Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, March 10, 2010

Kristal Kılıç VI - Savaş

Yirmi siyah cüppeli kadın tek bir bedenmişçesine savuruyorlardı hançerlerini surların önünde onları engellemeye çalışan askerlere doğru. Açtıkları her bir yara cızırdıyor, oluk oluk kan fışkırıyordu zavallı adamlardan. Dudakları hareket halinde sürekli fısıldıyor, etraflarında hafif kırmızı bir pus bulutu dolanıyordu.

İlk bölüğün saldırısı başarısız olduğunda devreye Kelebek girdi.

"Savunması tam bir kaleye sadece 20 kişi saldırmak pek akıl karı gibi görünmedi bana." dedi kızıl saçlı kadın baltasını ellerinde döndürerek. "Büyüleriniz güçlü, okçularımı devredışı bıraktınız, ve evet, kabul etmeliyim, bir bölük askere karşılık iki kayıp verdiniz... Ama bana karşı çok fazla şansınız olacağını düşünmüyorum."

"Ve bir de ben." Camy hemen Kelebek'in arkasına yere inerek etraflarında çember olmuş olan kızkardeşlere baktı. Omuzlarını ileri geri hareket ettirip asasını çevirdi elinde. "Bir süredir iyi bir dövüşe girmemiştim."

Kelebek gülümsedi.

Savaş hızlı ve kanlıydı. Kızkardeşler bir anda etraflarını sarmış, kullandıkları büyülerle Camy ve Kelebek'i yavaşlatarak dengeleri şaşırtmışlardı. Fakat Kelebek için çok da zor değildi yaptıkları büyüleri kırmak; o konsantre olup büyüleri kırarken, onu Camy koruyor, asasının hareketleri bir anda gelen onlarca hançer darbesini savuşturuyor, yenilmez gibi görünen kızkardeşler bir bir yere düşüyorlardı. Fakat çok garip bir biçimde hep 20 kişiydiler; saldırıların sayısı hiç azalmıyordu.

Bir anlık bir boşluktan yararlanan Kelebek kanatlarını açarak yükseldi ve savaş alanına kuşbakışı baktı. Camy'nin etrafında toplanan kızkardeşleri izledi kısa bir an ve gördükleri karşısında gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Ben ölsem de yerime yenisi mutlaka gelecektir, demişti idam edilen kadın, ve öyle de oluyordu. Verimli topraklar her bir kızkardeş öldüğünde yavaşça ölüyor, bir an beliren bir ışık hüzmesinden bir başka siyah cüppeli kadın geliyordu. Düş'ün önündeki yemyeşil çayırlar, artık verimsiz, çorak topraklardan ibaretti. Toprak çatladı, hançerlerin yapıldığı kristalden koca bir kaya belirdi savaş alanının ortasında. Kelebek kaşlarını çatarak savaş alanına pike yaptı.

"YETER!"

Kelebek'in baltasını bir çift hançer durdurdu. Kızkardeşlerin hepsi yeni gelen bu kadının önünde eğilerek silahlarını indirdiler.

"Lütfen, daha fazla ölüm istemiyorum."

Kelebek baltasını indirdi yavaşça ve bir adım geri çekildi. Camy hızlıca onun arkasına geçerek sırtını sırtına verdi ve dikkatli bir biçimde kadınları izlemeye başladı.

"Geldiğiniz ilk zamandan beri sadece ölüm getirdiniz topraklarıma." dedi Kelebek öfkeyle. "Gereksiz ölümler! Benden Kristal Kılıç'ı istediğinizi söylediniz, ama sorularıma cevap vermediniz! İsteklerinizi yerine getirmediğimde, halkımı öldürerek cevap verdiniz bana! Neden?"

"Eminim yakarak idam ettiğiniz kızkardeş de size cevap vermeyi istemiştir, ama geleneklerimiz buna izin vermiyori Kraliçe." dedi kadın. Cüppesinin başığı yüzünü örtecek kadar çekikti diğerleri gibi, bakır rengi saçları boynunun iki yanından aşağı iniyor, siyah cüppesindeki gümüş rengi işlemeler onun diğerlerinden daha üst olduğunu vurguluyordu. "Kardeşlerimin öldürülmesine daha fazla tahammül edemeyeceğim. Teslim oluyoruz, sizinle teke tek konuşmak istiyorum Kraliçe Kelebek. Belki tek bir ölümle diğer tüm ölümler önlenebilir; hem Düş için hem de bizim yurdumuz için."

"Silahlarını alın." dedi Kelebek başıyla nöbetçilere işaret ederek fakat cüppeli kadın elini kaldırıp itiraz etti. "Ahşap bir sandık bulun bize, hepsini alabilecek kadar büyük olsun. Başka kimse dokunmasın silahlarımıza."

Kelebek kaşlarını çattı, oldukça şüphe uyandırıcı bir hareketti bu fakat içinden bir ses ona güvenmesini söylüyordu. Garip bir şekilde yakın hissediyordu bu kadına kendisini, sanki daha önce tanışmışlar gibi...

Hançerler ve silahlar ahşap bir sandıkta toplandıktan sonra mühürlendi, kızkardeşler avluda nöbetçilerin gözetimi altında beklerken, Kelebek ve onların başı olan kadın Kelebek'in çalışma odasına gittiler. Kadın sessizce bir kenara ilişti, Kelebek ise perdeleri açıp odayı havalandırdı.

"Anlatacak, cevap verecek çok şey var." diye başladı söze Kelebek. "Neden kendinizi tanıtarak başlamıyorsunuz konuşmaya? Sanki bir yerden tanıyorum sizi."

Kadın hafifçe güldü. "Biz Karatoprak'ın Kızkardeşleriyiz, kendi yurdumuzdaki kendi tanrımıza hizmet ederiz. Kristal Kılıç'ın nöbetçileri sayılabiliriz... Tanıdık... evet." Kadın yavaşça başlığını indirdi. "Çünkü aynı kökü paylaşan iki gövdeden başka bir şey değiliz."

Kelebek şaşkınlıkla geriledi; aynaya bakıyordu sanki! İki kadın arasında gözle görülebilir tek fark saç renklerinin tonu olabilirdi, ama geri kalan her şey... aynıydı!

~ Rose

No comments: