayıp kaleye doğru yollanırken, Leviathan’ın gemisi Düş sularından ayrıldı; İç savaşa karışamazdı dış müttefikler, bu hep böyle olmuştu ve hep böyle olacaktı.

Ölüm sessizliği kaleye de hakimdi. Bazı odalar hala tütüyor, Düş üzerinden geçen bu yıkım en net biçimde burada okunuyordu. Korku ve üzüntü arasında ikilemde kalan Kelebek, bir yandan çok derin bir öfke duyuyordu; kim yapmıştı bunu? Kimin gücü yeterdi buna? Nasıl bir canilikti bu?! Baltasını sıkı sıkı kavradı elinde ve etraftaki odalara bakarak taht odasına yollandı.

Taht odasına girdiğinde ilk dikkatini çeken şey buranın olduğu gibi korunduğu oldu; hiçbir yanık yoktu. Ağır kadife perdeler sıkı sıkı kapalıydı ve duvarlara asılı peri ışıkları dışında odayı aydınlatan hiçbir şey yoktu. Kelebek elini kaldırıp büyülü bir ışık topunu tavana doğru fırlattığında bir an bir şaşkınlık çığlığı kaçtı ağzından; Düş’ün tüm liderlerinin silahları asılıydı tahtın arkasındaki duvara ve hepsinin yanında liderlerin kazığa geçirilmiş kafaları vardı.

Kelebek’in nefesi kesildi. Gözlerinden yaşlar istemsizce akmaya başlarken, korkunun pompaladığı adrenalin kalp atışlarını hızlandırdı. Geri adım attı birkaç tane ve tek tek Düş’e ilk geldiği günden beri tanıdığı liderlerin artık cansız ve ifadesiz yüzlerie baktı.

Morrigan, Noctua, Kwahu, J. . . ve hatta küçük Bülbül bile! Dizlerinin üzerine düştü Kelebek sarsılarak ağlamaya başlayarak. Nasıl… Nasıl bir güç öldürebilirdi Düş liderlerini?!
Neden sonra durdu. Başını kaldırıp bir daha baktı duvara. Camy… Camy yoktu orada? Korku doldu içine, Neredeydi o? Ya ona da bir şey olmuştuysa? Belki çok geç değildi, belki onu kurtarabilirdi?

“Kurtarmak?”

Tahtın tam karşısında bir merdiven, merdivenin iki yanına doğru yükselen localar vardı ve Ses merdivenlerin en yukarısında duran figürden gelmişti. Kelebek gözlerini kırpıştırarak seçmeye çalıştı oradaki figürü. Beline kadar uzanan kumral sarı saçları, ağır gümüş zırhı ve tek elinde çok rahat tuttuğu bir asası olan biriydi bu. Asa biçimsizdi; sanki ateşte kalıp şekli bozulmuş bir metal parçasıymış gibi. Zincirlerle süslüydü asa ve her yerinden sarkıyordu. Zincirlerin ucunda ise renk renk saç tutamları asılıydı; liderlerden kesilmiş saç tutamlarıydı bunlar. Kelebek’in gözleri asanın üzerinde duraksadı ve dua etti görmemek için ama oradaydı; Camy’nin ankh mührü. Kumral saçlı kadın merdivenden inmeye başladı; öbür elinde uzun bakır saçlı birinin kafasını tutuyordu.

“Kimden kurtaracaksın beni, Kelebek?” Camy gülümsedi ve merdivenlerin yarısına geldiğinde durdu.

“Sen… sen…” Kelebek şimşek çarpmışa döndü, geriledi, tahtın önündeki merdivenlere çöktü. “Hayır, hayır buna inanmıyorum.” Acı dolu bir çığlık yükseldi boğazından; Camy’nin tek bir el hareketiyle serbest bıraktığı bir büyüydü bu. Acı hissediyordu. Rüya değildi.

“Uzun zamandır bu günü bekliyordum. Sen gelene kadar koleksiyonumu genişlettim biraz, nasıl? Beğendin mi?” Bak, bu da çok nadide bir parça.” Elindeki kafayı fırlattı Kelebek’in ayaklarının dibine. KaraToprak’ın Kızkardeşiydi bu, Kelebek’in ikizi olan. “Son bir çabası Ağaç’ın, kendini kurtarmak için tekrar can verdi ölü sürgününe, ama en güçlü sürgünlerini bile yorulmadan kesmişken… Sadece dokunmam yetti onu öldürmek için. “ Omuzlarını silkti.

“Bunu nasıl yaparsın… Nasıl yaparsın?!”

“Çok kolay.” Camy asasını ileri doğru uzattı yavaşça ve Morrigan’ın kafasını gösterdi. “Belki de içlerinde beni en zorlayan o oldu…”

No comments: