Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, March 11, 2010

Kristal Kılıç VII - Ağaç ve Karatoprak

[Temple of the moon youtube = link ]

Birbirlerine ikizmişçesine benzeyen iki kadın uzun bir süre birbirlerine baktılar. Kelebek diğer kadına dokunmak için elini kaldırdı bir an fakat o da elini kaldırıp durdurdu Kelebek'i.

"Her şeyi anlatacağım. Fakat canlı kalabilmek için, en azından sözümü bitirene kadar, hançerlerin yapıldığı kristalden bir parçaya ve suya ihtiyacım var."

Kelebek bir anlam veremediyse de isteğini yerine getirdi; çok geçmeden kristalden bir parça ve bir sürahi su önlerinde duruyordu. Kadın kristali alarak bir şeyler mırıldandı, kristal önce bir silindir şeklini aldı ellerinde, sonra içi boşaldı; artık bir bardaktı. "Lütfen suyla doldur bardağımı." dedi. Kelebek yavaşça sürahiyi alıp içindeki sudan döktü kristal bardağın içine; artık şaşırtacak bir şey olamaz diye düşünüyordu ama olmuştu işte. Su, kristale değdiğinde toza dönüşüyordu. Kadın bardağı dudaklarına dayadı ve tozu ağzının içine boşaltıp yuttu. Şöminenin yanındaki koltuğa oturup bardaktaki tozdan biraz aldı ve ateşe attı; oda şimdi karanlık bir dumana boğulmuştu.

"Bir kökte büyüyen iki gövde, Kelebek, farklı evrenlerdeniz ama aynı kişiyiz." diye lafa başladı kadın, dumanın içinde görüntüler dönmeye başlamıştı. "Düş'ün Ağaç'ı gibi, bizim de bir annemiz var; Karatoprak koyduk adını çünkü bizim evimizde her şey gri ve siyahtır. Sizin Ağaç'ınız kadar yükseklere dalları uzanır annemizin ama yaprakları yoktur, sanki yanmış ve kurumuş bir ağaç gibi sallanır rüzgarda. Toprağımızda bitki yetişmez, su yoktur. Düş'de ne varsa, tam tersi bizim yaşadığımız yerdedir."

Kelebek kadının karşısına oturarak elini çenesine yasladı, dinlemeye ve etrafta oluşan görüntüleri izlemeye başladı; kadının kendi ülkesinden görüntülerdi bunlar, belki de anıları. Ağaç vardı tüm muhteşemliğiyle, eğer yansa ve kurusa böyle görünürdü... Kızkardeşlerin ibadetlerine şahit oldu bir süre ve sonra hançerleri nasıl dövdüklerini izledi. Kadın, sözlerine devam etti.

"Karatoprak ve Düş'ün Ağaç'ı birbirini tamamlayan kardeşler, Kelebek, sen ve ben gibi. Beraber olamayız, ayrı da yapamayız. Burada olduğumuz her saniye buraya zarar veriyoruz ve zarar görüyoruz... Kristal kılıç burada durduğu her saniye kalendekileri zehirliyor... Tıpkı yakmak zorunda olduğumuz köyün kristal kayayı köylerine taşıdıklarında başlayan hastalık gibi, tedavisi olmayacak bir zehirlenme. Çünkü kolcuları öldüren hançerin üzerindeki bir zehir değil, hançerin kendisiydi, Kelebek, bizim dokunuşumuzdu."

Kadın titredi, bir an nefesi kesildi, bardağı dudaklarına yaslayıp bir yudum daha içti.

"Tıpkı ateşin suyla birleştiğinde sönmesi gibi, bizim dokunuşumuz da size zarar veriyor, zararı büyüdükçe acı veriyor ve daha fazla yayılmadan... tıpkı o köye yaptığımız gibi..." sözlerini devam ettiremeden bir yudum daha içmek zorunda kaldı. Kelebek sürahiye uzanarak kadının bardağını doldurdu yine.

"Peki, Kristal Kılıç'ın bütün bunlarla alakası ne, materyalinin sizin evreninizden gelmesi ve bize zarar vermesi dışında?" diye sordu kızıl saçlı kadın sürahiyi kenara koyarak. İkizi az önce olduğundan çok daha yorgun ve solgun görünüyordu, derisi kuruyup gerilmiş, dudakları çatlamış, gözleri yuvalarına çökmüştü; bir anda asıl olmuştu?

"Kristal Kılıç, bizim liderlerimizden birine aitti; en güçlü ve en acımasızlarından birine. İlk başta halkını seven, kendinden önce onları düşünen, barışçıl biriydi. Sanırım o sıralar Düş'ün en karışık olduğu dönemlerdi. Fakat daha sonra sınır köylerinden biri bir maden buldu; kristal. Köyde bir salgın başladı, Lider, salgın yüzünden köyü boşalttırıp yaktırdı ve mağaralara giderek kristali araştırdı. O mağaraya girdikten sonra başka kimse giremedi oraya garip bir biçimde, girişi yok olmuştu." Bir yudum daha... "Altı ay sonra, ülke dağılmak üzereyken Lider çıkageldi. Elinde Kristal Kılıç'ı tutuyordu. Anlattığına göre kristali kullanmayı öğrenmiş, yaşamımızın devamlılığı için ondan nasıl yararlanacağımızı keşfetmişti. Artık daha zengin ve huzur dolu yaşayabilecektik. Tek tek kristalin zehrine dayanıklı hale getirildik, sınır köylerin erkekleri madenlerde çalışmaya başladı, bir kısım ise kristali kullanmayı öğrendi. Fakat çok geçmeden, bir şeylerin değiştiğini fark edecektik."

Kadın nefes nefese kalmıştı. "Çok vaktim kalmadı." diye mırıldandı.

"Ne için?"

"Ölüyorum, hissetmiyor musun?" Kadın gülümsedi yorgun bir yüz ifadesiyle. "İlk başta, zenginlik, bolluk içinde yaşadık. Daha sonra toprak öldü. Toprağın ölmesiyle karanlık baş gösterdi. Gökyüzü ince bir sisle örtüldü kristalin tozlarından... İlk başta bununla yaşamak zordu, acı verici ve can sıkıcıydı fakat gündüzleri sıcak, geceleri soğuk ışık oyunları yapardı havadaki kristal tozu. Onu soludukça onunla yaşamaya alıştık. Ama bu yetmedi Liderimize ve eski halinden eser kalmadığını yüklü vergiler ve ağır cezalar getirdiğinde anladık. Uzun yıllar boyunca çalıştık, yaşamaya çabaladık. Ama en sonunda iç savaş patlak verdi."

Duraksadı, derin bir nefes aldı. "Ben, Karatoprak tarafından yollandım evrenime, köylerden en güçlü savaşları toplayıp eğittim. Kristalden hançerler yaptık kendimize, kristal tozu ile bağışıklığımızı artıttırdık. Güçlendik. O kadar güçlendik ki artık göze batıyorduk. En sonunda Lider ile çarpıştık. Kristal Kılıç'ın gücü çoktu ama bizim de sayımız bunu dengeliyordu. Ve Lideri öldürdük. Onun kanı toprağa değidiğinde Karatoprak'ın yeşil son dalları da karardı. Liderimizi mezarına götürdük ve kılıcı ellerinin arasına koyduk. Karatoprak'ın Kızkardeşleri adını aldık ve Kristal Kılıç'ı koruyacağımıza dair ant içtik; çünkü onun açgözlülüğü ve derinden gelen fısıltıları karşı konulmazdır, Kelebek."

Sis yavaşça dağıldı. Kadın iyice çökmüş bir biçimde koltuğa gömülmüştü. Bardağı tutan elleri titriyordu, zorlukla son bir yudum aldı; gözleri dolmuştu. Kelebek kendi burnundan akan kanı hissetti; evet, ölüyordu.

"O yüzden. . . Kristal Kılıç hakkında konuşmak yasaktır bize, cezası ölümdür. Böylelikle biz dokunamayız ona, dokunsak da kullanamayız, onun hakkında bahseden öldüğü için başkasına da kullandıramayız... İzin ver, Düş'e daha fazla zarar vermeden geri götürelim onu." Gözyaşları yanaklarından akmaya başladı kadının. "Kızkardeşlerimi özgür bırak, kılıcı onlara ver, barış içinde ayrılacaklardır, eminim. Benim ölümüm onların ölümünü engellesin, Düş'e getirdiğimiz ölüm yetsin artık..." sesi bir fısıltıya döndü, kalp atışları iyice yavaşlamıştı. Sanki susuz kalmış bir dal gibi kuruyordu gözlerinin önünde.

"Hayır..." Kelebek ayağa fırlayıp kollarına aldı kadını ve iç bahçeye doğru koşmaya başladı. Yüksek ve geniş kapılar açıldı önünde, Ağaç tüm görkemiyle duruyordu karşısında.

"Yardım et!" diye haykırdı köklerinin dibine koşarak. "Ölmesine izin verme!"

Kadın gülümsedi. "Çok geç." diye fısıldadı ama Kelebek onu gül bahçesinin ortasına yatırıp haykırmaya devam etti.

"Bunu haketmiyor! Yardım et!"

Ağaç'ın kökleri kadını sardı yavaşça ve ayağa kaldırdılar onu. Kadının siyah cüppesi bedenini sardı iyice ve bid oldu bedeniyle. Kollarını yukarı kaldırdı kökler ve parmakları bir anda uzayarak gökyzüne yükseldiler. Saçları dalların aralarına dolandı, kadının derisi koyulaştı, katılaştı. Kökler geri çekildiğinde artık kadının yerinde simsiyah, kuru bir ağaç duruyordu. Sanki o dumandaki görüntülerde gördüğü Karatoprak gibiydi, ama tek bir farkla; turuncu ve kırmızı çiçeklerle bezeliydi ağaç.

Kelebek kırmızı çiçekli ağacın dibine çöktü, elini gövdesine yasladı, başını öne eğdi.

"Kardeşim."

~ Rose

David Arkenstone - Temple of the Moon




No comments: