Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, April 23, 2010

Turnuva 03 - Açılış Dövüşü



[ Başlamadan notlar; Arkaplan müziği: WoW Wrath of the Lich King Main Title.
Tema resimlerimiz Aslı'dan ve benden. ]
***
Turnuvanın başlayacağı sabah tüm misafirler yavaş yavaş arenada toplanmaya başlamıştı. Başkent'in büyük meydanının yakınında kurulmuş, hala inşa halinde olan bir arenaydı bu; etrafında yüksek taş tribünler yükseliyor, ortadaki geniş ve boş alan maçların yapılmasına olanak veriyordu. Bir ucundan bir ucuna koşmak zordu; atların kullanılabilmesi için oldukça geniş inşa edilmişti. Zemin kırmızı topraktandı, ıslandıkça demirli bir koku veriyordu etrafına. Dört yönde 4 tane kapısı vardı arenaya açılan, bu kapılar demir parmaklıydı. Onların arasında ise tahta ve ufak kapılar yerleştirilmişti; ne işe yaradığını bilmiyordu kimse. Arena, turnuvanın açılışı ile ilk defa kullanılacaktı.

Seyirciler bir bir yerlerini alırken, seyyar satıcılar çoktan tribünlerde dolanmaya başlamış, kalabalık insan toplulukları kendi aralarında giriş gösterisinin nasıl olacağını konuşmaya başlamıştı. Diğer ülkelerin elçileri ve konuklar için özel localar ayrılmıştı. Arenanın dört bir yanındaki balkonlarda ise davullar ve vurmalı çalgılar yerleştirilmişti; anlaşılan dövüşler sırasında heyecanı yüksek tutmaya yarayacaktı bu çalgılar.

Çok geçmeden bir sessizlik oldu. Kuzey ve güney kapısından iki kişi arenaya girmişti. Onlar adım adım birbirlerine yaklaşırken balkonlardaki davullardan hafif bir ritim yükselmeye başladı, kalabalık sessizleşti. Figürler yavaşça pelerinlerinin başlıklarını geriye atıp hafifçe birbirlerine selam verdiler; Tılsım ve Kelebek'ti bunlar.
Kalabalıktan alkışlar yükselirken siyah saçlı cadı hafifçe bacaklarını açarak yere sağlamca bastı, ellerini açarak bir şeyler fısıldamaya başladı. Elleri sanki bir şeyleri çekiyormuşçasına kasılıp titriyor, gölgeler etrafında spiraller çiziyordu. Birden ayaklarının altındaki gölge maddeleşti, topraktan fırlayan gül dalları gibi tırmandılar ve sarıldılar cadının bedenine. Katılaştılar, kavradılar her bir uzvunu ve en sonunda sağlam bir zırh oluşturdular. Elinin etrafında dönen spirallerse keskinleştiler, uzadılar, upuzun bir mızrakğa dönüşler. Kadının etrafında siyah aura parlıyordu, başının üzerinde ise ejderha derisini andıran bir miğfer duruyordu. Meydan okurcasına Kelebek'e baktı.

Kelebek sadece gülümsedi, altı kan kırmızı kanat parıldadı sırtında ve dökülen tüyler ellerinde katılaşarak Securis Sanguis'i oluşturdu; Noctua'nın, o tahtı geçirirken onun için dövdüğü uzun sağlı Kan Baltası. Kan kırmızı bir aura kadının etrafında parıldamaya başlarken, zırhından ve silahın keskin kısımlarından kan damlamaya başladı. Elinin ek bir hareketiyle miğferini indirdi Tılsım'la aynı anda.

Siyah cadının gözleri, miğferinin ardından bile kıpkırmızı parıldarken, Kelebek'inki bembeyaz bir ışık saçıyordu.

İkili davulların eşliğinde arenanın iki ucunda hazırlanmış olan atlarına doğru ilerlediler. Onlar atlarına yaklaştılarında, atları kontrol eden seyisler hızla arenayı terk etti. Pullus, Kelebek'in Arayış zamanından beri yoldaşı olan kuzgun karası Nightmare, en sonunda savaşa girmenin heyecanıyla yerinde duramıyor, burnundan alevler püskürtüp güçlü toynaklarıyla yeri eşeliyordu. Oğluna karşı savaşacak olmanın verdiği heyecan da vardı atta. Hafifçe başını eğerek selamladı sahibesini, ve onu sırtına aldığı gibi şaha kalkıp güç gözlerisinde bulundu karşı tarafa.

Tılsım için ise Pullus'un oğullarından biri hazırlanmıştı. Henüz genç olan bu at belki babası kadar cüsseli değildi, ama ondan daha hızlı olduğu kesindi. Tılsım'la bakıştılar bir süre, birbirlerini tarttılar. At, kadının gücünü sezmişti ve onu sırtında taşımaya değer biri olduğuna kanaat getirdiğinde kafifçe başını eğerek ona izin verdi. Tılsım gülümsedi, atın sırtına yerleşerek bir kaç tur döndü olduğu yerde ve atın kendisine alışmasını sağlayarak hazırlandı büyük çarpışmaya.

Davullar hızlanırlen iki kadın ok gibi fırladılar birbirlerine doğru. Gölge mızrak ve kandan balta, birbirlerini attan düşürmek için, hızla birbirlerine doğru koştular. Atların toynaklarının her bir yere vuruşu yeri titretiyor, atların burnundan püsküren alevler arenayı aydınlatıyordu.

Kadınların silahları birbirlerine çarptılar. Ama ikisi birden atların üzerinden geriye doğru savrulup düştüler. Miğferleri ve silahları ayrıldı üzerlerinden. Aceleyle toparlanıp kalktılar. Tılsım aceleyle silahına davrandığında seyirciler onun artık büyük ve keskin bir katana tuttuğunu farkettiler. Kelebek ise altı kanat şeklinde dövülmüş baltasıylaydı.

Tehditkar bir biçimde birbirlerinin etrafında döndü iki kadın. Ve sonra bir anda ilk saldırı Kelebek'ten geldi, ama kadının katanası ondan hızlıydı; baltayı durdurup kolunda hafif bir kesik bıraktı. Kelebek güldü. Bir sonraki saldırı yerden gelirken Tılsım kolaylıkla onu da savuşturup kesikler bıraktı kadının bedeninde.
İkili uzun bir süre boyunca dövüştüler. Her seferinde Tılsım saldırıları savuşturuyor, KElebek'in vücudundaki kesik sayısı gittikçe azalıyordu. En sonunda son bir saldırılda Tılsım onu yere düşürdü, Kelebek korku dolu gözlerle baktı kadına. Tılsım, simsiyah aurası ve kıpkırmızı parlayan gözleriyle, acıyan bir ifadeyle baktı kadına. Dudakları bir sırıtışla kıvrıldı. Katanasını kaldırıp Kelebek'in göğssüne sapladı dört kere çığlıklar atarak. Kelebek nefessiz kaldı, yere yığıldı, aurasının yokolduğunu okuyabiliyordu insanlar. Nöbetçiler ve liderler bir an silahlarına savranıp arenaya girmek için hazırlandılar. Siyah saçlı cadı saldırı pozisyonunda tehditkar bir bakışlar onları süzüyordu ki, kendini yerde buldu.

Kandan bir kurt onu yere yapıştırmış, boynu ile omzu arasındaki yere dişlerini geçişmiş, hırlıyordu. Seyirciler sevinç çığlıkları atarak, kanlar içinde yavaşça yerden kalkan Kelebek'e tezahurata başladılar. Damlayan her bir kan damlası kurdaekleniyor, Tılsım üzerindeki ağırlıktan kendini kurtarmaya çabalıyordu. En sonunda elinin tersi ile bir dirsek atarak kurdu üstünden attı ve ikiye kesti.

Artık iki kurt vardı.

Tılsım kaşlarını çatarak hareketsizce, başı öne eğik duran Kelebek'e baktı. Kadının saçları yüzünü örtmüş, hareketsizce dikiyordu sadece. Baltası hala yerdeydi, kollarından ve vücudundan kanlar damlıyor, ayaklarının altında bir gölcük oluşturuyordu. Tılsım anladı ki, artık metal metale bir dövüş değildi bu.

Üzerine saldıran kurtları savuşturduğunda artık dört kurt vardı. Ellerini iki yana açarak görünmez bir büyü kalkanı oluşturdu etrafında, gözlerini kapayarak konsantre oldu. Bulutlar toplandı Başkent'in üzerine, şimşekler çakmaya başladı. Bir anda gölgeler döndü cadının etrafında ve tribündeki izleyiciler bir şey fark ettiler; kendi gölgeleri yoktu! Başkentteki yüm gölgeler cadının etrafında toplanmış ve yoğunlaşmaya başlamıştı. Şekilleniyor, şekillendikçe büyük ve uzun bir ejderha biçimini alıyrdu gölge. Tılsım bitirdiğinde ejderha ağzını kocaman açıp kükredi ve kandan kurtları bir anda parçalayarak Kelebek'e doğru gitmeye başladı.

Kelebek yerinden kıpırdamadı, onun yerine tam ejderha ona ulaşmak üzereyken Tılsım acıyla bağırdı; burnundan, kulaklarından ve gözlerinden kan akmaya başlamıştı. Yere diz çöktü siyah saçlı cadı eliyle Kelebek'i gösterek emretti ejderhaya. Ejderha saldırmaya hazırlandı. Fakat saldırısını büyük, kelebek kanatlı bir ejderha engelledi. İki ejderha birbirlerine dolanıp birbirlerini ısırmaya başladılar. Gölgeler Kelebek'in etrafına dolanıp dikenleri etine batarken, kan hala cadının gözlerinden ve burnundan akmaya devam ediyor, davullar gittikçe hızlanıyordu.

Savaş artık doruktaydı. İki elemental ejderha birbirlerini yiyor, birbirlerine dolanıyor ve gökyüzüne yükseliyorlardı.

Yükseldiler, yükseldiler.

Bulutlara ulaştıklarında bir patlama oldu kulakları sağır eder bir gürültüde, davullar sustu, şimşekler çakmaya başlarken ejderhalar yokoldu. Yağmur başladı bir and Başkent'in üzerinde. Seyirciler nefeslerini tutmuş, avuçları patlarcasına alkışlamaya başlamışken, damlaların Leviathan'ın renkli yağmurları olmadığını farkettiler.

Kan yağıyordu.

Kelebek ve tılsım gülümseyerek birbilerine baktılar, el skışıp dostça birbirlerine sarıldılar ve seyircilere selam verdiler uzunca bir süre. Kalabalık çığlık çığlıya bağırıyor, renkli renkli çiçekler atıyorlardı kadınların üzerine.

Kelebek, mutlu bir biçimde Tılsım'la arenadan dışarı yürürken, gözleri bir an locadaki Çağalayan'a takıldı. Duygusuzca alkışlayan kadının gözleri turkuaz bir ışıkla parlıyor, dudakları ise dümdüz ve keskin bir çizgi gibi bir ifadeyle duruyordu.


Açılış, gerçekten Düş'e yaraşır olmuştu...

~ Rose

Wow Wrath of the Lich King Main Title

Not: Aslı için. =) En derin yazma blokumda bile beni neşelendirdiği için =)


3 comments:

Asli "TILSIM" Bingöl said...

İşte bu gerçekten görkemli ve Düş'e yakışır bir açılış olmuş ^_^ Tebrikler!

Lorean said...

Çok güzel olmuş.

Turnuvaya istediğimiz silahı getirebiliyor muyduk? Ben Mount & Blade'deki gibi tahta silahlarla savaşacağımızı düşünmüştüm (ve tahta büyülerle, heh). Ben de barutlu silahlarımla savaşmayı deneyeyim o zaman, işe yaramayacağını bildiğim halde (kurşun geçirmezlik büyüleri icat oldu, mertlik bozuldu).

Roselyn said...

Boss Fight yazmayı seviyorum <3

Tılsım ve Kelebek savaşırken süper süslü silahlar, göz alıcı büyüler ve bolca kan olmazsa olmazdı 8D

Diğer savaşlarda ne olur bilemeyeeğim. Kan dökülmez muhtemelen.