Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, May 27, 2010

Yıkım Serisi Bölüm 5 - Başlayalım mı?

Puscifier - Underworld OST

Gök gürlüyordu. Yarısı yıkılmış duvarların arasından görülüyordu bir anda aydınlanan gökyüzü ve sonra tüm Düş tekrardan karanlığa gömülüyordu. Kelebek’in hıçkırıkları taht odasında yankılanırken Camy büyük pencereleri örten kadife perdeleri açarak dışarıyı işaret etti kızıl saçlı kadına.

“Biraz zaman aldı duvarları indirmek ve bu pencereleri açmak… Ama Düş bahçesinin o muhteşem manzarasını ayaklarına kadar getirdim Kelebek. Şaheserime bak, ne kadar güzel değil mi?”

Kelebek emekleyerek yanaştı pencereye; ayakta duracak gücü yoktu. Gözleri acıyordu artık ağlamaktan. Nitekim gördüğü manzara karşısında gözleri daha fazla yaş akıtamadı.

Ağaç kurumuştu. Kızkardeş’in kırmızı ağacı yanmıştı. Düş Bahçesi’nin yeri ölü kuşlarla kaplıydı. Kan, çürümüşlük ve ölüm kokuyordu bir zamanlar Düş’e hayat veren bahçe. Liderlerin bedenleri çivilenmişti Ağaç’ın gövdesine.

“Hmmm, belki de Bülbül’ü öbür yana asmalıydım. Daha güzel görünebilirmiş o zaman buradan.”

Kelebek bir çığlık atıp Camy’nin üstüne atladı bir anda. Camy elinin tersiyle kadını yakalayıp hiç zorlanmadan bir köşeye fırlattı.

“Belki bir zamanlar beni yenmiş olmayı başarabilirsin Kelebek, ama unutma, köprünün altından çok sular aktı.”

Kelebek bir çığlık daha atarak ayağa kalktı. Boğazı patlarcasına çığlık atıyor, öfkesini bağırarak atıyordu; nitekim kelimeler oluşturamayacak kadar yorgundu beyni tüm öğrendiklerinden sonra.

Uzun saplı baltası elinde oluşurken Camy’nin dudaklarında bir gülümseme oluştu. Asasını ve Kristal Kılıç’ı savunma pozisyonunda tutup Kelebek’i bekledi.

“Tüm bunları öğrendin, ve hala beni yenebileceğini düşünüyorsun? Pekala.” Omuz silkti.

“HAİN KALTAK!” Zorlukla çıktı kelimeler Kelebek’in ağzından, tükürürcesine. Hızlı adımlarla koşarak savurdu baltasını, Camy’nin asasıyla buluşup kenara savrulmak için. Ama Kelebek yere düşmedi bu sefer, çabucak toparlanıp bir kere daha saldırdı. Bir kere daha. Bir kere daha. Bir kere daha. Ama ne kadar saldırdıysa da Camy sadece savunmakla yetindi, karşılık vermedi hiçbir saldırısına kızıl saçlı kadının.

“Benimle oynamayı bırak! Hain!”

Camy bu sefer asasıyla savuşturduktan sonra Kelebek’in bacağında derin bir çizik açtı Kristal Kılıç’la. “Tadını çıkarıyorum. Gerçek anlamda sana saldırsam, çok sürmez.”

“Kendine çok güveniyorsun değil mi?” Kelebek’in eli hızlı bir hareketle yarasının üzerine gitti, ordaki kanı toparlayıp Camy’ye savurdu bir anda. Camy’nin gözleri ve suratı kanla kaplanırken bir anlık acıyla iki büklüm oldu Camy.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen, manyak kadın!”

“Heh.” Kelebek bacaklarını açarak yerden destek aldı ve ellerini açarak kendine doğru çekmeye başladı artık Camy’nin damarlarında akan kanını. “Beni olduğum yerde sayıyordum sandın, değil mi, sürtük!”

Kan yavaş yavaş Camy’nin gözlerinden, burnundan, kulaklarından ve ağzından dışarı süzülmeye başladı. İncecik bir şekilde akıyordu kan ve her bir damlanın çıkışı damarları ateş gibi yakıyor Camy acıdan kıvranıyordu. “Kardeşlerime yaptığını ödeteceğim sana Camy…. Damla damla çekeceğim kanını damarlarından!”

Camy yere düştü acıyla ve kıvranmaya başladı. Çığlıklar atıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. “Kelebek! Ne olur dur! Canım yanıyor! Canım çok yanıyor!”

“Acıyacak! Daha beter acıyacak! Yaptıkların cezasız kalmayacak, soysuz!” Kelebek adım adım yaklaşırken kanı damla damla çekmeye devam ediyordu Camy’nin damarlarından. Artık kendi kanından olma bir gölüm üzerinde debeleniyordu kumral saçlı kadın gözyaşları içinde. Sonra bir anda durdu, Kelebek merakla yaklaştı ona.

“Şaka!” bir kahkaha yankılandı Camy’nin boğazından.

Kelebek ne olduğunu anlamadan beş çift kol yakaladı ve geri çekti onu. Bacaklarından, kollarından, boynundan ve belinden tuttu kollar, ağzına bastırdılar ellerini. Kelebek bir an seçebildi ellerin sahiplerini…

Boş bakışlı ruhlardı bunlar, kuş kanatlı, Düş’ün artık ölü liderlerinin ruhlarıydı. Bir çığlık yükseldi boğazından ama dudaklarına bastıran Bülbül’ün elleri daha da sıkılaştı.

Camy Ayağa kalktı, kahkahalarla gülerken gözlerinden yaşlar boşanıyordu; gülmenin etkisindendi bu gözyaşları. Üzerini silkeledi, uzunca bir süre güldü ve en sonunda gözlerini de silip derin bir nefes aldı.

“Ah, beni çok eğlendiriyorsun Kelebek. Gerçekten o zavallı numaranın beni etkileyebileceğini mi düşündün?” Kumral saçlı kadın dudak büktü. “Düşündüğümden de zavallı bir durumdaymışsın. Ayrıca bak, yalnız değiliz. Kardeşlerimiz de bizimle beraber, onların gitmesine gönlüm el vermediği için ruhlarını kendime bağladım. Artık hep beraber güzel bir aile gibi eğlenebiliriz değil mi?” Eliyle bir işaret yaptı. Liderler yavaşça iki yana doğru açılarak Kelebek’in elleri ve ayaklarını ayırdılar, vücudunu gerdiler. Camy’nin bir kelimesiyle görünür oldu Kelebek’in kızıl kanatları ve liderler her bir kanatı ayrı ayrı tuttular.

Camy tatmin olmuş bir biçimde gülümsedi. Kristal kılıç’ı kemerine takıp çizmesinden iki kristal hançer çıkarıp ellerinde çevirdi birkaç defa.

“Artık başlayalım mı?”

Tuesday, May 18, 2010

Yıkım Serisi Bölüm 4 – Umutsuzluk

Noc Arcana - Phantom Procession

“Neler… Oluyor?”

Noctua, ayı postundan yapılma tüniğine sarılmış, Düş Bahçesi’nin kapısında duruyordu. Attığı her adımda ayaklarına ya kartallar ve kuzgunlar ya da bülbüller ve papağanlar çarpıyordu. Hepsi ölüydü; tıpkı liderler gibi.

“Camy… Neler oluyor?” yaşlı adamın sesi titriyordu, gözleri dolmuştu.

Camy gülümseyip kılıcı çevirdi elinde. “Hm, sadece biraz temizlik, biraz iş ve nasıl desem… Tahtı ele geçiriyorum sanırım.”

“Bunun olmaması gerekirdi, Anne buna izin vermezdi!” Noctua Camy’nin arkasında yükselen muhteşem büyüklükteki ağaca baktı; neredeyse tamamen kurumuştu ağaç.

“Eh, savaşa burada başlasam belki, ama liderleri kılıçtan geçirdikçe onların gücü bana aktı, Anne’ye geri dönemeden ve zavallı Ağaç, ne kadar güçlü olursa olsun, kurudu… Geride bir tek sen ve ben kaldık Noctua.”

“Kelebek’i unutuyorsun.”

Camy sırıttı. “Kelebek? Karşımda hiçbir gücü yok onun artık. Kristal Kılıç ve diğer liderlerin güçleri sayesinde karşımda duramaz. Söylesene Noctua, neden beni zahmetten kurtarıp kendini öldürmüyorsun?”

“Kendimi öldürmek mi? Neden?”

“Beni zahmetten kurtarmak için, kendini kurtarmak için. Düşünsene, herkesi öldürdüm, sen, yıllardır savaşmayan şu koca göbekli tembel adam, karşımda bir şansın var mı sanıyorsun?”

Haklıydı. Merla’nın ölümü üzerinden çok uzun bir zaman geçmişti ve o günden beri kılıç almamıştı eline avlanmak hariç. Savaştan nefret etmeye başlamıştı karısından ayrı düştüğünden beri. Sahi, CamaeL’e karşı ne kadar bir şansı vardı ki?

“Bir de ölümü düşün. Benim elimden olan uzun ve can yakıcı olacak. Kristal Kılıç’ın bu Düş’dekilere neler yaptığını biliyorsun değil mi?” CamaeL eğilerek Kwahu’nun kemerindeki hançeri alıp Noctua’nın ayaklarının dibine attı. “Neden ikimize de bir iyilik yapı kendi hayatını sonlandırmıyorsun Noctua?”

“İntihar?”

“Tabi, sana en uygun ölüm o değil mi? Hızlı ve kesin. İşkence olmadan. Merla’ya daha çabuk kavuşmanı sağlar!”

Noctua’nın yüzündeki karanlık dağıldı bir an. Delirmiş olmalıydı; ciddi anlamda düşünüyordu bunu, aklına yakın geliyordu? Derin ve güçlü bir kahkaha attı, kahkahası Düş Bahçesi’nde yankılandı. CamaeL başını yana eğip merakla baktı adama.

“Ne oldu?”

“Gerçekten tam bir yılansın Camy.” Noctua iç çekti, eğilip yerden hançere baktı. Gözleri bir an hançerden Camy’ye, üzerindeki kana ve elindeki kılıca gitti. Kadın haklıydı; belki de en iyisi tamamen yok olmuş olan bu Düş’den göçüp, sonsuzlukta sevdiği kadınla birlikte olmaktı.

Gözlrinden iki damla yaş süzüldü yanaklarına yaşlı adamın. Hançer kınından çıktı, iki kolunu boydan boya yardı. Kan fışkırıp Ağaç’ın köklerini kızıla boyarken, baykuşlar düştü dallardan yere, Noctua’nın vücudu yavaşça soğuyup titrerken. CamaeL iç çekti.

Çok kolaydı bazı insanları manipüle etmek. Acıyla sırtına gitti eli ve iki büklüm oldu. Zorlukla nefes alıyordu. Kılıcına dayanıp ayağa kalktı ve odasına doğru yürüdü. Yarasını sardıktan sonra son düzenlemeleri yapacak, Kelebek’in gelişini bekleyecekti.

Güldü Noctua’nın aptallığına.

Eğer tembel yaşlı bunak savaşmayı denemiş olsaydı, Camy’yi öldürebilirdi…

Sunday, May 16, 2010

Yıkım Serisi Bölüm 3 – Son kıvılcım

Nox Arcana -Winter Medley, Masque of Red Death

Yeniden temizlenip giyindikten sonra Kwahu’nun odasına yollandı Camy. Tam olarak ne yapacağını bilmiyordu; çünkü liderler arasında en az konuşan ve kendini en az belli eden oydu. Ne neden hoşlandığını ne de neden korktuğunu biliyordu, anlamak içinse bir yol geliştirememişti. Galiba bu kez, kaba kuvvete güvenecekti.

Odaya geldiğinde odanın boş olduğunu gördü. Garipti, çünkü Kwahu bu saatlerde meditasyon yapar ve alkolle yaptığı özel karışımı içerdi. Etrafa bakarken gözlerine yerdeki kuzgun, bülbül ve papağan tüyleri çarptı. Korkuyla açıldı gözleri bir an; Kwahu biliyordu! Kalp atışları ve nefes alış verişi hızlanırken duvara dayanıp duraksadı. Evet, artık sadece kaba kuvvete güvenecekti.. Ya da… Duraksadı, yüzünde o sinsi gülümseme belirdi; bunu kendi çıkarına kullanabilirdi. Odadan çıktı, Düş Bahçesi’ne yollandı.

Bahçeye adımını attığı gibi ayağının önüne bir ok saplandı.

“Hain!” Anlaşılan Kwahu Ağaç’ın üst dallarından birine tünemiş, elinde yayı, nişan almış bir biçimde onu bekliyordu.

“Hain? Nedenmiş o?”

Camy’nin etrafında yükselen toz bulutu bir bir cinayetlerini gösteri ona. Camy dudak büktü. “Sadece çokluğu kaldırıp birlik getirmeye çalışıyorum Düş’e. Bunu ihanet olarak yorumlayan sensin Kwahu.”

“Peki tek olanın sen olması gerektiğini nerden çıkardın?” Birkaç ok daha ıslık çalarak Camy’e doğru gelirken Camy aceleyle yana çekilerek oklardan sıyrıldı; bunların uyarı atışları olduğu aşikardı, çünkü Kwahu’nun okları normal oklar gibi değildi. Hedeflerini vururlardı mutlaka.

“Hepiniz uykudayken, bu tatlı tembel yalandan barış döneminde vakit öldürürken fırsatı kullanmayı seçen bir tek benim çünkü.” Başının yanından bir ok geçerken eğildi Camy.

“Kardeşlerimizi öldürdün! Kim bilir daha neler yapmak istiyorsun! Ve o kadar korkak ve gurursuzsun ki, sinsi sinsi yaptın bunu! Madem kendine o kadar güveniyordun, karşılarına çıkıp onurlu bir biçimde yapsaydın!”

Camy kaşlarını çattı; Kwahu normalden fazla konuşuyordu, bir şeyler yanlıştı. “Eğer öyle yapsaydım muhtemelen kazanamazdım.”

“Belki de kazanmamalıydın!”

Camy asasını ve Kristal Kılıç’ı birer elinde tutarak Ağaç’a doğru koşmaya başladı. Her bir adımını kaldırdığında oraya bir ok saplanıyor, Kwahu’nun oklarından zar zor sıyrılıyordu. Hissedebiliyordu adamın kalp atışlarını; Kwahu korkuyordu. Gülümsedi.

“Peki, madem sen o kadar gururlusun neden Ağaç’ta saklanıyorsun ve karşıma çıkmıyorsun?”

Uzun bir sessizlik oldu. Camy biliyordu ki Kwahu saklandığı sürece yanına yaklaşması olanaksızdı, onu ortadan kaldırması da. Anlaşılan bunu Kwahu da biliyordu ki en güzel saklanma yerini seçmişti; yüksek, güvenli ve savunmaya uygun. Fakat yine de çok geçmeden aşağı indi adam; Camy’nin sözlerini kendine yedirememişti.

“Ah, sandığım kadar korkak değilmişsin.”

“Ben senin gibi değilim Camy, liderlerle yüzleşmekten korkmuyorum.”

“Tabiki, eminim bundan.” Camy Kılıcı elinde birkaç kez çevirip saldırı pozisyonu aldı. Kwahu’nun ellerini iki yana açarak bir şeyler mırıldandığını fark etti. Başını yana eğip dikkatlice izlediğinde bunun bir tür dua ile büyünün karışını olduğunu anladı. İzledi.

Kwahu’nun yayı yavaşça sırtıyla bütünleşip kartal kanatlarına dönüştüler, Ağaç’ın kökleri sarıldı gövdesine ve doğal bir zırh oluştu Kwahu’nun üzerinde. Peri ışıkları maddeleşti, elleri yavaşça pençeleşti. Yüzü çarpıldı, bir kurtun yüzüne benzedi. Kulaklarını geri yatırıp dört ayak üzerine düştü şekil değiştiren adam ve başını geriye atıp uzun uzun uludu.



“Bu basit form değiştirme numaraların beni ne korkutabilir ne de beni saf dışı bırakabilir Kwahu, bunu biliyorsun.”

Yaratığın zihni Kwahu’nun zihni ele geçirirken, genç adam kontrolü tamamen yaratığa bırakmaktan çekinmedi; kanın tadını aldığında nasıl olsa duracaktı yaratık. Yüzünde bir gülümsemeyle kadının üzerine atıldı. Bunun farkına varan Camy asasıyla adamın dengesini bozup yana çekildi; ancak Kwahu şekil değiştirdiğinde tüm hisleri katlanarak artmış, basit savunma hareketleri o kadar da etkilememeye başlamıştı onu. Başka bir şey düşünmeli, bu sırada adamı oyalamalıydı.

Adam tekrar Camy’nin üzerine atıldığında, tekrardan bir asa hareketiyle savuşturdu onu kadın ve aceleyle yüksek dallardan birine tünedi. Kwahu onun peşinden tırmanırken, bir av-avcı kovalamacası başlamıştı. İçinden küfreden Camy bunu bir şekilde kırmak zorunda olduğunu hissetti; bu kovalamacanın sonu şimdiden belliydi çünkü. Yaratık doğuştan avcıydı.

Pençeler bacaklarının yakınından geçerken Camy kendini daldan aşağı attı ve kanatlarını açarak gökyüzüne yükseldi. Ancak Kwahu hazırlıklıydı, peşinden atlayarak onu takip etti. Artık kovalamaca gökyüzüne taşınmıştı. Camy bir an Kwahu’ya sataşmanın gerçekten iyi bir fikir olup olmadığını sordu kendine; onun bu yaratık yönünü Liderler Savaşı’nda görmüştü bir tek ve bu kadar güçlü değildi o zamanlar.

En sonunda Ağaç’ın dalları arasından dolanarak onu yavaşlatmaya çalıştı Camy, fakat yaratık çevikti. Kolayca dönüyor, hız kesiyor ve hızlanıyor, Camy’nin peşinden bir an olsun ayrılmıyordu. Kovalamaca sürdükçe Camy yorulduğunu hissetti, fakat Kwahu sadece oyun oynuyor gibiydi. Korkuyla etrafına baktı… Gülümsedi. Ani bir hareketle yolunu değiştirdi, Kwahu onu takip etti. Ve çok geçmeden Kwahu, Camy’nin gözüne çarpan ama onun fark etmediği dala çarptı, kalın ve kırıl dal Kwahu’yu altına alarak yere düştü.

Camy onun yanı başında yere indi, kılıcını kaldırdı. “Kovalamaca beni gerçekten yordu ve bir an ciddi anlamda korktum biliyor musun?”

Kwahu sadece gülümsedi yorgunca, yaratık formu yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir anda onlarca uluma karıştı Camy’nin sesine. Etrafa korkuyla bakan Camy etrafını saran onlarca kurdu fark etti. “Ah, doğru. Savaş çağrısı yaptığını unutmuşum.” Kılıcını elinde çevirdi. “Ama biliyor musun, az önceki kovalamacanın üstüne biraz kan dökmek iyi gider.”

Camy bir ok gibi kurtların arasına dalarken bütün sürü onun üzerine çullandı. Bir an sadece boz renkli kürkler göründü ve tek ses onların hırlamalarıyla. Çok geçmeden bir bir uzağa fırlatıldılar, kayalara çarptılar. Acı dolu ağlamaklı sesleri hırıltıların yerini alırken, Camy bir kahkaha attı. “Sanırım kendime kış için bir kürk yaptıracağım Kwahu. Hediyelerine bakılırsa, oldukça kaliteli olacak!”

Kwahu’nun kükremesini duydu kulağının dibinde ve pençesi sırtını deşti bir anda Camy’nin. Camy güldü, dudaklarından ağzına dolan kan sızmaya başladı. Kwahu çok geçmeden karnından girip sırtından çıkan kılıcı fark etti.

“Ck ck ck, çok yazık. “ Camy ona döndü, bir tekmeyle adamı kılıçtan kurtarıp yere düşürdü. Kan kaybıyla beraber titreyen ve gözleri odaklanamayan adamı izledi bir süre. “Ama en azından savaşarak öldüm diyebilirsin Kwahu.” Kılıcı adamın kıyafetine sildi, kartallar bir bir yere düşerken başını yana eğip izledi.

Geriye bir tek Noctua kalmıştı.

Friday, May 14, 2010

Yıkım Serisi Bölüm 2 – Renkli Tüyler Yağmuru

Nox Arcana - Lenore


Yağmur yağmaya devam ediyordu Camy gizlice tekrar kaleye döndüğünde. Banyoya girdi, üzerindeki kandan arındı ve yüzünde bir gülümsemeyle en egzotik kokulu banyo köpüklerini kullandı; yem atmanın tam sırasıydı.

İşte orda, J. her zamanki gibi şölendeki kadınlarla muhabbet ediyor, onları eğlendiriyordu. Bir anda odaya dolan egzotik meyve kokusu dikkatini çekince hafifçe başını çevirip kokunun kaynağına döndü; Camy’ydi bu. Uzun, mavi satenden bir elbise giymişti kumral saçlı kadın ve J.’e gülümsüyordu. Onun gelişiyle kadınlar hafifçe selam verip uzaklaştılar.

“Eğleniyorsun umarım?” dedi Camy gülümseyerek.

“Evet, gerçekten bu işi biliyorsunuz, hem sen hem Kelebek.” J. Sırıttı. Kokunun başını döndürdüğünü okuyabiliyordu Camy adamın hareketlerinden. Gözlerini kırpıştırdı.

“Eğer benimle gelirsen yeni hazırladığımız bir anlaşmayı tartışmak istiyorum seninle.” Adama yaklaştı hafifçe, cesur bir hareketle kulağına doğru eğildi ve fısıldadı “Ve başka şeyler.”

Karşıdakinin zayıflığını yeterince dikkatli gözlemlersen onu tuzağa çekmek ne kadar da kolaydı? Oltaya takılmış havucu kovalayan zavallı at gibi, J Camy’yi takip ediyordu şimdi. Odaya çıktılar, Camy birer kadeh içki koyduktan sonra koltuğa geçip kağıt tomarlarını yığdı önlerine. Doğru anı beklemesi lazımdı; ne J’i kaçıracak kadar erken ne de hevesini kıracak kadar geç…

Havadan sudan muhabbetlerden ve anlaşma metinlerinin üzerinden geçtikten sonra, adamın gözlerindeki alkolle bezenmiş şehvetli bakışlardan zamanın geldiğini anladı Camy. Kadehini masaya koymak için uzandığında elbisesinin askısı düştü omuzlarına. J, sanki başlama işareti verilmiş tazılar gibi bir hızla kumral saçlı kadının bileğini kavrayıp kendine çekti ikili bir süre boyunca uzun bir öpücüğü paylaştılar.

Çok geçmeden yaptığı aptallığı fark etti J. Önce nefesi kesildi sonra bedeni kasıldı bir titremeyle. Camy adamı koltuğa iterek ayağa kalktı ve elinin tersiyle dudaklarını sildi, elbisesini düzeltti. Koltukta kıvranan adama baktı küçümseyerek.

“Gerçekten çok ama çok aptalsın J. Kardeş sayılırız. Aramızda bir şey olabileceğini mi düşündün?” Bir kahkaha attı. “Aptallığın gerçekten işime yaradı. Bu kadar kolay tuzağıma düşeceğini sanmıyordum.” J.’in yavaşça kapanan gözlerini ve hafifleyen nefesini gördüğünde adama yanaştı mutlulukla. “Ve şimdi, sıradaki adım…”

***

J gözlerini araladı. İlk fark ettiği şey hiçbir vücut uzvunu hissetmiyor oluşuydu; sadece gözlerini hareket ettirebiliyordu adam.

“Uyandın. Güzel, tam vaktiydi.”

“J!!”

Bağırmak istedi adam sesi duyduğunda; Bülbül… Bülbül oradaydı ama neredeydiler? Gözleri korku içerisinde etrafı taradı; mezarlıktı burası ve adam bir melek heykeline bağlı olduğunu fark etti. Tam önünde Camy duruyordu, mezarlığın girişinde ise nefes nefese kalmış Bülbül. Sevdiği kadın…

“Camy, sen ne yaptığını sanıyorsun?”

“Benim olanı alıyorum.” Kumral saçlı kadın adamın arkasına geçip kollarını boynuna doladı. “Aslında benim olması gereken şeyi.” Parmakları dolandı adamın yanaklarında. “Çok yakında kralım olacak adam işte bu.”

“Benim nişanlım o! Rahat bırak onu!” Bülbül gayrı ihtiyari suikast hançerlerini çıkardı bileklerinden; sanki iki küçük pençeydi ellerinden çıkan. Yüzünde daha önce onda hiç görülmemiş bir öfke ifadesi vardı ve saldırı pozisyonuna geçmişti. Camy onun bu saldırganlığına güldü, dili ve dudakları adamın çenesinden yukarıya doğru gezdi.

“Ne olurmuş rahat bırakmazsam?” dedi tehditkar bir biçimde; elleri ait olmadıkları yerlerde gezinmeye başlamıştı. Bülbül’ün gözleri dolmuştu, evet, sinirleniyordu.

“Çek ellerini onun üzerinden!” diye bağırdı Bülbül bir anda atağa geçerek; ama hesaba katmadığı bir şey onu olduğu yere çiviledi; Camy’nin eli şimşek hızıyla hareket etmiş, kristal hançer J’in boğazını kesip parçalamıştı. Şimdi zavallı adam titreyerek kendi kanında debelenirken, o hançerden damlayan kanın tadına bakıyor, yüzündeki adi sırıtış Bülbül’le adeta dalga geçiyordu. İstemsizce gözlerinden akan yaşlar küçük kızın yanaklarını ıslatmaya başlamıştı ki bir çığlık yükseldi ağzından ve Camy’nin üstüne doğru koşmaya başladı hançerleri iki yanında hazır tutarak. Koştu, ama Camy hareket etmedi. Koştu ama Camy silahını çekmedi.

Koştu ve tam saldırmak için elini havaya kaldırdığında gözleri acıyla açıldı, küçük kız geriye doğru devrildi, yere düştü. Vücudu tirtir titriyor, ağzından köpükler saçıyordu. Camy hiç acele etmeden kızın üzerine yürüdü, ayaklarını onun boynunun iki yanına koydu ve yaşamın ışığı onun gözlerinde solarken onu izledi.

“Son iki haftadır o yediğin elmalı payların hepsi özel yapımdı.”

Tüm o elmalı pay dilimlerinin içine özel bir bitki karışımı karıştırmıştı Camy; tatsız ve kokusuz bir karışımdı bu. Normal dozda verildiğinde hiçbir etkisi yoktu; bünyesine alan kişi gerçekten çok yüksek dozda adrenalin salgılamadığı takdirde. Bülbüle bu karışımı aşırı dozda yedirmek hiç zor değildi, onu kızdırmak ise çok daha kolaydı. İki liderden birden kurtulmuştu böylelikle.

“Bir taş, iki kuş,” diye mırıldandı Camy ve bir kahkaha atarak odasına yollandı; bir sonraki adımın zamanıydı.

O mezarlıktan çıkarken Düş Bahçesi’ndeki bülbüller ve papağanlar bir bir ölüyor, bahçeye adeta kuş yağıyordu.

***

“J… Nasıl bu kadar aptal olabildi…” Kelebek acıyla ellerini gözlerine bastırdı; gözyaşları kurumuştu artık ağlamaktan. Bir yandan Camy’ye güvendiği için kendine kızıyor, öbür yandan sevdiği insanların ölüm hikayeleriyle acı çekiyordu. Nasıl fark edememişti bu yılanı? Nasıl akıl edememişti Camy’nin bu kadar inceden ve derinden ağlarını ördüğünü?

“Şehvet ve oburluk, Kelebek, kendi zayıflıklarının kurbanı oldular.” Camy iç çekti. "Hiç zor olmadı... Duygularla ve arzularla kör olmak, senin hatan da bu olmadı mı zaten?"

"Benim hatam tahta geçtiğimde seni öldürmememdi!"

"Hm, evet. Sanırım bana güvenmek de en büyük hatalarındandı ikizim. Benim o emir dinleyen, cezasını kabullenen tavırlarıma ne kadar da çabuk kandın! Eskiden olsa, o öfkenin tavan yaptığı, üzerinde kuruyan kanla parıl parıl parladığın muhteşem günlerinde olsa bir saniye tereddüt etmezdin beni çıplak ellerinle parçalamaktan!"

"Belki o zaman yapmadım, ama şimdi yapağım!"

"Biraz geç sanki, değil mi?" Duvardaki kesik kellere baktı tekrar.“Hikayemi bitirmemi beklemelisin... Sıra sana gelmeden önce bir kaç hikaye daha var anlatılacak; Mesela Kwahu ile yaşadığım savaş, belki en ilginç olan. Beni en çok korkutan ve neredeyse tüm planlarımı bozan...”

Thursday, May 13, 2010

Ichi wa Zen, Zen wa Ichi...

Alışverişe çıkmaktan daha güzel ve zevkli bişi daha varmış; sevdiğin biriyle alışverişe çıkmak!

Bugün öğlen kalktım (yine), kahvaltıdan sonra biraz yemek programı izledim, tam bilgisayar başına geçmiş, seksi belf paladinimle quest yapıyordum ki CanCan the Alchemist'den sms geldi "Okulda mısın? Buluşalım mı?". Darlanmış, zaten ben de evde darlanmışım, "Bi saate Migrostayım." diye cevap atıp kendimi banyoya attım.

Bir saatin sonunda ben dnr'ı ziyaretimi bitirdiğim vakit geldi Mr. Alchemist. Ben Ogz, Penguen, Uykusuz ve 500parça Luis Royo puzzle'ı almış dikiliyordum. Puzzle'ı niye aldığım hakkında bir fikrim yok, zira evde Cücü olduğu için puzzle'ı yapacak stabil bir mekanım yok ama Royo çok severim. Almış bulundum öyle xD

Hemen Starbucks'a gittik. Ayda bir hakkım var ordan kahve içmek için, "Ne zamandıor yoktunuz?" gibi şeyler söylediler falan. Yeni çıkan buzlu expressolu zırzavattan alıp cam kenarı cici koltuklara geçtik. Bayağı bayağı muhabbet ettikten sonra vitrin bakmaya geldi sıra; zira vitrin bakmak en sevdiğim aktivitelerden biridir, neyin ne zaman gönlümü çeleceği hiç bilinmez çünkü. Zor beğenirim, ama beğendiğimde de tam beğenirim ^^

Oyuncakçı gezdik, gözlükçülere baktık [kalın kenarlı bir çerçeveye geçmeyi düşünüyorum yarım çerçeveden. sıkıldım biraz.], MudoConcept'i gezdik [favori gezme yerlerimden biri, çok ama çok güzel şeyler var, zengin bir koca bulursam orayı komple eve taşımak olur ikinci işim galiba.], WinxClub geyikleri çevirdik bolca. En sonunda yapmam gereken ev alışverişleri için Migros'a girdik...

Reyon reyon koşturup gezerken, almam gereken sadece 3 parça şey yerine, kasaya ulaştığımızda bi 15-20 parça şey aldığımı farkettim. Alchemist arkadaşa sordum "Kaç tutar?" baktı baktı "50-60" dedi. "Kıyma var?" dedim, zira köfte yapıcaktım akşam yemeğine. "Hı, belki 80 falan o zaman." Kasiyer hatun "170 teelaa." dediğinde gözlerimiz O.O oldu tabi.

Burdan beni yalnız başına manik haldeyken de depresif haldeyken de alışverişe yollamamanız gerektiğini çıkarıyorsunuz bir de gelecekteki kocama sabır diliyorsunuz xD Böyle 6-8 ayda bir 200 kaat harcamadan rahat edemiyorum sanırım. Gerçi, sadece ihtiyacım olan şeyler aldım (çizim defter ve kalemleri, çilekli duş jeli, beyazlatıcı diş macunu, makyaj temizleme pamuğu...). Hayat pahalı anacım xD

Ve şimdiii gün içinde çektiğim fotoğraflar =)

Kesik kelle'li mankenler! Yıkım serisinde o kadar kesik kafalardan bahsettikten sonra bunları görünce şok geçirdim diyebilirim xD Ürkütücü değiller mi?

Fazladan kafalı GIJoe abi.
Türkiye mamülatı! İştah verir!


Akşam da alt komşumuz İdil geldi, o bilgisayarda yeni ÖSS'nin ikinci adım başvurusunu yaparken ben de içine bakmak için 500 puzzleımı açmış bulundum. Son 1-2 saattir onun üstünde oyalanıyoruz. Şimdi gitti o, ben de bunu yazıyorum. Birazdan bir şeyler çizicem sanırım ne bileyim.

<3

~ Rose

not: 2 kadar senin sonunda tekrardan Anime izlemeye başladım Rouge'un gazına gelip, FMA: Brotherhood izliyorum. Özlemişim anime izlemeyi, Japonca falan konuşuyorlar böyle çok eğlenceli =)

Wednesday, May 12, 2010

Yıkım Bölüm 1 – Kuzgunlar ve Kuğu

Nox Arcana - Music Box

Turnuvanın bitimini takip eden hafta da kalmıştı liderler Başkent’te. Bir nevi konsey toplantısı olmuştu ve bu ufak tatil iyi gelmişti herkese. Kelebek’in Leviathan’a gitmek için ayrılmasından sonraki birkaç gün daha kalacaklardı; minik kaçamaklarını uzatmak işlerine gelmişti. Sıkıcı işlerin olmadığı bir kaç gün daha... Daha cazip ne olabilirdi?

Bahar yağmurları Düş’ü etkisi altına almıştı. Morrigan, yağmuru pek sevmiyor, ya bulutlu ya da karlı havayı tercih ediyordu; kadının günlük ruh halini en iyi yansıtan iki hava durumuydu bu ikisi. Kapalı havada yapılan eğitimi yeterli bulmuyordu kadın, o yüzden o gün de erken bitirmişti dersi. Öğrencileri neşe içinde dağılırken, kuzgun saçlı kadın sessizce odasına çıktı. Mutfaktan bir fincan sıcak su istedi, kendi karışımı olan özel çay yapraklarını sıcak suda dinlenmeye bıraktı. Masanın üzerine koyduğu fincanda çay demlenirken, pencereye yanaşıp dışarıyı ve yağan yağmuru izledi kadın. Yağmur…

“Morrigan, Morrigan, gökkuşağı!” Kuzgun saçlı kadın gözlerini kapadığında bir an Merla’nın sesini duyar gibi oldu, anıların güzelliğiyle mutlu oldu ama anı oldukları gerçeği yüzüne çarpıldığında tekrar sert ifadesine döndü yüzü. İç çekti, fincana uzanırkent pencerenin dışındaki figüre çarptı gözü; beyazlar içerisinde bir kadın?

Gereksiz ve kendinden beklenmeyecek bir heyecanla pencereden dışarıya sarktı camı aralayıp, fakar göz yanılmasından başka bir şey olmadığını anladığında knedi aptallığına güldü. İç çekti, pencereyi kapadı. Kapı tıklandı.

“Girin.”

“Merhaba!” Camy, elinde bir fincan çayla kapıdan içeriye başını uzattı. “Biraz vaktin var mı?”

“Tabiki, gel.” Morrigan çalışma masasının sandalyesini çekip yerleşti. Duvar saatinin tiktakları dışında başka hiçbir ses yoktu Morrigan’ın odasında; ürkütücüydü bu alışkın olmayanlar için ama Morrigan umursamıyordu.

“Kuzey Kenti’ndeki ticari üretim konusunda konuşmak istiyorum seninle.” Camy yanaştı masaya ve kadının karşısına oturdu. Kadın rahatsız bir biçimde iç çekip kaşlarını çattı, “Bu konuları konuşmayı sevmediğimi biliyorsun.”

“Ama konuşulması lazım! Halkının rahatlık ve refahı için.” Camy omuz silkti. “Ben de bayılmıyorum, merak etme. Ama ne yazık ki bu işleri yapmakla zorunluyum.”

Çayından bir yudum masaya geri koydu fincanı Morrigan, sonra ayağa kalkıp pencerenin yanına gitti. “Pekala. Ne istiyorsun?”

“Akıllı beyaz geyiklerinin boynuzları ve kürkleri çok değerli. Bunu kendi yararına kullanmanı isteyecektim.”

“Onları o kadar değerli yapan çok nadir olmaları Camy.”

“Evet ama,” Camy kadının yanına doğru adımını attı, gülümsedi ve fincanı uzattı kadına. “yine de düşün bence.”

Morrigan dalgınca dışarı bakmaya devam etti. “Eğer seni başımdan savacaksa tamam, düşüneceğim.”

Camy neşeyle kıkırdadı. “Teşekkür ederim! Akşam yemeğinde görüşürüz o zaman!”

Morrigan başını salladı, Camy çıkarken arkasından baktı, sonra yorgun olduğunu hissedip yatağa uzandı.

“Morrigan! Morrigan uyan!”

Morrigan gözlerini araladı, bir şimşek odayı bir an için aydınlattı. Kadın başını sallayıp ne olduğunu anlamaya çalıştı.

“Bak! Morrigan bak!”
Kadın gözlerini kısıp etrafa baktı ama karanlıkta bir şey göremedi. Bir şimşek daha odayı aydınlattığında beyaz saçlar seçebildi sadece; bir kuğu?

“Merla?” Morrigan yataktan kalkıp pencerenin yanına gitti.

“Morrigan! Bak!” Kapıdan dışarıya koştu küçük ayaklar; 8-10 yaşlarındaydı ona seslenen bu küçük kız. “Gel, Morrigan!”

Kuzgun saçlı kadın kürkünü omuzlarına geçirip asasını aldı ve avluya doğru koşan küçük ayakları takip etti. Bir şeyler yanlıştı ve bunun kaynağını bulmak istiyordu.

“Morrigan! Dışarıda!” Küçük kız sesleniyordu ona avlu kapısından. Daha sonra koşarak dışarı çıktı , koruluğa gitti. “Orda! Orda!” Kadın sessizce onu takip etmeye devam etti. Yağmur hızlanmıştı, karanlık iyice çökmüştü ve tek ışık sıklıkla çakan şimşekti. Her bir şimşekten sonra kulakları sanki gökyüzü yarılıyormuşçasına bir ses dolduruyordu. Kadın bundan hiç rahatsız değildi.

Bu ufak kovalamaca ormanın içindeki korunaklı bir açıklığa kadar sürdü. Ağaçların oluşturduğu çatı bu ufak açıklığı yağmurdan koruyordu, ancak yağmurun sesi hala duyulabiliyordu. Kadın başlığını iterak etrafa baktı; tanıdıktı bırası.

“Hatırlıyor musun? Bak! buradalar hala!” Küçük kız dallardan birinin üzerine eğilmiş bir kuş yuvasına bakıyordu. “Seninle yapmıştık bunu, ufak kuzgun yavrularımız vardı. Daha sonra büyüyüp uçmuşlardı.”

Kadın, acılı bir yüz ifadesiyle kızın yanına gidip yuvaya baktı; küçük yavru kuş kemikleriyle doluydu yuva. İç çekti ve etrafa baktı.

“Bu kadar oyun yeter, Camy, ne istiyorsun?”

Gölgelerin arasından çıktı kumral kadın, yüzü asılmıştı. “Fark edeceğini tahmin etmeliydim.”

“İlk başta neredeyse kanıyordum ama unutuyorsun ki, ben bu çocukça tuzaklara düşmeyecek kadar tecrübeliyim. Ne istiyorsun?”

“İntikam. Güç. Hakimiyet. Aşk.” Gözlerini kırpıştırdı kadın yüzünde sinsi bir gülümsemeyle. “En güçlü olanı ilk indirmenin işlerimi kolaylaştıracağını düşündüm.”

“Kendine ne kadar da güveniyorsun! Biz eşitiz, Camy, çok uzun zaman önce savaştığımızda da görmüştük bunu. Birbirimizi yenmemizin imkanı yok, acısını sadece diğerleri çekiyor.” Yutkundu acıyla. “Başka bir iç savaş daha çıkarmaksa amacın, vazgeç.”

Camy tehditkar bir tavırla kadına doğru yürüdü. “İç savaş çıkarmaya niyetim olduğunu kim söyledi?” Yüzündeki sinsi gülümseme iyice yayılırken pelerinin içinden elini çıkardı; ışıl ışıl parlayan bir kılıçtı bu.

“Kristal kılıç?!” Morrigan geriledi gözlerini kocaman açarak. “Bunu yapmış olamazsın, Kızkardeşler…”

“Ah, kapa çeneni yaşlı kadın, kızkardeşler bunu elleriyle teslim ettiler bana… Ben ellerini bedenlerinden ayırdıktan sonra. Kendi ikizim ihanet etti onlara ve sonra da ben, ona. Gözlerini yuvalarından çıkardım bir bir çünkü bu gözlere tek sahip olan sadece ben olmalıyım!” Bir iki hızlı adım atıp kılıcı savurdu kadına, fakat büyü kalkanı güçlüydü Morrigan’ın. Artık birbirlerine bakarak bir çember şeklinde dönüyorlardı.

“Sen… Ne zaman bu kadar canileştin?” Morrigan’ın üzüntüsü sesinden okunuyordu. “Seni tanıyamıyorum.”

“Beni hiç tanımadın ki?” Camy bir kez daha saldırıya geçti, fakat Morrigan için çok kolaydı savuşturmak. “Hiçbiriniz tanımadınız. Hepinizden daha çok hak ediyorum tahtı! Hepinizden güçlüyüm… Hepinizden kurnaz ve sinsiyim. Bir kraliçede olması gereken özellikler bunlar değil de ne? Söyle bana!”

Morrigan iç çekti. “Ne kadar da yanlış düşünüyorsun… Ve ne kadar da dikkatsizsin…” Gözleri kocaman açıldı Camy’nin şaşkınlıkla ve dengesini kaybedip yere düştü; Morrigan ıslak çimleri dondurmuş, Camy’yi etkisiz hale getirmişti. Ona doğru yürüdü, asasını kaldırdı ve sivri kısmını Camy’nin göğsüne gelecek şekilde nişanladı. “Düş’ün iyiliği için, Anne, beni affet. Sana Hain'in kanını sunuyorum! Damarlarıma onun gücünü akıt, akıt ki yanlışlarını düzelteyim!”

“Morrigan! Yapma!”

“Merla…?”

Kristal kılıç deşti Morrigan’ın göğsünü ve kadının ağzından kan fışkırdı.

“Asıl dikkatsiz olan sensin, Morrigan.” Diye fısıldadı Camy gülümseyerek. “Sana verdiğim fincanı dudaklarına hiç götürmemeliydin.”

Nası bu kadar aptal olabilirdi? Tekrar insanlara güvenmeye başlayarak ne kadar büyük bir aptallık yapmıştı!

“En güçsüz, en kırılgan olduğun zamanı bulmuşken harekete geçmeliydim tabii ki. Sana bu halisünasyonları gördürecek iksiri hazırlamak zordu, senin kuşkunu çekmeden onu içirmek ise en zor olandı… Fakat bir kere halisünasyonları görmeye başladığında benden şüphelenecektin, En derin iç güdülerinle hareket edecektin ve en sonunda…” Kılıcı çekerek kadının göğsünden kurtardı, boşluğa bakan siyah gözlere dikti yeşil gözlerini. “… bir fırsat yakalayacaktım.”

***
"Kristal Kılıç... Onu nasıl alabildin... Kullanamaman gerekirdi onu!" Kelebek Camy'nin ellerini ve bileklerini sarmalayan keten bandajları farketti; kurumuş kan lekeleri ile doluydu bandajlar ve bandajların bittiği yerden tenine damar damar yokoluş tırmanıyordu. "Ellerin o haldeyken kıpırdatamaman gerekirdi! Ben Kristalle o sandığı hazırladığımda..."

"Günlerce ellerine pansuman yapmam gerekmişti evet. Ve senin rejenerasyon yeteneğin benden güçlü, o halde ben nasıl kullanabiliyorum? Hırs dediğin böyle bir şey olsa gerek." Camy'nin belindeki kristal hançerin üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı. Camy'nin gözleri bir an onun üzerinde gezdi, sonra Kelebek'e döndü. "Her gece, bir çizik. Günler sürdü... Acısına dayanmak, her geçen gün daha fazlasına katlanabilmek için dişimi sıkmayı öğrenmek. Ömrümden ömür yedi ama sen tamamen rahatlayarak zayıflamışken, koynunda beslediğin yılanın farkında değilken, şansımı kaçıramazdım."

Kelebek'in yüzü acıyla çarpıldı; Kristal'in açtığı yaralar iyileşmiş olsa bile hala derinlerde acısını hissedebiliyordu. Bakışları tekrardan Taht'ın arkasındaki duvara döndü. “Fark ederlerdi… Morrigan'ın yokluğunu fark ederlerdi! Kimse etmese Noctua ederdi!” Kelebek haykırdı gözleri yaşlarla dolu bir biçimde; nasıl planlayabilmişti Camy bunu? Nasıl bu kadar kalpsiz olabilmişti?!

“Ederdi… ederlerdi… Eğer tüm cinayetlerimi aynı gün işlemiş olmasaydım.” Camy gülümseyip asasını bir diğer lidere doğrulttu. “En kolayı ise J. Oldu. J. Ve Bülbül.”

Benim.

Mr. Bungle - Ars Moriendi

Hayır, mükemmel değilim. Hiç bir zaman da mükemmel olduğumu idda etmedim, hayır hayır.

Benim mükemmel olduğumu düşünen sizdiniz, zira görmek istediğiniz şeyi seçtiniz bana bakarken. Buzdağının sadece görünen kısmına inandınız, geri kalanını görmezden gelerek.

Yaprakları ipek, kokusu en güzel cennet, renkleri göz alıcı parlak... Ama unuttunuz güllerin dikenleri olduğunu ve elinie battığında tüm o güzelliği umursamadan yere attınız.

Soldu, kokusu çürümüşlüğe bıraktı kendini ve kurudu.

Öldü.

Mükemmel olmayan bir şeyin mükemmel olduğuna inandığınızda, bir şekilde yüzünüze o şeyin mükemmel olmadığı çarpıldığında, hayal kırıklığına uğrayıp sinirinizi hep o mükemmel olan şeyden çıkardınız.

Nasıl mükemmel olamazdı o! Yalancıymış o! Beklediğiniz gibi değilmiş! Kahrolsunmuş yine duygularınızla oynamış sizin!

Baskı yaptınız.

Şekillendirmeye çalıştınız.

"Mükemmel olmalısın, çünkü mükemmel olduğuna inanıyoruz!"

İlk başta işe yaradı, değişti, şekillendi.

Ve sonra mükemmel olan, sadece mükemmel olan kısmını gösterdi size, bastırdı öbür taraflarını.

Günün birinde, eskisinden güçlü bir biçimde ortaya çıkması için ve yavaş yavaş sözleriniz üzerinde etki etmemeye başladı.

Ve siz yürüyüp gitmeyi seçtiniz kabullenmek yerine.

Yaşam ne garip değil mi...

Başımı yana eğip gülen gözlerle bakıyorum cesetlerinize, kesik kafalarınızı tekmeliyorum kurumuş bahçenin içinde, artık pıhtılaştığı için akamayan kan havuzlarında göbekleri gökyüzüne bakan balıkları izliyorum keyifle.

Dünya artık benim. Sadece benim. Asla sizin olmamalıydı, o yüzden artık sizin olamaz.

Benim.


Neler oluyooor?

Öyle bakışlar attığınızı görüyorum evet.

"Turnuva nerdeee, 48 saat bitti! Bu yıkım da neyin nesi herkes öldü mü yani? Rose-chan ne yaptığını sanıyorsun sen?!"

"Kronolojiyi mahvettin, sırayla koysaydın da kafamız karışmasaydı!"

"Bu ne şimdi Düş'ü yok mu ettin artık?"

Bekleyin görün diyebilirim sanırım.

Kaos ortamına ise Düş'ün ihtiyacı var. Bakın adına, "Düş." Her an her şey olabilir burada, çünkü milyonlarca paralel evrenin bir araya toparlanmasından başka bir şey değil burası.

İnsanlar okuyor, güzel yazmalıyım, diye düşündükçe ellerim durdu.

İnsanlar görecek, güzel çizmeliyim, dedikçe kalemim sustu.

Bunun olmasına izin vermeyeceğim.

Sizin değil, kendim için yapacağım. Bazı şeylerin değişme vakti.

Düzenli ve kronolojik sıralı okumak isteyenleri ; http://dusarsiv.blogspot.com/ adresine yönlendirelim. Şimdilik Moth'a kadar yükleyebildim, daha düzenlenecek şeyler var. Ve sadece hikayeler var orada.

Burası benim ülkem, orası kütüphane.

Seçim sizin.

Sevgiler.

~ Rose

Yıkım Serisi 00 - Prolog

Nox Arcana – Citadel of Secrets, Nocturne

Kelebek’in Çağlayan’ı ziyareti çabucak geçmişti. Sarışın kadının durumu iyiye gidiyordu ve Kraliçe ile yaptıkları konuşma bir nebze olsun içini ferahlatmıştı; çok daha kötü de olabilirdi bu durum. Aklı her ne kadar hala Tılsım’ın nasıl bunu yapabildiğine yatmasa da, bir yandan aynı duruma düşse ne yapardı onu kafasında çeviriyordu. Kafası Düş’ün iç işleriyle uğraşamayacak kadar dolu olduğu için, Leviathan’ın en güzel gemilerinden biriyle dönmeye karar vermişti Kelebek, Kraliçe seve seve karşılamıştı bu isteği. Gemide geçen günler güzeldi; deniz havası, dalgaların sesi, kitap okuyacak ve düşünecek bolca zaman. Kafasını toparlıyor, yenilenmiş hissediyordu kendini.

“Kara göründü!”

Kelebek büyük bir heyecanla kamarasından çıkıp merdivenlere koştu. Adımları hızlıca çıktı merdivenlerden; Düş’ün başkentinin üstünü kaplayan Ağaç’ın yemyeşil yaprakları, mavi gökyüzü, temiz hava ve etrafta işlerine koşan onlarca Düş sakini… Özlemişti bu görüntüyü Kelebek ve kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Son adımını attı dışarı ve adaya doğru döndü.

Düş, yanıyordu!

Fırtına bulutları toplanmıştı başkentin üzerinde; etraftaki yeşil verimli topraklar simsiyah kesmiş ve ölmüştü. Ağaç’ın gökyüzüne uzanan yeşil sürgünleri alevler içinde kalmış, yanmıştı. Şehir bomboştu, en azından görünürde. Ölüm kokuyordu tüm kent.

Gemi sessizce yanaştı Düş kıyılarına. Başı boş bir kayık yavaş yavaş geminin yanından geçerken, Kelebek içinde yatan ceset tepesini fark etti; yüzlerindeki korku ve dehşet ifadeleri öylece kalmıştı. Elini dudaklarına bastırdı Kelebek, gözyaşlarını tutmaya çalışırken.

Neler olmuştu?

Kelebek eşyalarını toparlayıp kaleye doğru yollanırken, Leviathan’ın gemisi Düş sularından ayrıldı; İç savaşa karışamazdı dış müttefikler, bu hep böyle olmuştu ve hep böyle olacaktı.

Ölüm sessizliği kaleye de hakimdi. Bazı odalar hala tütüyor, Düş üzerinden geçen bu yıkım en net biçimde burada okunuyordu. Korku ve üzüntü arasında ikilemde kalan Kelebek, bir yandan çok derin bir öfke duyuyordu; kim yapmıştı bunu? Kimin gücü yeterdi buna? Nasıl bir canilikti bu?! Baltasını sıkı sıkı kavradı elinde ve etraftaki odalara bakarak taht odasına yollandı.

Taht odasına girdiğinde ilk dikkatini çeken şey buranın olduğu gibi korunduğu oldu; hiçbir yanık yoktu. Ağır kadife perdeler sıkı sıkı kapalıydı ve duvarlara asılı peri ışıkları dışında odayı aydınlatan hiçbir şey yoktu. Kelebek elini kaldırıp büyülü bir ışık topunu tavana doğru fırlattığında bir an bir şaşkınlık çığlığı kaçtı ağzından; Düş’ün tüm liderlerinin silahları asılıydı tahtın arkasındaki duvara ve hepsinin yanında liderlerin kazığa geçirilmiş kafaları vardı.

Kelebek’in nefesi kesildi. Gözlerinden yaşlar istemsizce akmaya başlarken, korkunun pompaladığı adrenalin kalp atışlarını hızlandırdı. Geri adım attı birkaç tane ve tek tek Düş’e ilk geldiği günden beri tanıdığı liderlerin artık cansız ve ifadesiz yüzlerie baktı.

Morrigan, Noctua, Kwahu, J. . . ve hatta küçük Bülbül bile! Dizlerinin üzerine düştü Kelebek sarsılarak ağlamaya başlayarak. Nasıl… Nasıl bir güç öldürebilirdi Düş liderlerini?!
Neden sonra durdu. Başını kaldırıp bir daha baktı duvara. Camy… Camy yoktu orada? Korku doldu içine, Neredeydi o? Ya ona da bir şey olmuştuysa? Belki çok geç değildi, belki onu kurtarabilirdi?

“Kurtarmak?”

Tahtın tam karşısında bir merdiven, merdivenin iki yanına doğru yükselen localar vardı ve Ses merdivenlerin en yukarısında duran figürden gelmişti. Kelebek gözlerini kırpıştırarak seçmeye çalıştı oradaki figürü. Beline kadar uzanan kumral sarı saçları, ağır gümüş zırhı ve tek elinde çok rahat tuttuğu bir asası olan biriydi bu. Asa biçimsizdi; sanki ateşte kalıp şekli bozulmuş bir metal parçasıymış gibi. Zincirlerle süslüydü asa ve her yerinden sarkıyordu. Zincirlerin ucunda ise renk renk saç tutamları asılıydı; liderlerden kesilmiş saç tutamlarıydı bunlar. Kelebek’in gözleri asanın üzerinde duraksadı ve dua etti görmemek için ama oradaydı; Camy’nin ankh mührü. Kumral saçlı kadın merdivenden inmeye başladı; öbür elinde uzun bakır saçlı birinin kafasını tutuyordu.

“Kimden kurtaracaksın beni, Kelebek?” Camy gülümsedi ve merdivenlerin yarısına geldiğinde durdu.

“Sen… sen…” Kelebek şimşek çarpmışa döndü, geriledi, tahtın önündeki merdivenlere çöktü. “Hayır, hayır buna inanmıyorum.” Acı dolu bir çığlık yükseldi boğazından; Camy’nin tek bir el hareketiyle serbest bıraktığı bir büyüydü bu. Acı hissediyordu. Rüya değildi.

“Uzun zamandır bu günü bekliyordum. Sen gelene kadar koleksiyonumu genişlettim biraz, nasıl? Beğendin mi?” Bak, bu da çok nadide bir parça.” Elindeki kafayı fırlattı Kelebek’in ayaklarının dibine. KaraToprak’ın Kızkardeşiydi bu, Kelebek’in ikizi olan. “Son bir çabası Ağaç’ın, kendini kurtarmak için tekrar can verdi ölü sürgününe, ama en güçlü sürgünlerini bile yorulmadan kesmişken… Sadece dokunmam yetti onu öldürmek için. “ Omuzlarını silkti.

“Bunu nasıl yaparsın… Nasıl yaparsın?!”

“Çok kolay.” Camy asasını ileri doğru uzattı yavaşça ve Morrigan’ın kafasını gösterdi. “Belki de içlerinde beni en zorlayan o oldu…”
"Zamanı geldi."

Monday, May 03, 2010

Late Goodbye

Uzaklara bakan, hayallere dalmış bir Kelebek, kanatları sırtında toplanmış bir biçimde, iç denize bakıyor derin derin. Kamera etrafında dönüyor, sırtına doğru gelince hava kararıyor, kanatlar tişört baskısına dönüşüyor.

Kamera geriye doğru çekilirken baskının üstüne maşa ile kıvırcıklaştırılmış kızıl saçlar dökülüyor, elinde kırmızı şarap kadehi olan bir kız bu, heyecanla sağa dönüp gülerek bir şeyler söylüyor. Arkadaş ortamı ama ev burası. Güzel, kırık beyaz duvarlı bir ev. Perdeler krem rengi. Salon, koltuk takımlarının iskeleti ahşap, kumaşı ise renkli desenli, kesinlikle ortama uymuyor. Sigara dumanı havada asılı ama pencere açık, perdeler hafifçe sallanıyor. Hava ılık, mevsimlerden yaz. Dışarda dolunay var.

Arkada çalan şarkı Late goodbye. Max payne ost olan hani.

Sonrasında kıza arkadan sarılan uzun boylu bir arkadaş var, içeri giren pasta var.

Doğum günüymüş bu. Gariptir, kızın elinde sigara var, ama içmiyor. Belki kendisinin değildir. Pastayı görünce kopuyor, heyecanla ellerini dudaklarına bastırıp gülüyor, yerinde zıpzıp zıplıyor heyecanla.

İnsanlar sarhoş, kız sarhoş. Mum üfleyip pasta yiyorlar. Doğum günü ama hediye faslı yok. Şarkı devam ederken kızla uzun boylu arkadaş dans ediyorlar.

Sonra yavaşça gün ağarıyor.Bir an durup pencereden dışarı bakıyorlar.

Güzel bir doğum günü bu.

Kamera manzaradan yavaşça dönerek Kelebek'i gösteriyor, kızıl saçlı kadın sessizce yeni uyanan pazar yerinden geçiyor, odasına çıkıyor, yatağına atıyor kendini ve cibinliğini çekip uykuya dalıyor.

Ne farkı var ki bu günün diğer günlerden?

---------------------

Betimlemeleri çıkarsığımda, benim yazdığım bir hikayenin iskeleti budur. Tamamen saniyelik kemra açıları ve müziklerden ibaret eslında.

Hayır bugün doğum günüm değil, tam bir ay sonra doğum günüm.

Ne alaka peki bu yazı o zaman?

Bu yazının çıkış noktası, sırtında kanat baskılı tişörtüm, ev yapımı şarabım ve uzun boylu bir adam.

Bu kadar.

Sevgiler.

~ Rose

Sunday, May 02, 2010

Boya Küpü!

Çok zaman önce, ablama makyaj blogları bakarken keşfettiğim, daha sonra bir gün Aslı'nın dürtmesiyle bir daha baktığım, geçen gün tekrar kurcaladığım blog Boya Küpü 200. izleyicisi şerefine bi kura düzenlemiş =)

Kurcalayın derim => http://boyakupuyum.blogspot.com/

Benim gibi tek kalem tek far gezenler için bile olsa okuması keyifli =)

Sevgiler.

~ Rose

Saturday, May 01, 2010

Siyah ve Erkan

Şu güne kadar iki kişi var hayatımda; Erkan ve Siyah.

Çok garip bu ikisi. İçten içe, en derinden beni ne kadar sevdiklerini bilirim, ama uzaktırlar bana, en azından ben yle hissederim. Dokunmaya, dürtmeye çekinirim. Çok seyrek konuşurum kendimden, yolda görürsem ya da bir şey duymuşsam, ses ederim, cevap gelirse biraz konuşuruz ve biter.

Ama zaman gelir, olmadık bir yerden çıkıverir ikisinden birisi, sanki geceler boyu kafamı kurcalayan şeyleri duymuşçasına, sanki o an yardıma ihtiyacım olduğunu bilircesine, ihtiyacım olmasa da, olmadığına inansam da, bitiverirler birden.

Erkan okulda omzuma dokunuverir, kahve içmeye gideceğim dediğimde yazı tura atar ve daima yanımda biter. Saatlerce o kadar çok şeyden bahsederiz, o kadar çok yeni kapı açar ki önümde, o kadar çok görmediğim şeyi gösterir ki bana, şaşar kalırım.

Siyah ise... Çok alakasız bir yerlerden laf atar, veya direk "Şunu şunu bil, ama şöyle şöyle olduğunu da unutma" der, sözlerini söyler ve gider.

İkisinin de oralarda bir yerde olduğunu, zamanı geldiğinde karşıma çıkacaklarını bilirim, gözlemlerine ve bana anlattıklarına önem veririm, altın değerindedir benim için.

Garip ama güven verici bir bakıma da ^^

Sevgiler.

~ Rose

Bun yazıyı yazma nedenim şu, gene bu oldu =D ^^