Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, April 30, 2010

Turnuva Eşleştirmeleri ve Kurallar

Günün en erken saatlerinde meydandaki büyük duyuru panosuna üç büyük tablo hazırlandı; Turnuvanın eşleştirmelerinin yazılı olduğu tablolardı bunlar. Altında ise büyük bir parşömende turnuvanın kuralları açıklanmıştı.

Öğlene doğru herkes bir sonraki maçının kiminle olduğunu biliyordu ve avlu, hazılrk yapan insanlarla doluydu.



"Turnuva Kuralları;

* Bunlar ön eleme maçları olmakla beraber, eşitlik sağlanması amacıyla Düş'ün sağladığı malzemeler kullanılacaktır. Ancak Yarı final ve final maçlarında, eşleştirme sahipleri kendi silahlarını kullanabileceklerdir.

* Mızrak ve kılıç turnuvaları teke tek maçlarla yapılacakken, okçuluk ön elemeleri toplu bir biçimde gerçekleştirilecektir.

* Eşleştirme tamamen kura ile belirlenmiştir.

* Maçlara, yarışmacıların hazırlanması için verilen 48 saat bittikten sonra başlanacaktır.

* Finallerden sonra ise kutlama amaçlı 3 günlük bir şölen düzenlenecektir."

***

Yazarın notu;
- Soldaki isimler Okurların karakterleri, sağdakiler ine NPC'dir =)
- Kura için Random.Org Random Number Generator kullandım.
- Eğer unuttuğum karakter varsa ya elime ulşamamıştır ya da uzun süredir sesiniz çıkmamıştır.

Sevgiler!

~ Rose

Thursday, April 29, 2010

=) [Bu başlığı başlık bulamayınca kullanıyorum noolmuş?]

Bu aralar çok düşünüyorum, ne istiyorum, ne yapıyorum, neler oluyor diye. Mesela şu son 4 yıllık üniversite hayatımda ilk defa istediğim bir şey yaptım; hocalardan korkmadan bir hafta okula gitmedim. Peyzaj Mimarlığı okuyorum ben, proje dersleri falan sübjektif hep, dolayısıyla eğer hocayla aranız kötü olursa nedensiz yere dersten çakmanız olası (olası ama bakın kesin değil (!) ).

Ben projeyi seneye bıraktım. Dolayısıyla korkum yok şu an. Projeyi bırakmamla da 3 haftalık depresif ruh halimden sıyrıldım. İyiyim şimdi. Vaktimi oyun oynayıp ablamla takılarak, eskiz yaparak ve kitap okuyarak geçiriyorum. Diğer dersleri vereceğim tabii ki, ama olsun. Proje yok kafam rahat.

Tabi, bunun bazı yan etkileri de var hayatımda.

Her ne kadar hazırlık atlayarak fazladan bir yıl kazanmış olsam da, okulun bir sene uzaması demek, benim bir Art School bulup başvurma planımı bir sene ertelemem demek. Fakat artısı şu; bir sene sonra oluşturacağım bir portfolyonun daha iyi olacağını, umuyorum [çok sevgili arkadaşlarımın sayesinde <3].

Inner Circle üyesi arkadaşlarla aram açılıyor bu aralar niye bilmiyorum. Bazılarıyla muhabbetimiz kısır döngüye girmiş durumda, hep aynı şeylerden bahsediyoruz. Ben mi değişiyorum onlar mı?

Bir de, keşke lisede annemlere karşı çıkacak kadar cesur olabilseymişim =) Eğer blogumu okuyan liseli arkadaşlar varsa, kendi bildiğinizi yapın, ailenizin gazına gelmeyin, ağlarsınız sonra.

Sonra bir de... Yukardaki resim var.

Günün birinde belki o yarattığım o Düş evreninde yaşayabilirim =)

Sevgiler.

~ Rose

Separate Ways - Journey

Friday, April 23, 2010

Turnuva 03 - Açılış Dövüşü



[ Başlamadan notlar; Arkaplan müziği: WoW Wrath of the Lich King Main Title.
Tema resimlerimiz Aslı'dan ve benden. ]
***
Turnuvanın başlayacağı sabah tüm misafirler yavaş yavaş arenada toplanmaya başlamıştı. Başkent'in büyük meydanının yakınında kurulmuş, hala inşa halinde olan bir arenaydı bu; etrafında yüksek taş tribünler yükseliyor, ortadaki geniş ve boş alan maçların yapılmasına olanak veriyordu. Bir ucundan bir ucuna koşmak zordu; atların kullanılabilmesi için oldukça geniş inşa edilmişti. Zemin kırmızı topraktandı, ıslandıkça demirli bir koku veriyordu etrafına. Dört yönde 4 tane kapısı vardı arenaya açılan, bu kapılar demir parmaklıydı. Onların arasında ise tahta ve ufak kapılar yerleştirilmişti; ne işe yaradığını bilmiyordu kimse. Arena, turnuvanın açılışı ile ilk defa kullanılacaktı.

Seyirciler bir bir yerlerini alırken, seyyar satıcılar çoktan tribünlerde dolanmaya başlamış, kalabalık insan toplulukları kendi aralarında giriş gösterisinin nasıl olacağını konuşmaya başlamıştı. Diğer ülkelerin elçileri ve konuklar için özel localar ayrılmıştı. Arenanın dört bir yanındaki balkonlarda ise davullar ve vurmalı çalgılar yerleştirilmişti; anlaşılan dövüşler sırasında heyecanı yüksek tutmaya yarayacaktı bu çalgılar.

Çok geçmeden bir sessizlik oldu. Kuzey ve güney kapısından iki kişi arenaya girmişti. Onlar adım adım birbirlerine yaklaşırken balkonlardaki davullardan hafif bir ritim yükselmeye başladı, kalabalık sessizleşti. Figürler yavaşça pelerinlerinin başlıklarını geriye atıp hafifçe birbirlerine selam verdiler; Tılsım ve Kelebek'ti bunlar.
Kalabalıktan alkışlar yükselirken siyah saçlı cadı hafifçe bacaklarını açarak yere sağlamca bastı, ellerini açarak bir şeyler fısıldamaya başladı. Elleri sanki bir şeyleri çekiyormuşçasına kasılıp titriyor, gölgeler etrafında spiraller çiziyordu. Birden ayaklarının altındaki gölge maddeleşti, topraktan fırlayan gül dalları gibi tırmandılar ve sarıldılar cadının bedenine. Katılaştılar, kavradılar her bir uzvunu ve en sonunda sağlam bir zırh oluşturdular. Elinin etrafında dönen spirallerse keskinleştiler, uzadılar, upuzun bir mızrakğa dönüşler. Kadının etrafında siyah aura parlıyordu, başının üzerinde ise ejderha derisini andıran bir miğfer duruyordu. Meydan okurcasına Kelebek'e baktı.

Kelebek sadece gülümsedi, altı kan kırmızı kanat parıldadı sırtında ve dökülen tüyler ellerinde katılaşarak Securis Sanguis'i oluşturdu; Noctua'nın, o tahtı geçirirken onun için dövdüğü uzun sağlı Kan Baltası. Kan kırmızı bir aura kadının etrafında parıldamaya başlarken, zırhından ve silahın keskin kısımlarından kan damlamaya başladı. Elinin ek bir hareketiyle miğferini indirdi Tılsım'la aynı anda.

Siyah cadının gözleri, miğferinin ardından bile kıpkırmızı parıldarken, Kelebek'inki bembeyaz bir ışık saçıyordu.

İkili davulların eşliğinde arenanın iki ucunda hazırlanmış olan atlarına doğru ilerlediler. Onlar atlarına yaklaştılarında, atları kontrol eden seyisler hızla arenayı terk etti. Pullus, Kelebek'in Arayış zamanından beri yoldaşı olan kuzgun karası Nightmare, en sonunda savaşa girmenin heyecanıyla yerinde duramıyor, burnundan alevler püskürtüp güçlü toynaklarıyla yeri eşeliyordu. Oğluna karşı savaşacak olmanın verdiği heyecan da vardı atta. Hafifçe başını eğerek selamladı sahibesini, ve onu sırtına aldığı gibi şaha kalkıp güç gözlerisinde bulundu karşı tarafa.

Tılsım için ise Pullus'un oğullarından biri hazırlanmıştı. Henüz genç olan bu at belki babası kadar cüsseli değildi, ama ondan daha hızlı olduğu kesindi. Tılsım'la bakıştılar bir süre, birbirlerini tarttılar. At, kadının gücünü sezmişti ve onu sırtında taşımaya değer biri olduğuna kanaat getirdiğinde kafifçe başını eğerek ona izin verdi. Tılsım gülümsedi, atın sırtına yerleşerek bir kaç tur döndü olduğu yerde ve atın kendisine alışmasını sağlayarak hazırlandı büyük çarpışmaya.

Davullar hızlanırlen iki kadın ok gibi fırladılar birbirlerine doğru. Gölge mızrak ve kandan balta, birbirlerini attan düşürmek için, hızla birbirlerine doğru koştular. Atların toynaklarının her bir yere vuruşu yeri titretiyor, atların burnundan püsküren alevler arenayı aydınlatıyordu.

Kadınların silahları birbirlerine çarptılar. Ama ikisi birden atların üzerinden geriye doğru savrulup düştüler. Miğferleri ve silahları ayrıldı üzerlerinden. Aceleyle toparlanıp kalktılar. Tılsım aceleyle silahına davrandığında seyirciler onun artık büyük ve keskin bir katana tuttuğunu farkettiler. Kelebek ise altı kanat şeklinde dövülmüş baltasıylaydı.

Tehditkar bir biçimde birbirlerinin etrafında döndü iki kadın. Ve sonra bir anda ilk saldırı Kelebek'ten geldi, ama kadının katanası ondan hızlıydı; baltayı durdurup kolunda hafif bir kesik bıraktı. Kelebek güldü. Bir sonraki saldırı yerden gelirken Tılsım kolaylıkla onu da savuşturup kesikler bıraktı kadının bedeninde.
İkili uzun bir süre boyunca dövüştüler. Her seferinde Tılsım saldırıları savuşturuyor, KElebek'in vücudundaki kesik sayısı gittikçe azalıyordu. En sonunda son bir saldırılda Tılsım onu yere düşürdü, Kelebek korku dolu gözlerle baktı kadına. Tılsım, simsiyah aurası ve kıpkırmızı parlayan gözleriyle, acıyan bir ifadeyle baktı kadına. Dudakları bir sırıtışla kıvrıldı. Katanasını kaldırıp Kelebek'in göğssüne sapladı dört kere çığlıklar atarak. Kelebek nefessiz kaldı, yere yığıldı, aurasının yokolduğunu okuyabiliyordu insanlar. Nöbetçiler ve liderler bir an silahlarına savranıp arenaya girmek için hazırlandılar. Siyah saçlı cadı saldırı pozisyonunda tehditkar bir bakışlar onları süzüyordu ki, kendini yerde buldu.

Kandan bir kurt onu yere yapıştırmış, boynu ile omzu arasındaki yere dişlerini geçişmiş, hırlıyordu. Seyirciler sevinç çığlıkları atarak, kanlar içinde yavaşça yerden kalkan Kelebek'e tezahurata başladılar. Damlayan her bir kan damlası kurdaekleniyor, Tılsım üzerindeki ağırlıktan kendini kurtarmaya çabalıyordu. En sonunda elinin tersi ile bir dirsek atarak kurdu üstünden attı ve ikiye kesti.

Artık iki kurt vardı.

Tılsım kaşlarını çatarak hareketsizce, başı öne eğik duran Kelebek'e baktı. Kadının saçları yüzünü örtmüş, hareketsizce dikiyordu sadece. Baltası hala yerdeydi, kollarından ve vücudundan kanlar damlıyor, ayaklarının altında bir gölcük oluşturuyordu. Tılsım anladı ki, artık metal metale bir dövüş değildi bu.

Üzerine saldıran kurtları savuşturduğunda artık dört kurt vardı. Ellerini iki yana açarak görünmez bir büyü kalkanı oluşturdu etrafında, gözlerini kapayarak konsantre oldu. Bulutlar toplandı Başkent'in üzerine, şimşekler çakmaya başladı. Bir anda gölgeler döndü cadının etrafında ve tribündeki izleyiciler bir şey fark ettiler; kendi gölgeleri yoktu! Başkentteki yüm gölgeler cadının etrafında toplanmış ve yoğunlaşmaya başlamıştı. Şekilleniyor, şekillendikçe büyük ve uzun bir ejderha biçimini alıyrdu gölge. Tılsım bitirdiğinde ejderha ağzını kocaman açıp kükredi ve kandan kurtları bir anda parçalayarak Kelebek'e doğru gitmeye başladı.

Kelebek yerinden kıpırdamadı, onun yerine tam ejderha ona ulaşmak üzereyken Tılsım acıyla bağırdı; burnundan, kulaklarından ve gözlerinden kan akmaya başlamıştı. Yere diz çöktü siyah saçlı cadı eliyle Kelebek'i gösterek emretti ejderhaya. Ejderha saldırmaya hazırlandı. Fakat saldırısını büyük, kelebek kanatlı bir ejderha engelledi. İki ejderha birbirlerine dolanıp birbirlerini ısırmaya başladılar. Gölgeler Kelebek'in etrafına dolanıp dikenleri etine batarken, kan hala cadının gözlerinden ve burnundan akmaya devam ediyor, davullar gittikçe hızlanıyordu.

Savaş artık doruktaydı. İki elemental ejderha birbirlerini yiyor, birbirlerine dolanıyor ve gökyüzüne yükseliyorlardı.

Yükseldiler, yükseldiler.

Bulutlara ulaştıklarında bir patlama oldu kulakları sağır eder bir gürültüde, davullar sustu, şimşekler çakmaya başlarken ejderhalar yokoldu. Yağmur başladı bir and Başkent'in üzerinde. Seyirciler nefeslerini tutmuş, avuçları patlarcasına alkışlamaya başlamışken, damlaların Leviathan'ın renkli yağmurları olmadığını farkettiler.

Kan yağıyordu.

Kelebek ve tılsım gülümseyerek birbilerine baktılar, el skışıp dostça birbirlerine sarıldılar ve seyircilere selam verdiler uzunca bir süre. Kalabalık çığlık çığlıya bağırıyor, renkli renkli çiçekler atıyorlardı kadınların üzerine.

Kelebek, mutlu bir biçimde Tılsım'la arenadan dışarı yürürken, gözleri bir an locadaki Çağalayan'a takıldı. Duygusuzca alkışlayan kadının gözleri turkuaz bir ışıkla parlıyor, dudakları ise dümdüz ve keskin bir çizgi gibi bir ifadeyle duruyordu.


Açılış, gerçekten Düş'e yaraşır olmuştu...

~ Rose

Wow Wrath of the Lich King Main Title

Not: Aslı için. =) En derin yazma blokumda bile beni neşelendirdiği için =)


Monday, April 19, 2010

Dergah

Genç kadın şalına sarınarak kapının önüne çıktı. Ayakkabılarını giydi yavaşça ve tedirgince etrafı süzdü. Kapıyı arkasından çekti, küçük ama hızlı adımlarla sokağa çıktı. Üzerinde en sevdiği çiçekli elbisesi vardı; yeni yıkanmış ve güzelce ütülenmişti. Kınalı saçlarını gevşekçe bağlamış, bir eşarpla başını örtmüştü. Saçından birkaç perçem kurtulmuş, o başını çevirip etrafa bakındıkça uçuşuyordu.

Küçük adımları birkaç sokak sonra pazaryerine yöneldi. Pazaryerinden geçti, ilerledi, ilerledi. Medreseyi geçti, gene etrafına bakındı. Derin bir iç çekerek sokağı döndü ve demir kapıyı çaldı. Kapıyı beyazlar içerisinde bir adam açtı.

“Nasıl yardımcı olabilirim sana bacım?” diye sordu adam, yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle.

“Görücünün yardımına ihtiyacım var efendi.” Dedi kadın çekingence, gözlerini kaçırıp yere baktı. “Bir kabus gördüm.”

“Korkma bacım, içeri buyur.” Adam kenara çekilip kadını içeri buyur etti, kadın çekingence attı adımını içeri ve arkasından kapı kapandı. Adam ellerini önünde kavuşturup yürümeye başladı, kadını içeriye, avluya götürdü.

Avlu taştandı. Beyaz, kireçlenmiş duvarlara yeşil sarmaşıklar sarılmıştı. Birkaç ufak saksıda çeşitli bitkiler yetişiyor, ortadaki ufak bir su çanağı avluyu serin ve ferah tutuyordu. Kadın kenardaki gölgeliğe çöktü, adamın ona ikram ettiği buz gibi suyu kana kana içti. Bir yarısı neden geldiği için içini kemirtiyor, öbür tarafı ise gelmiş olmanın ferahlığı ile huzur buluyordu.

“Gel bacım,” Çok bir zaman geçmemişti ki adam içerden çıkıp kadına seslendi. Kadın bir an heyecanla doldu. Adamı takip etti yine ve kabul odasına geçti.

Çok geniş ve gösterişli olmayan bir odaydı bu. Ufak bir pencereden giren ışık odayı aydınlatıyordu. Orta boylu, saçları oldukça dökülmüş, kalan saçları da ara ara beyazlamış fakat genç duran bir adam oturuyordu yerdeki döşekte. Önündeki sinide bir sürahi su, iki de bardak vardı. Başıyla buyur etti kadını içeri ve kadın yavaşça oturdu adamın karşısına.

“Hoş geldin kardeş.”

“Hoş bulduk.” Kadın duraksadı, zorlukla yutkundu. En sonunda konuşabilecek kadar cesaretini topladı. “Bir kabus gördüm.”

“Anlat lütfen.”

“Evimde, odamda bir işle uğraşıyorum. Arkamda bir ayna var. Bir an gözüm aynaya kayıyor ve aynadaki yansımamın farklı şeyler yaptığını görüyorum. Korkuyorum fakat gidemiyorum. Bir an kendi kendime bir güç geliyor ve ‘Çık!’ diyorum, ‘Odadan çık!’. Koşuyorum, kapıdan geçiyorum ve uzun, ince bir koridorda buluyorum kendimi. Yansımam ise tam karşımda, yüzünde bir sırıtışla bana bakıyor.” Kadın bir an adamın yüzüne kaldırdı bakışlarını tepkisini merak ettiği için, ama adam tepkisizdi. “Yaklaşıyoruz, konuşuyoruz ama ne konuştuğumuzu anımsamıyorum. Sadece ‘Senin sen olmadığını biliyordum!’ kaldı aklımda… Sonra, bir boşluğunu yakalayıp kapıya koşuyorum ama cüppeli insanlar giriyor bir anda içeri ve beni tutuyorlar kollarımdan ve belimden. ‘Ölümün benim değil, en yakınının elinden olacak.’ Diyor biri ve uyanıyorum.”

Adam gözlerini kapattı bir an ve önündeki su bardağına dikti açtığında. Uzun bir süre düşündükten sonra başını kaldırdı, kadına çevirdi gözlerini. “Aslında çok basit.”

“Nedir?” dedi kadın endişeli bir sesle.

“Yapmak istediklerin ve yaptıkların, o an doğru olanlar ve asıl aklında düşündüklerin bir çatışma içerisindeler. Bazı şeyler senin kontrolünden çıkmış.”

“Nasıl yani?” Kadın ilişkiyi kuramamıştı.

“Bir sen varsın, odanda iş yapan, bir de aynadaki sen, başka işlerle uğraşan. Yaptıklarınla düşündüklerin arasındaki çatışma bu. Çatışma kötü bir şey değildir ama, eğer çok büyür ve güçlenirse iki zıt taraf da, çarpışmadan sonraki yıkım da o kadar büyük olur.”

Kadın hala anlamamış bakışlarla süzüyordu adamı.

“Kadere inanır mısın, kardeş?” diye sordu adam.

“E…evet?” kadın şüpheci bir şekilde kaşlarını çattı.

“Kader 4 büyük fazdan oluşur; Kimin çocuğusun? Kiminle evlendin? Kaç çocuğun oldu? Ne zaman öldün? Bu dördü dışında başka hiçbir şey yazılı değildir alnında. İlk başta doğarsın, bir sen vardır, ailen büyütür, öğretir sana ne yapman gerektiğini. Bunu yap, onu yapma diyerek, kendi doğru bildiklerini öğretirler sana. Dolayısıyla ailenin seni vardır. Zaman geçer. Arkadaşların olur. Onlar seni kabul etsin diye bir sen daha varolur içinde. Zaman geçer, aşık olursun. Seni beğensin o diye, bir ben daha yaratırsın kendi içinde. Evlenirsin, yarım dünya olur, hamile kalırsın. Çocuğun doğduğunda ne yapacağını bilemez, kendi bildiklerini çocuğuna aktarır, anne olursun. Bir anne sen vardır şimdide. Zaman geçer yine, yaşadığını yaşamış, ölümü bekleyen sen varolur bu sefer. Söyle bana, kaç tane sen vardır içinde?”

Kadın şaşkın bakışlarla gözlerini kocaman açtı.

“Zaman zaman istemediğin şeyleri yaparsın ama yapmama özgürlüğüne sahipsindir. Kontrol hep senin elindedir. Birinin söylediği bir şey hoşuna gitmez ama sana öğretilen kurallar kötü bir şey söylemene engel olur. O zaman ayaklarını kullan ve dön git. Ellerin var, bir hareket eyle. Karşındakinin üzerinde bu kontrolü sağlamasına izin verirsen, o rüyandaki kollar gibi tutar seni o görünmez bağlar, yerinde kalırsın. İçindeki çatışmalar güçlenir gün geçtikçe. Sen, inandığın sen olmazsın. Gün gelir, o kadar büyür ki çatışma, böyle kabuslarda kendini belli eder, seni uyarır.”

Kadının gözleri doldu, adam bir mendil çıkarıp uzattı kadına. Yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı, sol kulağındaki gümüş küpenin parıltısı çarptı bir an kadının gözüne. Gözlerini sildi hafifçe ve o da gülümsedi.

“Şimdi anlıyorum. Ben… çok teşekkür ederim.”

Adam sadece başını sallayarak kadının teşekkürlerini kabul etti, sudan ikram etti. Kadın kibarca sudan içti, toparlandı, bir kere daha teşekkürlerini sundu ve evine dönmek için tekrardan yola çıktı sarınarak.

~ Rose

Erkan için.

Tuesday, April 13, 2010

Saturday, April 10, 2010

Düş Nedir? [Sıkça Sorulan Sorular]

Düş Nedir?
Düş bir evrenler topluluğu konseptidir. Aslında ilk başta bir arkadaşla yazılmaya başlanan, günümüzde geçen bir melek hikayesinin, daha sonradan dallanarak farklı yönlere ve farklı evrenler dağılması sonucu, böyle bir konspt oluşturup hepsini içine alan bir evren yaratma ihtiyacı duymamdan oluşmuş bişiydir.

Genel olarak bu blogda yazdığım evren klasik bir fantastik kurgu evrenidir. Yuvarlak bir ada ve bir yıldızın köşelerini oluşturacak biçimde dizilmiş 5 kent ve merkezdeki başkentten oluşur. Her bir kentin kendine ait lideri vardır.

Bunun dışında Düş içinde steampunk, bilimkurgu, günümüz, WoD gibi farklı evrenler ama aynı karakterlerle ilgili hikayeler de yazılabilmekte 8D

Blogdaki Düş evreni nasıl bir şey peki?
Tüm Düş aslında kocaman bir ağacın meyvelerinden oluşur. Her bir meyve bir başka evrendir. Birbirlerine dallarla bağlıdırlar ve her evrenin merkezinde bu büyük ağacı simgeleyen bir Ağaç vardır; bu ağaç, büyük ağacın bir sürgünüdür.

Blogdaki Düş evreni yukarıda kabaca haritası verilmiş olan adadan oluşmaktadır =) Ayrıca diğer blog evrenlerinde geçen bölümler de mevcuttur.

Peki, blogdaki Düş'deki karakterler nelerdir?
Morrigan; Kuzeyin Kuzgun lideri. 40-50 yaşlarında, kuzgun karası saçlı bir kadın. Daima beyaz kürkler giyer, bir geyik bineği vardır ve beyik boynuzu bir asa taşır. Zamanında, daha gençken, kardeşi Merla, Noctua ile evliymiş ama ölmüş. Bu pek bir kimse tarafından bilinmez. [Geyik Boynuzu Asa]

Noctua: Doğunun Baykuş lideri. 40-50 yaşlarında, uzun kahverengi saç ve sakallı, iri yapılı, tembel, pipo içmeyi ve birayı seven bir adam. Çektiği acı yüzünden yaşlanmış ve durgunlaşmış olmasına rağmen daima gülümser. Konuşarak anlaşmak daima ilk seçimidir. [Baykuş Balyoz]

Lucinia - Bülbül: Güneydoğunun Bülbül lideri.16-18 yaşlarında, ufak tefek, kısa ,kıvırcık, yeşil saçlı, sesi çok güzel bir kız. Boyutlarına tezat olarak boğazı hiç durmaz, tatlı yemeyi çok sever. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümseyişi sadece nişanlısı J. ile kavga ettiğinde silinir. [Suikast Bıçakları/Katar]

J. Roger : Güneybatının Papağan lideri. Tam anlamıyla bir çapkın korsan, uzun boylu, ince ama kaslı yapılı, uzun, ara ara rastalı ve kirli saçlı bir adam. Kılıç ustası ve kadınlara şov yapmayı sever. Her ne kadar gördüğü her kadınla flörtleşse de, pek göstermese de Bülbül'ü çok sevdiği aşikardır. [Uzun Kılıç/Pala]

Kwahu - Yalnız Kartal: Batının Kartal lideri. Katkat bizon kürküne sarınmış, uzun kumral saçlarını tüylü bir saç bandıyla tutturmuş, hafif kızılderili havasında bir adam. 27-30 arası yaşlarında. Kelimelerin boşuna tüketilmesini sevmediği için insanların onu dinlemesini ve çoğunlukla düşünerek ve hissederek çoğunlukla zaten ortada olan cevapları kendilerinin bulmasını ister. [Uzun yay]

CamaeL : Başkent'in Melek lideri. İlk yaratılan ve ilk düşen. Kıskançlığının esiri olmuş, zaman içinde kıskançlık ve hırs yüzünden çarpılmış bir kadın. Kelebek ilk yaratıldığında onu kendine bağlamış ve amaçlarında onu bir araç olarak kullanmıştır. Daha sonra Kelebek onu devirerek tahta geçmiş, kanatlarını zincire vurarak esir etmiştir. Camy tekrar harekete geçmek için Kelebek'in en savunmasız anını beklemektedir. [Asa]

Kelebek : Kan Cadısı Kraliçe Kelebek. Uzun kan kırmızı saçları ve kan kırmızı kanatlara sahip, Büyük Liderler Savaşı sonrası Düş'e dengeyi geri getirmesi için Camy'nin kaburgasından yaratılmış kadın. İlk başta Yaratıcı Ağaç'ın onu Camy'ye yardım etmesi için yollandığı düşünülse de, Arayış serisi sonrasında aslında hepsinin bağlı olduğu tek dengeliyici unsur olması gerektiğini anlayarak tahta geçmiştir. Düş'e ilk geldiğindeki çocuksuluğunu Camy'nin aç gözlülüğü yoketmiş, daha sonradan tekrar kendini bulmuş ve kan şehveti bünyesini terk etmiştir. Kelebek ölemez, kalbi durup ölmüş görünse bile bir süre sonra yaraları kapanır ve tekrar kalbi atmaya başlar. En karanlık ve çaresiz dönemlerinde Kelebek, yaşadığını hissedebilmek için kendini öldürürdü, bu yüzden bilekleri hep bandajlıydı. [Uzun saplı, çift taraflı balta/ Polearm]

Düş'ün yaratılışı?
Düş aslında 2009'a kadar Düş değildi [100. post]. CamaeL karakteri'nin ilk çıkışı 2006'dır ve olaylar Cennet'den dünyaya inen melekler arasında geçer. Camy'nin amacı basittir; dünyada ayrı düştüğü ruh eşi SamaeL'i bulmak. Ancak bir lanetin etkisindeki Sammy, Camy'nin onu bulmasını istemediği için kaçmaktadır. Aslında bu kadar basit olan bu aşk hikayesi, Camy'nin akıl hocasının onu terk etmesiyle Camy'nin kafayı çizmesi ve Kelebek'i kafasında yaratması ile neşelenmektedir =) Daha sonra sürekli olarak saf, depresif ve umutsuz Camy ile realist, güçlü ve acımasız Kelebek'in diyaloglarını yazmaya başladım.

2009'da Yiğit ve Aslı ile Aesten projesini konuşana kadar; Aesten dünyasına bu yazdığım hikayeleri uydurabilmek ve aynı zamanda zamansız-mekansız ülke konseptini sürdürebilmek için, her meyvesinin farklı bir evren olduğu Ağaç fikrini ortaya attım, bugünkü Düş, bu evren konsepti üzerine kurulu ve bu blogda yazılı olanlar sadece bu evrende olup bitenlerden ibaret. Ancak, 2009'un sonunda Düş, Aesten dünyasından ayrılarak eski zamansız-mekansız konseptine geri dönmüş bulunmakta.

Düş zamansız ve mekansızsa, diğer ülke elçileri nasıl geliyor?
O anki Düş hangi haldeyse ona geliyorlar. Her ne kadar sayılamayacak kadar çok farklı Düş olsa da tüm Düş'lerde geçen büyük olaylar aynı [bkz. Sammy'nin gidişi, Kelebek'in gelişi, vs vs.]

Neden bazı karakterlerin adı yok? [Sarışın, O vs gibi bahsediyorsun onlardan?]
Düş'ün zamansız ve mekansız kalabilmesi için olabildiğince özel isim vermekten kaçınıyorum. Eğer bir isim vermem gerekirse de olabildiğince karakterin özelliğine göre anlamı olmasına dikkat ediyorum.

Düş'deki önemli olaylar nedir? Kronolojik sırayla;
Düş'ün Yaratılışı; Ağaç'ın dalında meyve olgunlaşır ve düşer, Düş oluşur. Merkezdeki sürgün büyür, yeşerir ve Ağaç oluşur. Yağmurlar yağar, Ağaç çiçek açar ve polenleri canlıları oluşturur. Ağaç meyve verir ve Düş'ün 6 lideri artık soluk almaktadır. Bolluk huzur ve barış dönemidir.

Liderler Savaşı: Sammy Düş'ü terk eder. Diğer liderler arasında sorunlar baş gösterir. Hırs gözleri bürür ve savaş çıkar. Ancak birbirini tamamlayan ve eşit olan 6 lider asla birbirini yenemez. En sonunda Ağaç, Düş Bahçesinde bir meyve daha verir ve Camy'nin kaburgasından Kelebek oluşur. Camy onu kendine bağlar ve savaşa son verir. Uzunca bir süre boyunca tekrar barış ve huzur hüküm sürer.

Sonsuz Karanlık ve Gölgeler Savaşı: Gölgeler krallığı Düş'e savaş açar ve Camy tüm ülke liderlerini savaşa çağırır. Ağır kayıpların verildiği bu savaştan zafer ile ayrılsalar da savaş meydanında olan olaylar Kelebek'in aklında soru işaretleri uyandırmıştır ve sadakatini sorgulamaya başlar. Adramelech'in Düş'den geçişi de bu zaman rastlar.

Arayış Dönemi - S'arrus'un Düş'e gelişi: Savaştan sonraki dönemde bir gece S'arrus, Kelebek'e güç vaadleri vererek ona bir kitap bırakır. Bu olaydan sonra Kelebek S'arrus'dan eğitim almaya başlar, onu Aesten'in dörtbir yanında arar ve bulduğunda kendini ona adar. Uzun bir öğrencilik döneminden sonra Kelebek Düş'e geri dönerek tahta geçer, Camy'yi zincire vurur[ Bu olaylar sırasında Kelebek Noctua'ya yeni bir balta dövdürür ve Kelebek büyü konusunda iyice güçlenir]. [Sonsuz Kış dönemi] Bir gün S'arrus ortadan yokolur, nitekim Tahta geçtiği zaman verdiği şölende yokoluş haberini alacak ve bir günlük yas ilan edecektir. Ağır bir kabuk değiştirme sürecinden ve bir arayıştan daha geçen Kelebek en sonunda Düş'e tekrar döner.

Sonsuz İlkbahar: İkinci arayıştan ve Düş'ün Aesten'den ayrılmasından sonra ilkbahar dönemi başlar. Kar ve buzla donan toprak tekrardan ısınır, hayat Düş'e geri döner. Kan dürtüsü azalan Kelebek Düş'ün restorasyonu için çabalar, bir yandan komşu ülkelerle olan ilişkilerini sağlamlaştırır.

Kızkardeşler: Paralel evrenlerin varlığını öğrenmesi ile birlikte bir av partisi düzenler ve bir kılıç bulur. Çok geçmeden bu kılıcın koruyucuları olan KaraToprak'ın Kızkardeşleri Düş'e gelir ve Kristal Kılıç'ı geri isterler. Kızkardeşler Anti-Düş olan bir evrenden gelmektedirler. Kısa bir savaştan sonra kızkardeşlerin lideri, Kelebek'in Anti-Düş evrenindeki yansıması olaya el koyarak, ölümü pahasına herşeyi anlatır, Kelebek'in onu Ağaç'a zamanında götürmesi ile birlikte bir ağaca dönüşür. Kristal Kılıç, aslında asla ölemeyen Kelebek'e ölümcül zarar verebilecek tek silahtır ve hiçbir evrenden birinin ona ulaşamaması için özel bir sandığa konarak kızkardeşlere teslim edilir.

Turnuva: Tüm ülkelerden çağırılan katılımcılarla düzenlenen bir turnuvayı anlatır.

Diğer;
*Düş karakterleri ara sıra diğer bloglardaki hikayelerde de yer almaktadır.
*Karakterler sürekli bir değişim içerisinde olmakla beraber sürekli bir şeyler yıkım halindedir =)
*Karakter geçmişleri ve yaşanan hikayelerin çoğu klişelerin süslenip püslenmiş versiyonlarıdır.
*Düş'deki her bir karakterin ve yaşanan her bir olayın aşağı yukarı gerçek hayatta bir karşılığı mevcuttur.
*Düş hakkında sayısız çizim ve resim yapmışlığım vardır.

Bu yazıya daha sonra devam edilebilir =) Eğer kafanıza takılan bir şey varsa yorum olarak atabilirsiniz, cevabını buraya eklerim...

Friday, April 09, 2010

Kelebek ve S'arrus'un Son Görüşmesi.

Kimse farketmemişti belki ama kızıl saçlı kadının yüzünde bir gülümseme belirdi hissettiğiyle; içeride, iç bahçede biri vardı ve Kelebek'i çağırıyordu kendince bir işaret göndererek. Akıllıcaydı seçtiği gönderme ve oldukça açık bir biçimde görülmek istemediği de belliydi. Konuklarından izin istedi ve iç bahçeye doğru yöneldi hafif kalınca olan kürk pelerinine sarınarak.


Geniş ve yüksek kapılardan geçti, iç bahçeye ulaştı. Kapılardan geçtikçe ardından kapattı. En sonunda iç bahçeye ulaştığında yeri kaplayan ince karı gördü. Yürüdü, gezindi bahçede, ta ki açan gülü görene kadar.


"Hm, geri dönmüşsün."


"Hayır." dedi yine, soğuk sesiyle. Kısa bir sessizlik oldu. "Ve evet."


S'arrus bahçeye baktı. Hala bir şeylerle uğraşıyor gibiydi. "Düş'e değil ancak senin gördüğün şeyi, Aesten'in yok oluşunu tersine çevirmeye geldik. Aesten bir kez daha evrendeki yerini alacak..."


Kadının önünden yürüdü. "Sen? Sen hala aynı gibisin?" dedi hafif meraklı ama alaycı bir tonla.


"Söyleyecek bir şeyin olmalı ki gelmişsin, karşına çıkmamak kabalık olurdu." dedi Kelebek gülümseyerek. "Yorgunum. Halletmem gereken çok işim ve az zamanım var. Strese sokuyor insanı ister istemez."


"Söyleyecek bir şeyin var ki, sana ulaşmamı engellemedin Kelebek." dedi S'arrus.


"Merak." gözlerini kırpıştırdı. "Nitekim, son ziyaretinden sonra bile açıkça söylemiştim sana Düş topraklarına istediğinde geri dönebileceğini. Sözlerimi daima tutarım."


"Turnuva için şans dilerim." dedi S'arrus. "Orada garip şeyler dönecek gibi."


"Ne gibi?”


"Bütün liderler çağırılıyor. Paralel evrenlerden, karşıt evrenlerden..." dedi S'arrus bir kaşını kaldırarak. "Davetliler listesine Abyss'i almamak akıllıca. Bi onlar kalmış." dedi hafifçe gülerek.


"Hm, cevap alacağımı düşünmedim aslına bakarsan." Kalın köklerden birinin üzerine tünedi, bir elini kaldırarak yağan karı durdurdu, ışık hüzmeleri deldi bulutları yavaşça ve toprağı ısıtmaya başladı. "Sonsuz ilkbaharı durdurmamalısın."


"Güller ölecek. Yazık. Jest yapıyordum." dedi daha önce Kelebek'in ondan hiç duymadığı umursamaz ve hafif neşeli bir ses tonuyla. Karların altından yavaş yavaş büyümekte olan güller kurudu. S'arrus kaşları çatmış, garip bir yüz ifadesiyle bakıyordu. "En azından ben sözümü yerine getirmeye çalıştım." dedi omuz silkerek.


"Bazen daha fazla bir şeyleri kurtarmak için ufak şeyler feda edilmeli." durdu. "Her neyse, sadece gelelim, konuklarım beni bekliyor."


"Ayna hala sende mi?" dedi S'arrus


"Siyah ayna? Evet... sanırım. Kırılmadıysa. Bakmam lazım. Neden?"


"Götürmem lazım. Sakıncası yoksa?" dedi.


"Neden?"


"Çünkü beni görmek için buna ihtiyacın olmayacak. Ve ikincisi, Aesten'i yaratıyoruz ve bu Ayna Aesten'den bir parça taşıyor."


"Hmm, iyi şanslar." Kadın ayağa kalktı ve adama kendisini takip etmesi için işaret etti. "Ancak kararımdan dönmeye niyetim yok." Adımları çalışma odasına gidiyordu. "Nitekim, Ayna ile bir işim kalmadı."


“Ne kararı?”


“Düş, Aesten’e bir daha dönmeyecek.” Dedi Kelebek duraksayıp adama bakarak, sonra yürümeye devam ederek.


"Kararların umurumda değil Kelebek." dedi S'arrus sert bir şekilde. "Sadece benden sana kalan şeyler alınacak. Ve mümkünse not defteri. Onuda istiyorum. Hatırlarsan masanın üstüne ben bırakmıştım onu."


"Onu yaktım. Küller bile kalmadı Düş üzerinde. Sanırım sizinle alakalı kalan tek şey ayna." Çalışma odasının kapısını araladı ve odaya girdi. Etrafa bakınıp odanın bir kenarını kaplayan perdeyi kenara çekti. "Hm, burda."


Siyah ayna diğer güçlü ve büyülü eşyaların yanında, duvara dayalı bir biçimde duruyordu.

S'arrus aynaya baktı. Elini cama dayadı ve bir kaç söz mırıldandı. Ayna, kuma dönüşmeye başladı bir kaç dakika sonra, odayı Eun Çölünün garip kuruluğu ve kokusu sardı. Ardından bir gölge kapattı üzerini kumların ve yok oldular. Tek bir kum tanesi bile kalmadı. "Peki ya kitaplar?" dedi kaşını kaldırarak.


"Elimdeki tek kitaplar kendimin olanlar. Sana ait hiçbir şey yok bu ülkede." Durdu, elini havaya kaldırdı. Elinde yoğunlaşan parıltı bir taç haline dönüştü. "Belki bu, beraber vakit geçirdiğimiz eski odamın külleri ve buz."


Gölgeler küle ve buza yaklaştı. "O parçalar ne olursa olsun Aesten'e ait." dedi. "Yardımınız için teşekkür ederim Kraliçe Kelebek." ve kafasıyla hafifçe selam verdi.


"Bunu da teslim ettiğime göre..." Bir gümbürtü duyuldu Kelebek'in eski, yanmış, şimdi buz ve sarmaşıklar kaplı çalışma kulesinden. Taşlar çatırdıyor, buzlar eriyor, kule yok oluyordu. "... artık orada durmasının bir anlamı yok." Adama dönüp hafifçe başını eğip selam verdi. "Büyük bir zevkti. Turnuvaya kalmanızı önerirdim... ancak Aesten'de işleriniz yoğun olmalı o yüzden, iyi yolculuklar."


"Aesten, ben buradayken tekrardan yükseldi bile, sayenizde. Ancak beni bekleyenler var ve bir an önce gitmeliyim." dedi S'arrus. Arkasını döndü ve saraydan dışarıya doğru yürümeye başladı. Sonra bir an durup arkasına döndü. "Ayrıca, umarım rüyalarınız olduğu gibi çıkar Kraliçe. Hoşçakalın."


Ardından gölgelere karıştı ve yok oldu. Kelebek adamın az önce durduğu yerdeki kırık kemik kolyeyi fark etti.


Kızıl saçlı kadının elinin sadece bir hareketiyle kırık parçalar da adamla beraber yitip gitti. Karlar eridi, kuruyan güller yavaşça yokoldu Kelebek çalışma masasından bahçeyi izlerken.


Gülümsedi.


~ Rose


Not: Turnuva hakkında hala tema arkılarıyla alakalı bir kaç sorunum var, yazamadım bir şey. Ben de hazır yazılmış bir şey var diye bunu koyayım dedim.

I will survive! xD



At first I was afraid I was petrified
Kept thinkin' I could never live without you by my side;
But then I spent so many nights
Thinkin' how you did me wrong
And I grew strong
And so you're back from outer space
I just walked in to find you here with that sad look upon your face
I should have changed that stupid lock
I should have made you leave your key
If I'd've known for just one second you'd back to bother me
Go on now, go walk out the door
Just turn around now
('cause) you're not welcome anymore
Weren't you the one who tried to hurt me with goodbye
Did I crumble
Did you think I'd lay down and die?
Oh no, not.I. I will survive
Oh as long as I know how to love I know I'll stay alive;
I've got all my life to live,
I've got all my love to give and I'll survive,
I will survive. Hey hey.
It took all the strength I had not to fall apart
Kept trying' hard to mend the pieces of my broken heart,
And I spent oh so many nights
Just feeling sorry for myself. I used to cry
But now I hold my head up high
And you see me somebody new
I'm not that chained up little person still in love with you,
And so you feel like droppin' in
And just expect me to be free,
Now I'm savin' all my lovin' for someone who's lovin' me
Go on now.. etc.

~ Rose

:) -> Dedicated to my sister. Zissies ftw!

Sunday, April 04, 2010

Turnuva 02 - Karşılama Yemeği

Neredeyse tüm konuklar varmıştı başkente. Son düzenlemeler ve süslemeler yapılıyor, diğer kentler ve ülkelerden sipariş edilmiş olan malzemeler geliyor, tüm Düş halkı arılar gibi çalışıyordu. Kelebek her gün ya rıhtımda deniz yoluyla gelen ya da kulelerin tepesinde büyü ve büyük uçan hayvanları kullanan konuklarını karşılıyordu.

Artık herkesin geldiği ve tüm hazırlıkların bitmek üzere olduğu gece, turnuvaya bir hafta kadar kala büyük bir yemek hazırlattı Kelebek. Toplu bir hoşgeldin olacaktı bu. Konukları birbirleriyle tanıştıracak, kaynaştıracak, aynı zamanda rakiplerini tanıma fırsatı sağlayacaktı onlara. Ayrıca belki Tılsım'la konuşma fırsatı yakalayabilecekti; büyücüyle görüşmesinden sonra bir daha konuşamamışlardı.

Gece olduğunda büyülü peri ışıklarının süslediği bahçeye çıktılar. Her zamanki görkemiyle hazırdı Düş şölen sofrası; çeşit çeşit etler, sebzeler ve hamur işleri. Bir iki kişi her Düş'e geldiklerinde kilo aldıklarından yakınırken, J.'in bir grup adamı neşeli bir taverna ezgisi çalmaya başladı. Yemeğe başladı konuklar neşe içinde.

Açlıklar bastırılıktan sonra Kelebek ayağa kalktı, herkes sustu.

"Diğer ülkelerin elçileri, yolculuğumda karşılaştığım dostlarım ve davetiyelerim eline geçen diğer herkes... Düş'e hoşgeldiniz." Kızıl saçlı kadın gülümseyerek onu alkışlayan kalabalığa başıyla selam verdi. "Dostların bir araya geldiği böyle aile yemeği tadında geçen etkinlikleri çok sevdiğim için, en azından yılda bir kere sizi böyle etkinliklerde toparlamak hoşuma gidiyor." Kıkırdadı. "Böylelikle hem hepimizin aklını günlük streslerden uzaklaştırabiliyorum, hem de bağları tazelemiş oluyoruz. Güzel yemekler ve eğlence de cabası. . . Geçen sefer benim taç giyme törenim için toplanmıştık, bu sefer ise büyük turnuva için. Umarım hepimiz iyi vakit vakit geçiririz." Hafifçe kadehini kaldırdı. "Şerefe!"

Herkes kadehini kaldırıp "Şerefe!" derken Kelebek şarabından bir yudum aldı ama yerine oturmadı; aksine, sözlerine devam etti.

"Bildiğiniz üzere çok kısa bir süre önce Düş, paralel bir Anti-Düş evreninden ziyaretçilere ev sahipliği yaptı. Av partisinde bulduğum kılıcı geri almaya gelmişlerdi. En sonunda her şey düzene girmiş olsa da, ne yazık ki pek çok kayıplar da verdik. Kaybettiğim kızkardeşimin anısı için, bir kez daha kadeh kaldırmak istiyorum." Kadehini çok uzakta olmayan, formu bir insanı andıran ama dalları yukarı uzanan, kuru ama kırmızı-pembe çiçeklerle süslü ağaca doğru uzattı. Tekrar birer yudum aldı içkisinden herkes. Kelebek gülümsedi. "Eğlenelim artık!"

Yemek, müzik ve eğlence devam ederken, Kelebek Tılsım'a baktı bir an ve sessizce kalkarak kapıya yönelip iç bahçeden ayrıldı. Çalışma odasına girdiğinde Tılsım onu bekliyordu.

"Benimle konuşmak istedin?" dedi siyah saçlı cadı; gözlerindeki kırmızılık ve çevresindeki siyah aura artmış, ilk geldiği günkü halinden daha güçlü görünüyordu.

"Evet. Büyücü ile görüşmen nasıl geçti merak ediyorum."

"Eğlenceli. Onu kaybettiğine üzülmeyeceğini umuyorum." Cadı gülümsedi.

"Hm, aslında beni büyük bir dertten kurtardın; sadece eski günlerin hatrına orada kalmış bir anıydı... Her neyse, bu gece seninle konuşmak istediğim konu ne bu ne de Çağlayan ile neler olduğu." Kelebek, Çağlayan'ın adının geçmesiyle yüz kasları gerilen Tılsım'a baktı bir süre. "Aslına bakarsan, Leviathan sancağı taşımıyor oluşun işime geldi diyebilirim, biraz bencilce bir tabir olsa da."

Siyah saçlı cadı merakla gözlerini kıstı ve kadının sözlerine devam etmesini bekledi.

"Haftaya turnuvanın başlayacağı ilk gün, giriş gösterisi yapılacak. Görkemli bir şey olmasını istiyorum ve bu konuda yardımına ihtiyacım var."

"Ne gibi bir yardım?"

"Kafamdaki şey için tarafsız bir rakibe ihtiyacım var, bu da seni uygun biri yapıyor. Ama en büyük nedeni, sanırım planladığım şeyde benimle boy ölçüşebilecek yengane kişi olman."

"İlgimi çekmeyi başardın."

Kelebek hafif bir kahkaha attı. "Bu güzel işte. İşte, şöyle bir şey..."

Kızıl saçlı kadın sözlerine devam edip kafasındakileri anlatırken, Tılsım hafifçe başını sallayarak onayladı. Her bir kelimeyle yüzü aydınlanıyor, fikri beğendiğini belli ediyordu.

"Pekala," dedi. "Yardım edeceğim."

Kelebek sevinçle yerinde zıpladı. "Harika! O zaman yokluğumuz farkedilmeden geri dönelim."

Tılsım başıyla onu onayladı ve iç bahçeye geri dönmek için çalışma odasından çıktılar. Bir ara, Kelebek'in yanan çalışma kulesine kaydı Tılsım'ın gözü; orada yoktu o eski kule.

"Burada bir kule yok muydu eskiden, senin büyü çalışmalarını yaptığın? İçinde ilgimi çeken bir kaç kitap vardı, kopyalarını isteyeceğim." diye sordu cadı.

Kelebek, gözlerinden aksi okunsa bile başını hafifçe yana eğdi. "Orada bir kule hiç olmadı ki? Kitapları kütüphanede görmediğine emin misin?"

Tılsım daha fazla soru sormadı ve iç bahçeye geri dönerek eğlenceye katıldılar. Müzik hızlanmıştı. Artık dans vaktiydi.

~ Rose

Saturday, April 03, 2010

Yapılacaklar listesi ve genel bıdı bıdı.


Bu resmi geçen gün kampüste gördüm ve hemen fotoğrafını çektim. Bayağı bir güldüm bakıp bakıp. İnşaat var da orda, yeni bir fakülte mi yapıyorlar nedir, iki yane falan asılıydı bundan, birini söküp eve getirmeyi çok istedim ama gündüz vakti ortalık kalabalıkken yapamadım. Neyse.

Turnuva serisini yazmaya çalışıyorum, biraz writer's block tadındayım. Ayrıca hala bir iki kişinin karakterlerini bekliyorum, arada geyik postlar ve bonus hikayeler yazıyorum, umarım beğeniyorsunuzdur. Turnuva işleyişi ise biraz sizin katılımlarınızla olacak, ola ki oy atmazsanız da kafama göre seçeceğim, size bakıyor biraz turnuvanın sonucu. Onun dışında ilk pairingleri yazabilmek için de internetteki bi random çekiliş toolunu kullanacağım (Hesionka'nın blogunda görmüştüm.)

Azjol-Narub realm'indeki süper seksilik abidesi paladinim! Hesionka ve Loreathan'ın daveti üzerine katıldım onlara orda, Kamileğ, Norawashere ve Akın ile tanıştım ^^ Çok cici insanlar! Yakında guild kuracakmışız... gibi gibi. Şimdilik level 16 olup biraz ezik bir paladin olsa da seviyorum kendini. En büyük wow fantazimin ete kemiğe bürünmüş hali kendisi (bkz: Sarışın Dans eden Bloodelf Paladin = which is seksilik abidesi.).

Rosemary'yi dört gözle bekleyenler için kötü haber; ilham gelemiyor. Bana güzel müzikler tavsiye ederseniz yazabileceğimden eminim ama. Düşseverler ve Düş Rehberi'ni dört gözle bekleyenler için ise iyi haber; önümüzdeki günlerde Düş - Arşiv isimli bir blog açıp tamamen kronolojik sıralı ve doğru düzgün etiketli olarak hikayeleri oraya kopyalayacağım. Bir nevi Aslı'nın NES - Leviathan'ı gibi olacak, hikaye tabanlı olacak. Ayrıca bir tane de klişe hikaye planım var; Kelebek ve Düş'ün başına o kadar çok şey geldi ki, artık onların içinde olacağı klişe bir hikaye çıtayı düşürür gibi geliyor bana.

Düş'ü ilgilendiren bir diğer şey ise; Düş header ve layout tasarım fikirlerinizi bekliyor! Yeniden yapılanma içerisinde olduğumuz bu günler içinde bir adet Düş headerı ve yeni bir blog tasarımı bekliyoruz sizden =D Çünkü ben geçen denedim beceremedim. xD

Onun dışında Apple Cider Rulz. Hem de ev yapımı !

Sevgiler.

~ Rose

Işık

Gün ortasıydı. Havayı ince bir bulut tabakası kaplamıştı. Düş'e davetliler bir bir gelmekteydi ve Kelebek her gün yeni birini karşılıyor, Camy her gün daha fazla koşturarak hepsinin rahatıın yerinde olmasını sağlıyordu. Şölenden görkemli olmalıydı turnuva! Her şey yolunda gitmeliydi! ara sıra göz göze gelen Camy ve Kelebek, birbirlerinin gözlerinden akan stresi ve yorgunluğu okuyabiliyordu. Gülümsediler birbirlerine ve işlerine döndüler.

O günlük gelenleri karşıladıktan sonra dış surların yakınındaki çayırlarda yürüdü Kelebek bir süre. Yerden fışkıran parlak kırmızı çiçeklerden toparladı eteklerine ve temiz havayı ciğerlerine çekti. Toprak üzerinde biriken kötü enerjiyi alıyor, iyi enerjiyi ise damarlarına dolduruyordu. Hiç acele etmeden gezintisine devam etti kadın.

Çok geçmeden az ilerisine birisi indi; genç bir erkekti bu. Geniş, beyaz kanatları olan, başak sarısı saçlı ve hafif metal zırh giyen, daha yeni erkekliğe adım atmış biri.

"Leydim," dedi başıyla selam vererek. "Efendimiz bir süre sonra burada olacak."

Kelebek'in gözleri parladı mutlulukla. "Güzel, beklediğimi iletin kendisine."

Genç adam kanatlarını açıp gökyüzünde kaybolurken Kelebek ayakkabılarını ayağına geçirip iç surlara doğru yollandı.

İç surlara ulaşmasından sonra çok geçmemişti ki bir anda gök yüzündeki bulutlar aralandı, Düş'ün üzerinde bir ışık parladı. Kelebek aceleyle surların tepesine tırmanıp başını kaldırdı, gökyüzüne baktı.

Gökyüzünü kaplayan bir çift kanat vardı ışıklar saçan. Kelebek gözlerini kıstı aşağı doğru süzülen figüre bakarken; yüzü sevinçle aydınlanmıştı. Gözleri sonra gümüş rengi işlemeli parlak zırları seçebildi... Adam Kelebek'in önüne eğildi, hafifçe eğilip kadının elini tuttu, dudaklarına götürüp hafifçe öptü. "Sizi çok özledim leydim."

"Formaliteleri geç, aptal!" diye çıkıştı Kelebek adama doğru atılıp sıkı sıkı sarılarak. "Seni çok özledim. Bir daha bu kadar ayrı kalma benden!"

Adamın şen kahkahası çınladı kadının kulaklarından. "Merak etme, artık hep yanındayım sevgilim."

***

Kelebek rahatsızca uyandı uykusundan. Pencereye yanaştı, dışarı baktı; geceydi ve ertesi gün apaydınlık olacaktı hava. Yüzünü seçemediği adamı düşündü; garip, gerçekliği olan bir rüyaydı bu ama geçmiş değildi.

"Gelecek... belki de?" diye mırıldandı kendi kendine. "Adı neydi... Işık..." Gözlerini kırpıştırdı. Sonra omuzlarını silkip yatağına geri döndü.

~ Rose

Not: Geçen hafta bu rüyayı gördüm. Biraz detaylandırarak yazayım dedim. Bakalım bakalım . . .

Friday, April 02, 2010

Sıkıldım.

22 yaşındayım , ergenlik buhranı desem o da değil.

Meh.

~ Rose
"Muhafız, Gardiyan, Tılsım, Çağlayan, Aestrea, Nathaniel ve Fey, Arleon, Sir Cedric, Sir Aenas, Kisha... " Kelebek sessizce çevirdi davetiyelerin cevaplarının yazılı olduğu defterin yapraklarını ve iç çekti. "Daha geri dönülmemiş bir kaç davetiye daha var. " Hızlı bir hareketle defteri kapatıp deri kapağında parmak uçlarını gezdirdi.

Canı sıkkın bir biçimde pencerenin önünde durup gün doğumunu izledi. Bir kaç gecedir hiç uyumamıştı.

---
._.

İnsanların beklentisi o kadar yükseldi ki, turnuva serisini ne kadar iyi yazabileceğim bilmiyorum.