Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, March 26, 2010

Turnuva 01 - Morrigan'ın Şarkısı



Güneşin doğmasına sadece bir kaç saat kalmıştı. Tüm şehir ve kaledeki herkes, misafirler dahil herkes, derin bir uykudaydı. Bir çift çıplak ve minik ayak sessizce göl kenarındaki kumlarda adım atıyordu. Kuzgun siyahı saçları hafif rüzgarla dalgalanırken, üzerindeki beyaz elbisede ay ışığı parlıyordu. Kucağında üzeri beyaz bir mendille örtülü hasır bir sepet vardı. Bileklerinden ve boynundan gümüş zincirler sallanıyordu.

Kadın göl kenarında dikilen iri yapılı adamın yanına gelince durdu. Adam o gecelik zırhını çıkarmış, uzun resmi giysilerinin üstüne yerlere kadar sürünen bir pelerin takınmıştı. Uzun saçları kahverengiydi, ancak beyaz tutamlar serpişmişti araya. Sakalları upuzundu, neredeyse göğsüne kadar iniyordu; özenle taranmış ve şekil verilmişti ama. O da sessizce gelen kadına selam verdi başıyla ve kadının uzattığı sepeti aldı elinden.

Rüzgar hafifçe dalgalandırıyordu göl kıyısını, ay ışığı da beyaz köpükleri gümüşmüşçesine parlatıyordu. Gümüş rengi balıkların pullarından yansıyan ışık, gökyüzündeki yıldıları anımsatıyordu; gökyüzüydü sanki göl yüzeyi. Siyah kadın suya doğru eğildi, yıldızlardan birisinin yansımasına dokundu suyun yüzeyinde, adımını attı suya doğru ve suyun üzerinde yürümeye devam etti yıldızların yansımalarına dokunarak. O her bir yansımaya dokunduğunda yansıma yükseliyor, ufak bir ışık topu olup çevreyi aydınlatıyori hafif bir müzikal tını yayıyordu etrafına. Çok geçmeden bir melodi oluşturmaya başladı ışıklar ve kadının sesi eklendi melodiye.

Kadının dudaklarından dökülen sözler ve melodinin gittikçe yükselen tınısı duyanların yüreğini parçalıyordu; bir ağıttı bu. Yitip giden bir kızkardeşin arkasından yazılmış bir ağıttı, Morrigan'ın yüreğinden kopup, belki de o taş görünümlü suratını gözyaşlarıyla ıslatabilen tek şeydi. Yıllardır belki de ona bir şeyler hissettirebilen tek şeydi bu ağıt. Dinleyenlerin, eğer yeterince dinlerlerse belki de yaşayabilecekleri, görebilecekleri bir hikayeydi.

"Bir zamanlar, Liderler Savaşı'ndan önce, bir kızkardeşim vardı benim; Merla. O zamanlar yüzümde kırışıklar yoktu, gençtim. Belki inanması zor ama sürekli gülümserdim, mutluydum ve güneş açardı o zamanlar Kuzey Kenti'nde. Merla ve ben birbirimize çok benzerdik, bizi birbirimizden ayıran tek şey onun kar beyazı saçlarıydı; sanki ben bir kuzgunken o bir kuğuydu. Hareketlerinde bir zerafet vardı hep, büyüyeyse eli doğuştan yatkındı. Benden bile güçlüydü ve Kuzey Kenti'nin yönetimi ona devrolacaktı hazır olduğumuzda. Diplomatik ilişkilerdeki geniş bakış açısı beni pek çok açıdan geride bırakıyordu, ve bu yüzden ben sadece onun yardımcısı olmak niyetindeydim. Ve bir gün yine, bu özelliği yüzünden, Doğu Kenti ile görüşmelere gitti.
Siyah giysili adam yere çöktü elini dudaklarına bastırarak; Noctua gözyaşlarını zor tutuyordu. Merla'yı ilk gördüğü gün aklına gelmişti; beyazlar içerisinde, bir kartanesi kadar mükemmel, Kuzey kenti prensesi Merla.

"Eve döndüğünde mutluydu; aşıktı. Noctua da o zamanlar gençti ve belki de Düş üzerindeki en yakışıklı adamdı. Anlaşılan Merla'nın aşkı karşılıklıydı. Diplomatik bağların güçlenmesi için dedi Merla bana, Noctua ile evlenecekti. Böylelikle taht bana kalacaktı, Merla'nın bana güveni büyüktü. O yaz büyük bir düğün oldu; Merla ve Noctua evlendiler.

Kış geldi Kuzey Kenti'ne yavaş yavaş, oysa ki diğer her yerde yaz sıcağı kavuruyordu toprakları. Kızkardeşim olmadığında saray boştu, sessizdi ve sıkıcıydı. Onun sevinçle çınlayan sesi yoktu avluda, saçlarının parıltısı artık gözleri almıyordu koridorlarda. Yalnızdım. Yavaş yavaş soldu yüzümdeki gülümseme.

Neydi Liderler Savaşı'nı başlatan, altı lideri birbirine düşüren? Açgözlülük? Güç hırsı? O kadar uzun zaman oldu ki, artık ben bile hatırlamıyorum nedenlerini. Kan, vahşet ve gereksiz ölümler vardı sadece yıllar boyu. Savaştık, öldürdük, birbirimizin topraklarını işgal ettik umutsuzca, birbirimizi yenemeyeceğimizi bildiğimiz halde.

Bir gece, kampıma geldi Merla, Noctua ile savaşmamı istemediğini söyledi. Başka ne için gelmiş olabilirdi ki? Beni özlediği için mi? Hayır, savaşta sevdiği adam ölmesin diye... Kıskançtım, açgözlüydüm, evet. Hayır dedim ona, eğer tüm toprakları ele geçirirsem yeniden birlikte olabilecektik değil mi, diplomatik ilişkiler gerekli olmayacaktı, Noctua'nın şehirleri benim olacaktı ve başkentimi oraya taşıyacaktım, Noctua ve Merla benimle yaşayacaktı! Büyük bir kavga ettik Merla ile o gece. Gözyaşları içerisinde terk etti Merla çadırımı. Uyuyamadım. İçimi rahatsız eden bir şey vardı.

Nitekim ertesi sabah savaş meydanında yoktu Noctua. İlk başta Merla'nın onu engellemekte başarılı olduğunu düşündüm, ama savaş meydanına çıkmamak gibi bir korkaklığı kendine yediremeyecek kadar gururlu bir adamdı Noctua... Savaş meydanını geçtim; boştu. Yavaşça dağlara tırmandım, Noctua'nın kalelerinin üstünde uçtum. Oradaydı; deniz kıyısında duruyordu Noctua... Önünde ise büyük bir ateş yanıyordu. . . Biri yanıyordu... Merla. .."

Morrigan'ın şarkısı devam ettikçe insanlar uykularında ağlıyordu. Tüm kuşlar ve hatta cırcır böcekleri bile susmuştu. Sadece dalgaların sesi ve yaprakların hışırtısı eşlik ediyordu Morrigan'ın şarkısına... Bir de Noctua'nın hıçkırıkları; aşık bir adamın sevdiği ardından döktüğü gözyaşları.

"Kardeşim ölmüştü. Doğu kenti falezler ve uçurumlarla doludur, adımınıza dikkat etmeniz gerekir. Anlaşılan ettiğimiz kavga o an Merla'nın aklındaki tek şeydi ve bastığı yere dikkat etmiyordu. Kim bilebilirdi?

Çığlığım tüm Doğu Kenti'nde inledi. Merla. . . Merla. . . MERLA!"
"O günden sonra sadece kendimi korumak için savaştım. Merla'nın küllerinin denize savrluşu bir daha asla gözümün önünden gitmedi. Kuzey Kenti karlar altında kaldı ve bir daha asla güneş yüzü görmedi halkım. Bir daha hiç gülümsemedi yüzüm tüm kalbimle. Yaşlandım. Yaşlandık.

Saray boş. Saray sessiz. Artık sadece acılı iki kalp var.

Merla... Merla... Merla...

Kardeşim, Merla... "

Morrigan'ın sesi sustu yavaşça. Noctua hasır sepeti uzattı suyun üzerinde havada duran kadına. Kadın ellerini sepete daldırıp beyaz gül yapraklarını aldı ve nefesiyle hafif rüzgarı kuvvetlendirerek yaprakların elinden uçlasını sağladı. Beyaz yapraklar bir süre süzüldüler havada, ve sonra bir anda parıldayan ateş böceklerine dönüştüler.

Ateş böcekleri uzağa doğru uçarken, güneşin ilk ışıkları göründü uzakta. Adam ve kadın sessizce birbirlerine sarılıp ağladılar. Ertesi gün herkes kalkıp gece uykularında ağladıklarını farkettiğinde şaşıracaklardı belki ama Morrigan ve Noctua, hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeye devam edeceklerdi.

Her sene yaptıkları gibi, acılarını dolu dolu yaşadılar o gece.

Merla...

~ Rose

WoW - Lament of the Highbourne



2 comments:

Asli "Çağlayan" Bingöl said...

Enfes bir hikayeydi.

Ragnor said...

Katılıyorum, beklemiyordum böyle birşeyi. Tek kelime ile bayıldım :).