Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, May 12, 2010

Yıkım Bölüm 1 – Kuzgunlar ve Kuğu

Nox Arcana - Music Box

Turnuvanın bitimini takip eden hafta da kalmıştı liderler Başkent’te. Bir nevi konsey toplantısı olmuştu ve bu ufak tatil iyi gelmişti herkese. Kelebek’in Leviathan’a gitmek için ayrılmasından sonraki birkaç gün daha kalacaklardı; minik kaçamaklarını uzatmak işlerine gelmişti. Sıkıcı işlerin olmadığı bir kaç gün daha... Daha cazip ne olabilirdi?

Bahar yağmurları Düş’ü etkisi altına almıştı. Morrigan, yağmuru pek sevmiyor, ya bulutlu ya da karlı havayı tercih ediyordu; kadının günlük ruh halini en iyi yansıtan iki hava durumuydu bu ikisi. Kapalı havada yapılan eğitimi yeterli bulmuyordu kadın, o yüzden o gün de erken bitirmişti dersi. Öğrencileri neşe içinde dağılırken, kuzgun saçlı kadın sessizce odasına çıktı. Mutfaktan bir fincan sıcak su istedi, kendi karışımı olan özel çay yapraklarını sıcak suda dinlenmeye bıraktı. Masanın üzerine koyduğu fincanda çay demlenirken, pencereye yanaşıp dışarıyı ve yağan yağmuru izledi kadın. Yağmur…

“Morrigan, Morrigan, gökkuşağı!” Kuzgun saçlı kadın gözlerini kapadığında bir an Merla’nın sesini duyar gibi oldu, anıların güzelliğiyle mutlu oldu ama anı oldukları gerçeği yüzüne çarpıldığında tekrar sert ifadesine döndü yüzü. İç çekti, fincana uzanırkent pencerenin dışındaki figüre çarptı gözü; beyazlar içerisinde bir kadın?

Gereksiz ve kendinden beklenmeyecek bir heyecanla pencereden dışarıya sarktı camı aralayıp, fakar göz yanılmasından başka bir şey olmadığını anladığında knedi aptallığına güldü. İç çekti, pencereyi kapadı. Kapı tıklandı.

“Girin.”

“Merhaba!” Camy, elinde bir fincan çayla kapıdan içeriye başını uzattı. “Biraz vaktin var mı?”

“Tabiki, gel.” Morrigan çalışma masasının sandalyesini çekip yerleşti. Duvar saatinin tiktakları dışında başka hiçbir ses yoktu Morrigan’ın odasında; ürkütücüydü bu alışkın olmayanlar için ama Morrigan umursamıyordu.

“Kuzey Kenti’ndeki ticari üretim konusunda konuşmak istiyorum seninle.” Camy yanaştı masaya ve kadının karşısına oturdu. Kadın rahatsız bir biçimde iç çekip kaşlarını çattı, “Bu konuları konuşmayı sevmediğimi biliyorsun.”

“Ama konuşulması lazım! Halkının rahatlık ve refahı için.” Camy omuz silkti. “Ben de bayılmıyorum, merak etme. Ama ne yazık ki bu işleri yapmakla zorunluyum.”

Çayından bir yudum masaya geri koydu fincanı Morrigan, sonra ayağa kalkıp pencerenin yanına gitti. “Pekala. Ne istiyorsun?”

“Akıllı beyaz geyiklerinin boynuzları ve kürkleri çok değerli. Bunu kendi yararına kullanmanı isteyecektim.”

“Onları o kadar değerli yapan çok nadir olmaları Camy.”

“Evet ama,” Camy kadının yanına doğru adımını attı, gülümsedi ve fincanı uzattı kadına. “yine de düşün bence.”

Morrigan dalgınca dışarı bakmaya devam etti. “Eğer seni başımdan savacaksa tamam, düşüneceğim.”

Camy neşeyle kıkırdadı. “Teşekkür ederim! Akşam yemeğinde görüşürüz o zaman!”

Morrigan başını salladı, Camy çıkarken arkasından baktı, sonra yorgun olduğunu hissedip yatağa uzandı.

“Morrigan! Morrigan uyan!”

Morrigan gözlerini araladı, bir şimşek odayı bir an için aydınlattı. Kadın başını sallayıp ne olduğunu anlamaya çalıştı.

“Bak! Morrigan bak!”
Kadın gözlerini kısıp etrafa baktı ama karanlıkta bir şey göremedi. Bir şimşek daha odayı aydınlattığında beyaz saçlar seçebildi sadece; bir kuğu?

“Merla?” Morrigan yataktan kalkıp pencerenin yanına gitti.

“Morrigan! Bak!” Kapıdan dışarıya koştu küçük ayaklar; 8-10 yaşlarındaydı ona seslenen bu küçük kız. “Gel, Morrigan!”

Kuzgun saçlı kadın kürkünü omuzlarına geçirip asasını aldı ve avluya doğru koşan küçük ayakları takip etti. Bir şeyler yanlıştı ve bunun kaynağını bulmak istiyordu.

“Morrigan! Dışarıda!” Küçük kız sesleniyordu ona avlu kapısından. Daha sonra koşarak dışarı çıktı , koruluğa gitti. “Orda! Orda!” Kadın sessizce onu takip etmeye devam etti. Yağmur hızlanmıştı, karanlık iyice çökmüştü ve tek ışık sıklıkla çakan şimşekti. Her bir şimşekten sonra kulakları sanki gökyüzü yarılıyormuşçasına bir ses dolduruyordu. Kadın bundan hiç rahatsız değildi.

Bu ufak kovalamaca ormanın içindeki korunaklı bir açıklığa kadar sürdü. Ağaçların oluşturduğu çatı bu ufak açıklığı yağmurdan koruyordu, ancak yağmurun sesi hala duyulabiliyordu. Kadın başlığını iterak etrafa baktı; tanıdıktı bırası.

“Hatırlıyor musun? Bak! buradalar hala!” Küçük kız dallardan birinin üzerine eğilmiş bir kuş yuvasına bakıyordu. “Seninle yapmıştık bunu, ufak kuzgun yavrularımız vardı. Daha sonra büyüyüp uçmuşlardı.”

Kadın, acılı bir yüz ifadesiyle kızın yanına gidip yuvaya baktı; küçük yavru kuş kemikleriyle doluydu yuva. İç çekti ve etrafa baktı.

“Bu kadar oyun yeter, Camy, ne istiyorsun?”

Gölgelerin arasından çıktı kumral kadın, yüzü asılmıştı. “Fark edeceğini tahmin etmeliydim.”

“İlk başta neredeyse kanıyordum ama unutuyorsun ki, ben bu çocukça tuzaklara düşmeyecek kadar tecrübeliyim. Ne istiyorsun?”

“İntikam. Güç. Hakimiyet. Aşk.” Gözlerini kırpıştırdı kadın yüzünde sinsi bir gülümsemeyle. “En güçlü olanı ilk indirmenin işlerimi kolaylaştıracağını düşündüm.”

“Kendine ne kadar da güveniyorsun! Biz eşitiz, Camy, çok uzun zaman önce savaştığımızda da görmüştük bunu. Birbirimizi yenmemizin imkanı yok, acısını sadece diğerleri çekiyor.” Yutkundu acıyla. “Başka bir iç savaş daha çıkarmaksa amacın, vazgeç.”

Camy tehditkar bir tavırla kadına doğru yürüdü. “İç savaş çıkarmaya niyetim olduğunu kim söyledi?” Yüzündeki sinsi gülümseme iyice yayılırken pelerinin içinden elini çıkardı; ışıl ışıl parlayan bir kılıçtı bu.

“Kristal kılıç?!” Morrigan geriledi gözlerini kocaman açarak. “Bunu yapmış olamazsın, Kızkardeşler…”

“Ah, kapa çeneni yaşlı kadın, kızkardeşler bunu elleriyle teslim ettiler bana… Ben ellerini bedenlerinden ayırdıktan sonra. Kendi ikizim ihanet etti onlara ve sonra da ben, ona. Gözlerini yuvalarından çıkardım bir bir çünkü bu gözlere tek sahip olan sadece ben olmalıyım!” Bir iki hızlı adım atıp kılıcı savurdu kadına, fakat büyü kalkanı güçlüydü Morrigan’ın. Artık birbirlerine bakarak bir çember şeklinde dönüyorlardı.

“Sen… Ne zaman bu kadar canileştin?” Morrigan’ın üzüntüsü sesinden okunuyordu. “Seni tanıyamıyorum.”

“Beni hiç tanımadın ki?” Camy bir kez daha saldırıya geçti, fakat Morrigan için çok kolaydı savuşturmak. “Hiçbiriniz tanımadınız. Hepinizden daha çok hak ediyorum tahtı! Hepinizden güçlüyüm… Hepinizden kurnaz ve sinsiyim. Bir kraliçede olması gereken özellikler bunlar değil de ne? Söyle bana!”

Morrigan iç çekti. “Ne kadar da yanlış düşünüyorsun… Ve ne kadar da dikkatsizsin…” Gözleri kocaman açıldı Camy’nin şaşkınlıkla ve dengesini kaybedip yere düştü; Morrigan ıslak çimleri dondurmuş, Camy’yi etkisiz hale getirmişti. Ona doğru yürüdü, asasını kaldırdı ve sivri kısmını Camy’nin göğsüne gelecek şekilde nişanladı. “Düş’ün iyiliği için, Anne, beni affet. Sana Hain'in kanını sunuyorum! Damarlarıma onun gücünü akıt, akıt ki yanlışlarını düzelteyim!”

“Morrigan! Yapma!”

“Merla…?”

Kristal kılıç deşti Morrigan’ın göğsünü ve kadının ağzından kan fışkırdı.

“Asıl dikkatsiz olan sensin, Morrigan.” Diye fısıldadı Camy gülümseyerek. “Sana verdiğim fincanı dudaklarına hiç götürmemeliydin.”

Nası bu kadar aptal olabilirdi? Tekrar insanlara güvenmeye başlayarak ne kadar büyük bir aptallık yapmıştı!

“En güçsüz, en kırılgan olduğun zamanı bulmuşken harekete geçmeliydim tabii ki. Sana bu halisünasyonları gördürecek iksiri hazırlamak zordu, senin kuşkunu çekmeden onu içirmek ise en zor olandı… Fakat bir kere halisünasyonları görmeye başladığında benden şüphelenecektin, En derin iç güdülerinle hareket edecektin ve en sonunda…” Kılıcı çekerek kadının göğsünden kurtardı, boşluğa bakan siyah gözlere dikti yeşil gözlerini. “… bir fırsat yakalayacaktım.”

***
"Kristal Kılıç... Onu nasıl alabildin... Kullanamaman gerekirdi onu!" Kelebek Camy'nin ellerini ve bileklerini sarmalayan keten bandajları farketti; kurumuş kan lekeleri ile doluydu bandajlar ve bandajların bittiği yerden tenine damar damar yokoluş tırmanıyordu. "Ellerin o haldeyken kıpırdatamaman gerekirdi! Ben Kristalle o sandığı hazırladığımda..."

"Günlerce ellerine pansuman yapmam gerekmişti evet. Ve senin rejenerasyon yeteneğin benden güçlü, o halde ben nasıl kullanabiliyorum? Hırs dediğin böyle bir şey olsa gerek." Camy'nin belindeki kristal hançerin üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı. Camy'nin gözleri bir an onun üzerinde gezdi, sonra Kelebek'e döndü. "Her gece, bir çizik. Günler sürdü... Acısına dayanmak, her geçen gün daha fazlasına katlanabilmek için dişimi sıkmayı öğrenmek. Ömrümden ömür yedi ama sen tamamen rahatlayarak zayıflamışken, koynunda beslediğin yılanın farkında değilken, şansımı kaçıramazdım."

Kelebek'in yüzü acıyla çarpıldı; Kristal'in açtığı yaralar iyileşmiş olsa bile hala derinlerde acısını hissedebiliyordu. Bakışları tekrardan Taht'ın arkasındaki duvara döndü. “Fark ederlerdi… Morrigan'ın yokluğunu fark ederlerdi! Kimse etmese Noctua ederdi!” Kelebek haykırdı gözleri yaşlarla dolu bir biçimde; nasıl planlayabilmişti Camy bunu? Nasıl bu kadar kalpsiz olabilmişti?!

“Ederdi… ederlerdi… Eğer tüm cinayetlerimi aynı gün işlemiş olmasaydım.” Camy gülümseyip asasını bir diğer lidere doğrulttu. “En kolayı ise J. Oldu. J. Ve Bülbül.”

3 comments:

TRN said...

*televizyondaki diziyle kavga eden babanne/dede edasıyla*

Dikkati dağılmasaydı, hele bir vursaydı Morrigan...
Camael de ne sinsiymiş ha. Uyanık şey.

Lorean said...

Fincandaki çay olayını tam olarak anladığımdan emin değilim: Morrigan, çayını kendisi hazırlıyordu. O zaman zehirli (*) olan şey mutfaktan gelen su mu? Çünkü o çayın üzerinde Camy'nin kontrolü olduğunu gösteren tek şey bu.

İlk anladığım şey de şuydu (bunu da sadece paylaşmak için yazdım): Morrigan aslında çayını kendisi hazırlıyordu, ilk içtiği de kendi içtiği çaydı. Sonra Camy odaya elinde zehirli çay fincanıyla girip fincanların yerlerini değiştirdi. Eh, böyle olmamıştır tabii.

Bu arada son yazıların müthiş olmuş. Yazılarını kendin için yazıyor olmanın getirdikleri gerçekten yazının kalitesine yansımış.

*: Daha doğrusu halüsinojen

Roselyn said...

Hm, aslında Morrigan pek çok kere çayını masaya bırakıp başka şeylerle ilgileniyor, Camy'nin o ara halisünojen'i çaya kattığını düşünmüştüm, ancak, mutfaktan gelen suya müdahele etmiş olması da muhtemel...

Özellikle o ufak ayrıntıyı vermedim, çünkü fincan olayının biraz asıl olayın gerisinde kalmasını istedim. Sonuçta, "camy fincanın içine bir şeyler döktü" gibi bir cümle yazsaydım oraya, sanırım kurduğu komplonun ne olduğu apaçık belli olacaktı =)

Hmm evet. Bakalım Düş'de daha neler olacak. =)