Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Sunday, March 28, 2010

Every Girl's Dream= WoW: WOLK: Wrath of the Lousy K(c)ousin!


Dream come true.

Saurfang, Frostmane ve
Azjol-Nerub'da karakter açmış durumdayım ama main im Saurfang de.

Glory to the Sindorei.

~ Rose

Not: Bugünkü post kirliliğinin nedeni içinde bulunduğum sinir bozucu motivasyonsuzluk. Artist's/Writer's Block more on.

Not 2: WOLK : Wrath of the Lousy Cousin'ın olayı battlechest i bana hediye edenin kuzenim olmasından kaynaklıdır falan...fıstık.

ÖSS (veya adı her neyse) Öğrencileri ve öğrenci velilerine açık mektup.

Tercih günü gelip çattığında lütfen çocuğunuza karışmayın.

"Ay oğlum/kızım o şey de meslek mi, adam gibi şunu bunu oku, onu da yanında hobi olarak yaparsın" demeyin, öyle de düşünmeyin. Çocuğunuzu 7 yıllık bir işkenceye mahkum etmeyin!

Öğrenci arkadaşlar, ciddi anlamda oturun ne istediğinizi düşünün ve bu istediğiniz için herşeyi yapar mısınız ona karar verin. "Ay ailem böyle istedi buna gireyim, yanında şu istediğim şeyi de yaparım" diye kendinizi kandırmayın. "Ay diplomam olsun da, diğerine de vakit ayırırım" da koca bir yalan. Gerçekten istediğiniz şeyi bulun! Rastgele girdiğiniz bölüm ilk iki yıl kolay ve eğlenceli gelebilir, ama zaman geçtikçe iki ucu boklu değnek olacak o elinizde patlayacak; bir yandan bırakmak isteyeceksiniz yapamayacağınızı anlayıp, diğer yandan 2-3 yıllık emeğinizi çöpe atmaya kıyamayacaksınız.

Kıvranıp işkence çekeceksiniz.

O yüzden, tercih yaparken üzerinde uzun uzun düşünün. Ne yapmak istediğinize karar verin. "Puanım tutuyor diye girdim" cilik yapmayın, çünkü hayalleriniz ve isteklerinizi öldürmekten başka bir şey yapmıyor o.

Tecrübeyle sabittir.

Depresif Rose-chan'ın insanlara okul bıraktıran konuşmasını okudunuz.

Sevgiler.

~ Rose
Soldaki Karatoprak'ın Kızkardeşi, sağdaki ise Kelebek'in son versiyonlarından biri =) Aslında elindeki balta. Cidden xD

~ Rose

Friday, March 26, 2010

Turnuva 01 - Morrigan'ın Şarkısı



Güneşin doğmasına sadece bir kaç saat kalmıştı. Tüm şehir ve kaledeki herkes, misafirler dahil herkes, derin bir uykudaydı. Bir çift çıplak ve minik ayak sessizce göl kenarındaki kumlarda adım atıyordu. Kuzgun siyahı saçları hafif rüzgarla dalgalanırken, üzerindeki beyaz elbisede ay ışığı parlıyordu. Kucağında üzeri beyaz bir mendille örtülü hasır bir sepet vardı. Bileklerinden ve boynundan gümüş zincirler sallanıyordu.

Kadın göl kenarında dikilen iri yapılı adamın yanına gelince durdu. Adam o gecelik zırhını çıkarmış, uzun resmi giysilerinin üstüne yerlere kadar sürünen bir pelerin takınmıştı. Uzun saçları kahverengiydi, ancak beyaz tutamlar serpişmişti araya. Sakalları upuzundu, neredeyse göğsüne kadar iniyordu; özenle taranmış ve şekil verilmişti ama. O da sessizce gelen kadına selam verdi başıyla ve kadının uzattığı sepeti aldı elinden.

Rüzgar hafifçe dalgalandırıyordu göl kıyısını, ay ışığı da beyaz köpükleri gümüşmüşçesine parlatıyordu. Gümüş rengi balıkların pullarından yansıyan ışık, gökyüzündeki yıldıları anımsatıyordu; gökyüzüydü sanki göl yüzeyi. Siyah kadın suya doğru eğildi, yıldızlardan birisinin yansımasına dokundu suyun yüzeyinde, adımını attı suya doğru ve suyun üzerinde yürümeye devam etti yıldızların yansımalarına dokunarak. O her bir yansımaya dokunduğunda yansıma yükseliyor, ufak bir ışık topu olup çevreyi aydınlatıyori hafif bir müzikal tını yayıyordu etrafına. Çok geçmeden bir melodi oluşturmaya başladı ışıklar ve kadının sesi eklendi melodiye.

Kadının dudaklarından dökülen sözler ve melodinin gittikçe yükselen tınısı duyanların yüreğini parçalıyordu; bir ağıttı bu. Yitip giden bir kızkardeşin arkasından yazılmış bir ağıttı, Morrigan'ın yüreğinden kopup, belki de o taş görünümlü suratını gözyaşlarıyla ıslatabilen tek şeydi. Yıllardır belki de ona bir şeyler hissettirebilen tek şeydi bu ağıt. Dinleyenlerin, eğer yeterince dinlerlerse belki de yaşayabilecekleri, görebilecekleri bir hikayeydi.

"Bir zamanlar, Liderler Savaşı'ndan önce, bir kızkardeşim vardı benim; Merla. O zamanlar yüzümde kırışıklar yoktu, gençtim. Belki inanması zor ama sürekli gülümserdim, mutluydum ve güneş açardı o zamanlar Kuzey Kenti'nde. Merla ve ben birbirimize çok benzerdik, bizi birbirimizden ayıran tek şey onun kar beyazı saçlarıydı; sanki ben bir kuzgunken o bir kuğuydu. Hareketlerinde bir zerafet vardı hep, büyüyeyse eli doğuştan yatkındı. Benden bile güçlüydü ve Kuzey Kenti'nin yönetimi ona devrolacaktı hazır olduğumuzda. Diplomatik ilişkilerdeki geniş bakış açısı beni pek çok açıdan geride bırakıyordu, ve bu yüzden ben sadece onun yardımcısı olmak niyetindeydim. Ve bir gün yine, bu özelliği yüzünden, Doğu Kenti ile görüşmelere gitti.
Siyah giysili adam yere çöktü elini dudaklarına bastırarak; Noctua gözyaşlarını zor tutuyordu. Merla'yı ilk gördüğü gün aklına gelmişti; beyazlar içerisinde, bir kartanesi kadar mükemmel, Kuzey kenti prensesi Merla.

"Eve döndüğünde mutluydu; aşıktı. Noctua da o zamanlar gençti ve belki de Düş üzerindeki en yakışıklı adamdı. Anlaşılan Merla'nın aşkı karşılıklıydı. Diplomatik bağların güçlenmesi için dedi Merla bana, Noctua ile evlenecekti. Böylelikle taht bana kalacaktı, Merla'nın bana güveni büyüktü. O yaz büyük bir düğün oldu; Merla ve Noctua evlendiler.

Kış geldi Kuzey Kenti'ne yavaş yavaş, oysa ki diğer her yerde yaz sıcağı kavuruyordu toprakları. Kızkardeşim olmadığında saray boştu, sessizdi ve sıkıcıydı. Onun sevinçle çınlayan sesi yoktu avluda, saçlarının parıltısı artık gözleri almıyordu koridorlarda. Yalnızdım. Yavaş yavaş soldu yüzümdeki gülümseme.

Neydi Liderler Savaşı'nı başlatan, altı lideri birbirine düşüren? Açgözlülük? Güç hırsı? O kadar uzun zaman oldu ki, artık ben bile hatırlamıyorum nedenlerini. Kan, vahşet ve gereksiz ölümler vardı sadece yıllar boyu. Savaştık, öldürdük, birbirimizin topraklarını işgal ettik umutsuzca, birbirimizi yenemeyeceğimizi bildiğimiz halde.

Bir gece, kampıma geldi Merla, Noctua ile savaşmamı istemediğini söyledi. Başka ne için gelmiş olabilirdi ki? Beni özlediği için mi? Hayır, savaşta sevdiği adam ölmesin diye... Kıskançtım, açgözlüydüm, evet. Hayır dedim ona, eğer tüm toprakları ele geçirirsem yeniden birlikte olabilecektik değil mi, diplomatik ilişkiler gerekli olmayacaktı, Noctua'nın şehirleri benim olacaktı ve başkentimi oraya taşıyacaktım, Noctua ve Merla benimle yaşayacaktı! Büyük bir kavga ettik Merla ile o gece. Gözyaşları içerisinde terk etti Merla çadırımı. Uyuyamadım. İçimi rahatsız eden bir şey vardı.

Nitekim ertesi sabah savaş meydanında yoktu Noctua. İlk başta Merla'nın onu engellemekte başarılı olduğunu düşündüm, ama savaş meydanına çıkmamak gibi bir korkaklığı kendine yediremeyecek kadar gururlu bir adamdı Noctua... Savaş meydanını geçtim; boştu. Yavaşça dağlara tırmandım, Noctua'nın kalelerinin üstünde uçtum. Oradaydı; deniz kıyısında duruyordu Noctua... Önünde ise büyük bir ateş yanıyordu. . . Biri yanıyordu... Merla. .."

Morrigan'ın şarkısı devam ettikçe insanlar uykularında ağlıyordu. Tüm kuşlar ve hatta cırcır böcekleri bile susmuştu. Sadece dalgaların sesi ve yaprakların hışırtısı eşlik ediyordu Morrigan'ın şarkısına... Bir de Noctua'nın hıçkırıkları; aşık bir adamın sevdiği ardından döktüğü gözyaşları.

"Kardeşim ölmüştü. Doğu kenti falezler ve uçurumlarla doludur, adımınıza dikkat etmeniz gerekir. Anlaşılan ettiğimiz kavga o an Merla'nın aklındaki tek şeydi ve bastığı yere dikkat etmiyordu. Kim bilebilirdi?

Çığlığım tüm Doğu Kenti'nde inledi. Merla. . . Merla. . . MERLA!"
"O günden sonra sadece kendimi korumak için savaştım. Merla'nın küllerinin denize savrluşu bir daha asla gözümün önünden gitmedi. Kuzey Kenti karlar altında kaldı ve bir daha asla güneş yüzü görmedi halkım. Bir daha hiç gülümsemedi yüzüm tüm kalbimle. Yaşlandım. Yaşlandık.

Saray boş. Saray sessiz. Artık sadece acılı iki kalp var.

Merla... Merla... Merla...

Kardeşim, Merla... "

Morrigan'ın sesi sustu yavaşça. Noctua hasır sepeti uzattı suyun üzerinde havada duran kadına. Kadın ellerini sepete daldırıp beyaz gül yapraklarını aldı ve nefesiyle hafif rüzgarı kuvvetlendirerek yaprakların elinden uçlasını sağladı. Beyaz yapraklar bir süre süzüldüler havada, ve sonra bir anda parıldayan ateş böceklerine dönüştüler.

Ateş böcekleri uzağa doğru uçarken, güneşin ilk ışıkları göründü uzakta. Adam ve kadın sessizce birbirlerine sarılıp ağladılar. Ertesi gün herkes kalkıp gece uykularında ağladıklarını farkettiğinde şaşıracaklardı belki ama Morrigan ve Noctua, hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeye devam edeceklerdi.

Her sene yaptıkları gibi, acılarını dolu dolu yaşadılar o gece.

Merla...

~ Rose

WoW - Lament of the Highbourne



Turnuva 00 - Liderler

Kelebek yüzünde büyük bir gülümseme ile elindeki defterin sayfalarını çevirerek davetiyelerden geri dönen yanıtları inceliyordu. Aşağı yukarı davetiye yolladığı herkes ona geri dönmüş, hatta yanlarında kendi konuklarını getireceklerini bile belirtmişlerdi! Kafasını kurcalayan sorulardan biri Çağlayan'ın verdiği yanıttı; "Tılsım Leviathan sancağı taşımayacaktır." Leviathan'da neler oluyordu? Kaşları çatıldı kızıl saçlı kadının ve defteri kapayarak kenara koydu. CamaeL onu çalışma odasında bekliyor olmalıydı, oraya doğru yürümeye başladı.

"Asporia'dan yüklü miktarda şarap talebi yapıldı." dedi Camy, elindeki kalemi Kelebek'e doğru sallayarak. "Bol miktarda kuru et, sebze ve hamur işi de sipariş ettim. Hani sadece gelen ziyaretçileri geç yanlarında getirecek güruhu hesaba kat, çok ama çok kalabalık olacak burası; şölendekinden de kalabalık!"

"Güzel." diye gülümsedi kızıl saçlı kadın. "Liderler ne zaman geliyorlar?"

"Bu akşam yemeğine yetişeceklerini düşünüyorum. Ona göre hazırlattım yemek odasını, Bülbül'ün iştahını ve Noctua'nın yeme aşkını düşünürsek..." kıkırdadı.

"Güzel..." Ellerini kucağında kavuşturdu Kelebek ve sargılarla oynadı parmakları.

"Daha düzelmedi mi?" diye sordu Camy merakla; Kelebek defalarca çok ciddi yaralarla öldürüldüğü halde hep tekrar dirilmiş ve yaraları çabucak geçmişti, ancak Kristal Kaya'nın ellerinde açtığı yaralar bir türlü iyileşmiyor gibi görünüyordu.

"Düzeleceğini umuyorum. Özel bir krem hazırladım, işe yarıyor gibi. Kristal Kılıç büyük bir zarar yarattı sakladığımız yerde ve etrafındakilere. En azından daha fazla zarar veremeyecek."

Camy başını salladı bir kaç kere. "Misafir kanadını hazırlattım; temizlendi ve düzenlendi. Avluyu hazırlattım, hatta iç bahçeyi bile bakıma aldırdım. Teslimatlar bir iki güne gelmiş olur. Sonra da misafirler bir bir damlamaya başlar."

Kelebek pencerenin önüne gidip dışarıyı izledi bir süre. "İyi bir eğlenceyi hakettik." diye mırıldandı.

***

O gün, güneş batarken, yıldız şeklindeki kalenin her bir ucundan kuş sürüleri akın etti kaleye. Surlarda biçimlendi bir kısmı, beş tanesi ise avluda bir çember oluşturacak biçimde dizildi; Batıdan Kartal Lider Kwahu, kuzeyden Kuzgun Lider Morrigan, doğudan Baykuş Lider Noctua, Güneydoğudan Bülbül Lider Lucinia, güney batıdan ise Papağan Lider J. Sevgiyle kucaklaştılar ve sonra onları karşılamak için gelmiş olan Camy ve Kelebek'i selamladılar.

Odalarına yerleşip hazırlandıktan sonra mum ışığının ve gaz lambalarının aydınlattığı avluda yemeklerini yediler. Çok geçmeden odalarına çekildiler. Turnuvanın başlamasına daha vardı belki, ama o zamana kadar yapılacak çok iş vardı.

~ Rose

WoW OST - Dwarf Tavern

Wednesday, March 24, 2010

Düş evrenine yeni başlayanlar için Rehber

Bu akşam, en geç yarın.

100 kadar hikayeyi ve benim anlattıklarımı kaçıranlar için, mekanlar, karakterler ve kısaca olaylar.

~ Rose

edit büdüt: Daha yazamadım ama harita çizdim. Ablam geldi dün =) Haftaya sınav ve teslimler var. Onları halledene kadar uzun soluklu bir şeyler yazamam sanırım. Ama biri iki güne yeni seriye başlicam umarım...

umarım ._.

Wednesday, March 17, 2010

Turnuva Davetiyeleri

Kızkardeşlerin gidişinin ardından Kelebek'in günlük rutinine, Ağaç'ın yanında duran Kızkardeş'in ağacnı ziyaret edip bakımını yapmak da eklenmişti. Çok fazla bir uğraş gerektirmiyordu belki ama Kelebek onu başkasına emanet edememişti. Zaman zaman onunla konuşuyor, köklerinin dibinde uzanıp gökyüzünü kaplayan dalları ve çiçekleri izliyordu.

İlkbahar günleri tüm ılıklığıyla toprağa yaşam vermeye devam ederken Kelebek bu güzel günleri bir kutlama ile neşelendirmeye karar verdi. Hemen katiplerini çağırarak bir davetiye hazırlattı ve dört bir yana yolladı üzerinde imzası olan parşömenleri.

Geriye bir tek, gelecek cevapları beklerken hazırlıkları yapmak kalmıştı.
***

Turnuvaya yarattığınız karakterlerle katılabilir, bir ya da birden fazla bölümde yarışmacı olabilirsiniz ^^

Tek yapmanız gereken, Davetiyenin altını doldurarak blogunuza koymanız, linki ve katılma isteğinizi buraya yazmanız bir de karakter bilgilerinizi bana ulaştırmanız!

Sevgiler.

~ Rose



Kristal Kılıç Hakkında Bilmedikleriniz!

Kristal Kılıç serisi aslında böyle bir seri olmayacaktı. Kılıcın varisi, mezarda yatan amcanın oğlu kılıcı geri istemeye gelecek ve turnuvada kılıç için yarışacaktı. Ancak, varis olarak düşündüğüm karakter parçalara bölününce, planladığım gibi olmadı. Kristal Kılıç elimde kaldı.

Kristal Kılıç serisinin ilk bölümleri tamamen, anlaşılabileceği üzere, yazılmış olmak için yazıldı. Gerçi son 2 hikayede biraz toparladım durumu.

Karatoprak'ın Kızkardeşleri, Legend of the Seeker'daki Confessor ablaların siyah cüppeli halinden esinlenilerek yaratıldı. Onlar gibi çift hançer kullanıyorlar ama Kızkardeşlerin herhangi bir büyü gücü yok. Zaten bıçaklar da aslında zehirli değil, zehir olan kristalin kendisi.

Kristal Kılıç serisi, yazdığım diğer serilere göre biraz daha gereksiz ölümlere sahne olmuş bir seri. Önceki serilerde kıyamama gibi bir durumum olmuştu ama bu seride öyle olmadı pek.

Kızkardeşlerin Anti-Düş gibi bir evrenden gelmeleri fikri, Kristal Kılıç'ın Düş için neden tehlikeli olabileceği fikrini aklımda çevirirken aklıma geldi. Pozitif ve Negatif kutuplar gibi düşündüm. Daha sonra da Savaşı durdurup kendini feda edebilecek bir başka Kelebek olması fikri oldukça cazip geldi.

Hikayenin en sonunda kılıcı teslim alan Kızkardeş aslında Camy'nin Anti-Düş versiyonu.

Kristal Kılıç, Kelebek'i öldürebilme ihtimali en yüksek olan silah. Bu yüzden Kelebek iki evrenden de kimse onu kullanamasın diye özel bir sandığa koydu.

Kızkardeş Kelebek'in ölümü Düş'deki Kelebek üzerinde ölümcül etki yaratacağından Ağaç onu bir ağaca çevirdi. Bir nevi Karatoprak ile bütünleşti o kızkardeş. Belki ilerde yeniden ortaya çıkabilir. Şimdilik siyah ve kuru dallar üzerinde onlarca kırmızı/pembe/mor çiçekler açmış bir ağaç kendisi. Çok yakında bir kaç resim yükleyeceğim buraya bunlarla ilgili.

Karatoprak da Anti-Ağaç aslında, Kelebek'in yaratıcısı Ağaç, kızkardeşleri yaratan da Karatoprak. Adının Karatoprak olmasının nedeni verimsiz ölü topraklarda yaşayan kuru ve yamış görünümlü bir ağaç olması yüzünden.

Lider'in hikayesi ve Anti-Düş'ün başına gelenler aslında çok klişe.

Kristal Kaya'nın aslında Ametistimsi bir görüntüsü var, WoW'daki Draenei'lerin gemlerinden esinlendim. Bkz.

Hançerler tamamen eğik bükük kırık kristal parçaları gibi görünüyorlar aslında. Bir ara onun da resmini yükleyeceğim.

Kelebek'in kılıcı vermesine neden olan şeylerden birisi de Kılıç'ın saray halkı üzerindeki kötü etkisi ve saklanıldığı odada yol açtığı büyük yıkım.

Turnuvada görüşmek üzere, davetiyeler yolda! =D

~ Rose


Monday, March 15, 2010

Kristal Kılıç Epilog


Kelebek bir gece boyunca odasından çıkmadı. Kızkardeşler avluda, kristal kayayı çevreleyen ufak bir kamp kurmuşlardı. Herkes Kelebek ve Kızkardeş arasında ne geçtiğini merak ediyordu; en son bahçeye girerlerken görmüşlerdi onları, oysa bahçeden sadece Kelebek çıkmıştı. Genel kanı Kelebek'in Kızkardeşi öldürdüğü yönündeydi ama kızkardeşler gülümseyip "Eğer ölseydi, hissederdik." dediler sadece.

Gün ağarırken Kelebek kalenin yüksek kapılarında göründü. Koyu kırmızı resmi elbisesinin yanısıra Kwahu'nun verdiği yas kürküne* bürünmüştü. Kucağında çok büyük bir sandık tutuyordu. Kızkardeşlere doğru yürüdü, saray halkı ve Camy onların etrafını çevreledi merakla. Sandığı yere bıraktı kızıl saçlı kadın.

Ahşap bir sandıktı. Koyu renkteydi ağacı, garip bir metalden menteşeler ve kilitler yapılmıştı. İki yanındaki tutma sapları ise kristal kayadandı. Sandığın üzerinde bir oyuk, oyuğun içerisinde ise camdan bir bölme vardı; camın içinde ise donmuş bir dal, Kızkardeş'in ağacından kırmızı çiçekli bir dal. Kızkardeşler dalı gördüğünde bir çığlık atıp birbirlerine sarıldılar ve ağlaşmaya başladılar. Kelebek sadece başını öne eğmekle yetindi.

Onlara yeteri kadar süre verdiğini düşündükten sonra eğilerek sandığı açtı; Kristal Kılıç içindeydi.

"Kızkardeş bana her şeyi anlattı. Ağaç'a götürdüm onu, o yapabileceği her şeyi yaptı. Bu sandığı uygun gördüm saklamak için, iki dünyadan da parçalar taşıyor. Sapları kristalden, taşıyabilmeniz için ve kilitleri metalden, bir daha açılamaması için."

Kızkardeşler Kelebek'in kristali nasıl işlediğini merakla soracakken, kadının ellerindeki kanlı sargı bezlerini fark ederek sessizliklerini korudular. Kızkardeşlerden biri öne çıkarak selam verdi. "Teşekkür ederiz, Kraliçe Kelebek. Kardeşimize iyi bak."

Kelebek gülümsedi "Hiç şüpheniz olmasın."

Kızkardeşlerden ikisi sandığın saplarını kavrayıp kapıya doğru yürüdüler, bozulmuş kara toprağa geldiklerinde arkalarında kırmızı bir toz bulutu bırakarak bir bir yok oldular. Geriye sadece teşekkürlerini sunan kardeş kaldı, arkasını döndü, önce Kelebek'e sonra Camy'ye başıyla selam verdi, başlığını geriye atarak gülümsedi.

Aynı dudaklar Camy'nin suratında gülümseyerek cevap verirken o da bir toz bulutuna karışarak ortadan yokoldu.
Kararmış verimsiz toprakta kırmızı çiçekler filizlenmeye başlamıştı...

~ Rose

Belki, diye mırıldandı Kelebek, tüm Düş evrenleri içinde bana gerçekten zarar verebilecek tek şey Kristal Kılıç.

Merak etme, dedi Camy gülümseyerek, gözlerini kadının yokolduğu yerden ayıramadan, o artık, emin ellerde.
---
*Yas Kürkü için Bkz: Liderler - Kartallardan Kwahu

Sleepy Hollow Soundtrack - Young Ichabold

Sunday, March 14, 2010

I thank thee if you're there higher power for sparing my sister.


Zamanında uyandığın için mutluyum.

Seni seviyorum.

Zissies forever.

~ Rose

Thursday, March 11, 2010

Kristal Kılıç VII - Ağaç ve Karatoprak

[Temple of the moon youtube = link ]

Birbirlerine ikizmişçesine benzeyen iki kadın uzun bir süre birbirlerine baktılar. Kelebek diğer kadına dokunmak için elini kaldırdı bir an fakat o da elini kaldırıp durdurdu Kelebek'i.

"Her şeyi anlatacağım. Fakat canlı kalabilmek için, en azından sözümü bitirene kadar, hançerlerin yapıldığı kristalden bir parçaya ve suya ihtiyacım var."

Kelebek bir anlam veremediyse de isteğini yerine getirdi; çok geçmeden kristalden bir parça ve bir sürahi su önlerinde duruyordu. Kadın kristali alarak bir şeyler mırıldandı, kristal önce bir silindir şeklini aldı ellerinde, sonra içi boşaldı; artık bir bardaktı. "Lütfen suyla doldur bardağımı." dedi. Kelebek yavaşça sürahiyi alıp içindeki sudan döktü kristal bardağın içine; artık şaşırtacak bir şey olamaz diye düşünüyordu ama olmuştu işte. Su, kristale değdiğinde toza dönüşüyordu. Kadın bardağı dudaklarına dayadı ve tozu ağzının içine boşaltıp yuttu. Şöminenin yanındaki koltuğa oturup bardaktaki tozdan biraz aldı ve ateşe attı; oda şimdi karanlık bir dumana boğulmuştu.

"Bir kökte büyüyen iki gövde, Kelebek, farklı evrenlerdeniz ama aynı kişiyiz." diye lafa başladı kadın, dumanın içinde görüntüler dönmeye başlamıştı. "Düş'ün Ağaç'ı gibi, bizim de bir annemiz var; Karatoprak koyduk adını çünkü bizim evimizde her şey gri ve siyahtır. Sizin Ağaç'ınız kadar yükseklere dalları uzanır annemizin ama yaprakları yoktur, sanki yanmış ve kurumuş bir ağaç gibi sallanır rüzgarda. Toprağımızda bitki yetişmez, su yoktur. Düş'de ne varsa, tam tersi bizim yaşadığımız yerdedir."

Kelebek kadının karşısına oturarak elini çenesine yasladı, dinlemeye ve etrafta oluşan görüntüleri izlemeye başladı; kadının kendi ülkesinden görüntülerdi bunlar, belki de anıları. Ağaç vardı tüm muhteşemliğiyle, eğer yansa ve kurusa böyle görünürdü... Kızkardeşlerin ibadetlerine şahit oldu bir süre ve sonra hançerleri nasıl dövdüklerini izledi. Kadın, sözlerine devam etti.

"Karatoprak ve Düş'ün Ağaç'ı birbirini tamamlayan kardeşler, Kelebek, sen ve ben gibi. Beraber olamayız, ayrı da yapamayız. Burada olduğumuz her saniye buraya zarar veriyoruz ve zarar görüyoruz... Kristal kılıç burada durduğu her saniye kalendekileri zehirliyor... Tıpkı yakmak zorunda olduğumuz köyün kristal kayayı köylerine taşıdıklarında başlayan hastalık gibi, tedavisi olmayacak bir zehirlenme. Çünkü kolcuları öldüren hançerin üzerindeki bir zehir değil, hançerin kendisiydi, Kelebek, bizim dokunuşumuzdu."

Kadın titredi, bir an nefesi kesildi, bardağı dudaklarına yaslayıp bir yudum daha içti.

"Tıpkı ateşin suyla birleştiğinde sönmesi gibi, bizim dokunuşumuz da size zarar veriyor, zararı büyüdükçe acı veriyor ve daha fazla yayılmadan... tıpkı o köye yaptığımız gibi..." sözlerini devam ettiremeden bir yudum daha içmek zorunda kaldı. Kelebek sürahiye uzanarak kadının bardağını doldurdu yine.

"Peki, Kristal Kılıç'ın bütün bunlarla alakası ne, materyalinin sizin evreninizden gelmesi ve bize zarar vermesi dışında?" diye sordu kızıl saçlı kadın sürahiyi kenara koyarak. İkizi az önce olduğundan çok daha yorgun ve solgun görünüyordu, derisi kuruyup gerilmiş, dudakları çatlamış, gözleri yuvalarına çökmüştü; bir anda asıl olmuştu?

"Kristal Kılıç, bizim liderlerimizden birine aitti; en güçlü ve en acımasızlarından birine. İlk başta halkını seven, kendinden önce onları düşünen, barışçıl biriydi. Sanırım o sıralar Düş'ün en karışık olduğu dönemlerdi. Fakat daha sonra sınır köylerinden biri bir maden buldu; kristal. Köyde bir salgın başladı, Lider, salgın yüzünden köyü boşalttırıp yaktırdı ve mağaralara giderek kristali araştırdı. O mağaraya girdikten sonra başka kimse giremedi oraya garip bir biçimde, girişi yok olmuştu." Bir yudum daha... "Altı ay sonra, ülke dağılmak üzereyken Lider çıkageldi. Elinde Kristal Kılıç'ı tutuyordu. Anlattığına göre kristali kullanmayı öğrenmiş, yaşamımızın devamlılığı için ondan nasıl yararlanacağımızı keşfetmişti. Artık daha zengin ve huzur dolu yaşayabilecektik. Tek tek kristalin zehrine dayanıklı hale getirildik, sınır köylerin erkekleri madenlerde çalışmaya başladı, bir kısım ise kristali kullanmayı öğrendi. Fakat çok geçmeden, bir şeylerin değiştiğini fark edecektik."

Kadın nefes nefese kalmıştı. "Çok vaktim kalmadı." diye mırıldandı.

"Ne için?"

"Ölüyorum, hissetmiyor musun?" Kadın gülümsedi yorgun bir yüz ifadesiyle. "İlk başta, zenginlik, bolluk içinde yaşadık. Daha sonra toprak öldü. Toprağın ölmesiyle karanlık baş gösterdi. Gökyüzü ince bir sisle örtüldü kristalin tozlarından... İlk başta bununla yaşamak zordu, acı verici ve can sıkıcıydı fakat gündüzleri sıcak, geceleri soğuk ışık oyunları yapardı havadaki kristal tozu. Onu soludukça onunla yaşamaya alıştık. Ama bu yetmedi Liderimize ve eski halinden eser kalmadığını yüklü vergiler ve ağır cezalar getirdiğinde anladık. Uzun yıllar boyunca çalıştık, yaşamaya çabaladık. Ama en sonunda iç savaş patlak verdi."

Duraksadı, derin bir nefes aldı. "Ben, Karatoprak tarafından yollandım evrenime, köylerden en güçlü savaşları toplayıp eğittim. Kristalden hançerler yaptık kendimize, kristal tozu ile bağışıklığımızı artıttırdık. Güçlendik. O kadar güçlendik ki artık göze batıyorduk. En sonunda Lider ile çarpıştık. Kristal Kılıç'ın gücü çoktu ama bizim de sayımız bunu dengeliyordu. Ve Lideri öldürdük. Onun kanı toprağa değidiğinde Karatoprak'ın yeşil son dalları da karardı. Liderimizi mezarına götürdük ve kılıcı ellerinin arasına koyduk. Karatoprak'ın Kızkardeşleri adını aldık ve Kristal Kılıç'ı koruyacağımıza dair ant içtik; çünkü onun açgözlülüğü ve derinden gelen fısıltıları karşı konulmazdır, Kelebek."

Sis yavaşça dağıldı. Kadın iyice çökmüş bir biçimde koltuğa gömülmüştü. Bardağı tutan elleri titriyordu, zorlukla son bir yudum aldı; gözleri dolmuştu. Kelebek kendi burnundan akan kanı hissetti; evet, ölüyordu.

"O yüzden. . . Kristal Kılıç hakkında konuşmak yasaktır bize, cezası ölümdür. Böylelikle biz dokunamayız ona, dokunsak da kullanamayız, onun hakkında bahseden öldüğü için başkasına da kullandıramayız... İzin ver, Düş'e daha fazla zarar vermeden geri götürelim onu." Gözyaşları yanaklarından akmaya başladı kadının. "Kızkardeşlerimi özgür bırak, kılıcı onlara ver, barış içinde ayrılacaklardır, eminim. Benim ölümüm onların ölümünü engellesin, Düş'e getirdiğimiz ölüm yetsin artık..." sesi bir fısıltıya döndü, kalp atışları iyice yavaşlamıştı. Sanki susuz kalmış bir dal gibi kuruyordu gözlerinin önünde.

"Hayır..." Kelebek ayağa fırlayıp kollarına aldı kadını ve iç bahçeye doğru koşmaya başladı. Yüksek ve geniş kapılar açıldı önünde, Ağaç tüm görkemiyle duruyordu karşısında.

"Yardım et!" diye haykırdı köklerinin dibine koşarak. "Ölmesine izin verme!"

Kadın gülümsedi. "Çok geç." diye fısıldadı ama Kelebek onu gül bahçesinin ortasına yatırıp haykırmaya devam etti.

"Bunu haketmiyor! Yardım et!"

Ağaç'ın kökleri kadını sardı yavaşça ve ayağa kaldırdılar onu. Kadının siyah cüppesi bedenini sardı iyice ve bid oldu bedeniyle. Kollarını yukarı kaldırdı kökler ve parmakları bir anda uzayarak gökyzüne yükseldiler. Saçları dalların aralarına dolandı, kadının derisi koyulaştı, katılaştı. Kökler geri çekildiğinde artık kadının yerinde simsiyah, kuru bir ağaç duruyordu. Sanki o dumandaki görüntülerde gördüğü Karatoprak gibiydi, ama tek bir farkla; turuncu ve kırmızı çiçeklerle bezeliydi ağaç.

Kelebek kırmızı çiçekli ağacın dibine çöktü, elini gövdesine yasladı, başını öne eğdi.

"Kardeşim."

~ Rose

David Arkenstone - Temple of the Moon




Wednesday, March 10, 2010

Kristal Kılıç VI - Savaş

Yirmi siyah cüppeli kadın tek bir bedenmişçesine savuruyorlardı hançerlerini surların önünde onları engellemeye çalışan askerlere doğru. Açtıkları her bir yara cızırdıyor, oluk oluk kan fışkırıyordu zavallı adamlardan. Dudakları hareket halinde sürekli fısıldıyor, etraflarında hafif kırmızı bir pus bulutu dolanıyordu.

İlk bölüğün saldırısı başarısız olduğunda devreye Kelebek girdi.

"Savunması tam bir kaleye sadece 20 kişi saldırmak pek akıl karı gibi görünmedi bana." dedi kızıl saçlı kadın baltasını ellerinde döndürerek. "Büyüleriniz güçlü, okçularımı devredışı bıraktınız, ve evet, kabul etmeliyim, bir bölük askere karşılık iki kayıp verdiniz... Ama bana karşı çok fazla şansınız olacağını düşünmüyorum."

"Ve bir de ben." Camy hemen Kelebek'in arkasına yere inerek etraflarında çember olmuş olan kızkardeşlere baktı. Omuzlarını ileri geri hareket ettirip asasını çevirdi elinde. "Bir süredir iyi bir dövüşe girmemiştim."

Kelebek gülümsedi.

Savaş hızlı ve kanlıydı. Kızkardeşler bir anda etraflarını sarmış, kullandıkları büyülerle Camy ve Kelebek'i yavaşlatarak dengeleri şaşırtmışlardı. Fakat Kelebek için çok da zor değildi yaptıkları büyüleri kırmak; o konsantre olup büyüleri kırarken, onu Camy koruyor, asasının hareketleri bir anda gelen onlarca hançer darbesini savuşturuyor, yenilmez gibi görünen kızkardeşler bir bir yere düşüyorlardı. Fakat çok garip bir biçimde hep 20 kişiydiler; saldırıların sayısı hiç azalmıyordu.

Bir anlık bir boşluktan yararlanan Kelebek kanatlarını açarak yükseldi ve savaş alanına kuşbakışı baktı. Camy'nin etrafında toplanan kızkardeşleri izledi kısa bir an ve gördükleri karşısında gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Ben ölsem de yerime yenisi mutlaka gelecektir, demişti idam edilen kadın, ve öyle de oluyordu. Verimli topraklar her bir kızkardeş öldüğünde yavaşça ölüyor, bir an beliren bir ışık hüzmesinden bir başka siyah cüppeli kadın geliyordu. Düş'ün önündeki yemyeşil çayırlar, artık verimsiz, çorak topraklardan ibaretti. Toprak çatladı, hançerlerin yapıldığı kristalden koca bir kaya belirdi savaş alanının ortasında. Kelebek kaşlarını çatarak savaş alanına pike yaptı.

"YETER!"

Kelebek'in baltasını bir çift hançer durdurdu. Kızkardeşlerin hepsi yeni gelen bu kadının önünde eğilerek silahlarını indirdiler.

"Lütfen, daha fazla ölüm istemiyorum."

Kelebek baltasını indirdi yavaşça ve bir adım geri çekildi. Camy hızlıca onun arkasına geçerek sırtını sırtına verdi ve dikkatli bir biçimde kadınları izlemeye başladı.

"Geldiğiniz ilk zamandan beri sadece ölüm getirdiniz topraklarıma." dedi Kelebek öfkeyle. "Gereksiz ölümler! Benden Kristal Kılıç'ı istediğinizi söylediniz, ama sorularıma cevap vermediniz! İsteklerinizi yerine getirmediğimde, halkımı öldürerek cevap verdiniz bana! Neden?"

"Eminim yakarak idam ettiğiniz kızkardeş de size cevap vermeyi istemiştir, ama geleneklerimiz buna izin vermiyori Kraliçe." dedi kadın. Cüppesinin başığı yüzünü örtecek kadar çekikti diğerleri gibi, bakır rengi saçları boynunun iki yanından aşağı iniyor, siyah cüppesindeki gümüş rengi işlemeler onun diğerlerinden daha üst olduğunu vurguluyordu. "Kardeşlerimin öldürülmesine daha fazla tahammül edemeyeceğim. Teslim oluyoruz, sizinle teke tek konuşmak istiyorum Kraliçe Kelebek. Belki tek bir ölümle diğer tüm ölümler önlenebilir; hem Düş için hem de bizim yurdumuz için."

"Silahlarını alın." dedi Kelebek başıyla nöbetçilere işaret ederek fakat cüppeli kadın elini kaldırıp itiraz etti. "Ahşap bir sandık bulun bize, hepsini alabilecek kadar büyük olsun. Başka kimse dokunmasın silahlarımıza."

Kelebek kaşlarını çattı, oldukça şüphe uyandırıcı bir hareketti bu fakat içinden bir ses ona güvenmesini söylüyordu. Garip bir şekilde yakın hissediyordu bu kadına kendisini, sanki daha önce tanışmışlar gibi...

Hançerler ve silahlar ahşap bir sandıkta toplandıktan sonra mühürlendi, kızkardeşler avluda nöbetçilerin gözetimi altında beklerken, Kelebek ve onların başı olan kadın Kelebek'in çalışma odasına gittiler. Kadın sessizce bir kenara ilişti, Kelebek ise perdeleri açıp odayı havalandırdı.

"Anlatacak, cevap verecek çok şey var." diye başladı söze Kelebek. "Neden kendinizi tanıtarak başlamıyorsunuz konuşmaya? Sanki bir yerden tanıyorum sizi."

Kadın hafifçe güldü. "Biz Karatoprak'ın Kızkardeşleriyiz, kendi yurdumuzdaki kendi tanrımıza hizmet ederiz. Kristal Kılıç'ın nöbetçileri sayılabiliriz... Tanıdık... evet." Kadın yavaşça başlığını indirdi. "Çünkü aynı kökü paylaşan iki gövdeden başka bir şey değiliz."

Kelebek şaşkınlıkla geriledi; aynaya bakıyordu sanki! İki kadın arasında gözle görülebilir tek fark saç renklerinin tonu olabilirdi, ama geri kalan her şey... aynıydı!

~ Rose

Monday, March 08, 2010

DIY Mafia II Clutch

Rose-chan Productions gururla sunar!

DIY Mafia II Clutch! Kalemkutu olarak kullanıyorum kendisini, cici çizim kalemlerimi koymak için ^^

Ne zamandır Hesi'nin Marilyn Monroe clutchlarında gözüm vardı, almak nasip olamadı, ben de cici kalemler alınca bir kalemkutu lazım dedim, ne yapsam diye düşünürken, bir DIY clutch yapma videosu gördüm, hemen izledim. Ve işte karşınızda bu =D Deneme amaçlı yaptım ama gayet güzel oldu. Evde bulabildiğim posterlerden en güzeli buydu o yüzden Mafia II oldu =D

Kapağına da biraz dantel yapıştırdım dikişleri saklasın diye. Sıcak silikonu seviyorum <3



Rose-chan Productions bir başka DIY post'unda, ormanlık alanda bulduğunuz kafataslarını dezenfekte edip vernikleyeceğiz, beklemede kalın!

Evet, bunu yapacağız.

Sevgiler!

~ Rose

Abney Park - Creep[Radiohead Cover]

Saturday, March 06, 2010

Kristal Kılıç V - Ceza

Kelebek Düş'e vardığında güneş batmaya başlamıştı. Surlara ayak bastığı gibi meydana doğru inen merdivenlere yöneldi.

"Leydim!" Merdivenlerden yukarıya doğru bir nöbetçi koşuyordu. "Leydim, hemen gelmelisiniz!"

Kelebek adamın peşine takılırken, ona her leydim diyen nöbetçinin kendisini izlemesini istediği ayrıntısının farkına vararak güldü kendi kendine. "Sorun nedir?"

"Kristal hançerlerden kullanan kadınlardan birini yakaladık leydim. Silahlarını aldık, ellerini bağladık, sizi bekliyorduk sorgu için."

"Camy'nin beni beklediğini hiç zannetmiyorum." dedi Kelebek sırıtarak. Nöbetçi sadece gergince gülümsedi ve zindana inen kapıyı açtı. "Burdan sonra ben giderim, sen görev yerine geri dön, teşekkür ederim."

Adam başıyla onaylayıp giderken Kelebek merdivenlerden aşağı indi. Karşılaştığı manzara onu pek şaşırtmadı; zincirlerle havada asılı duran bir kızkardeş ve kalın deri eldivenleriyle onu yumruklarıp tokatlayan bir Camy.

"Söyle, amacınız ne!" diye bağırıyordu Gümüş Komutan. "Kolcuları neden öldürdünüz!"

Kelebek elini Camy'nin önüne uzatarak onu durdurdu. "Konuşmuyor mu?"

"Tek bir kelime bile etmedi."

"Gidebilirsin. Gerisini bana bırak."

Camy omuz silkti ve eldivenleri aletlerin durduğu masaya fırlatıp zindanları terk etti. Onun uzaklaşan adımlarını dinledikten sonra, Kelebek, uzun sarı saçlı kadına döndü. "İki gündür sizinle karşılaşıyorum..." dedi, kadının etrafında yürümeye başlayarak. "Kristal Kılıç'ı aradığınızı söylüyorsunuz, beni tehdit ediyorsunuz ve köylerimi yakıp yağmalıyorsunuz."

"Amacımız yağma değil." dedi kadın aceleyle savunmaya geçerek. "Gerektiğinden fazla canı almayız biz."

"Öyle mi? Koca bir köyü yerle bir edip yakmaktaki mantık nedir peki?"

"Kristal Kılıç ait olduğu yere dönmezse daha fazlası olacak Kraliçe Kelebek. Daha fazla kişi can verecek hançerlerimizde."

"Neden?"

"Çünkü öyle olması gerekiyor."

"Neden?"

Kadın cevap vermedi.

"Neden?!" Kelebek kemerinden hançerini çıkarıp kadının boğazına dayadı.

"Sadece yapılması gerekeni yapıyoruz." Sarışın kadının gözlerinde hiçbir ifade yoktu. "İstersen beni öldür, ama daha fazlası gelecek. Buraya gelen ve ölen her bir kızkardeş Düş'e zarar verecek. O kılıç bu kalede, senin ellerinde kalmaya devam ettikçe nehirler kan olup akacak, suyunuz bizim zehrimize karışacak."

"Bana hiçbir cevap vermeyeceksin, değil mi?"

Kadın başını iki yana salladı.


"Öyleyse," Kelebek gülümsedi. "Suçlarınızdan dolayı seni yargılayıp cezalandırmaktan başka bir şey kalmıyor ortada." Kadının kelepçesini, asılı olduğu çengelden çıkarıp kadını ittirdi ve meydana çıkardı. Etrafında insanlar toplandığında kadını sertçe itekledi, kadın dizlerinin üzerine düştü.

"Bu kadın, ölen 7 kolcumuzun ve yakılan köylerimizin sorumlusu olan Karatoprağın Kızkardeşleri'ne mensuptur ve kristal hançerleriyle yıkım ve ölüm saçmaktadır. Cezasını Kraliçe olarak vermek bana düşüyor."

Sarışın kadın başını kaldırıp Kelebek'e baktı, gözlerinde hüzün vardı. "Ben gittiğimde daha fazlası gelecek Kraliçe, daha fazla zarar gelecek ülkene, kardeşlerimin dediğini yap. Kimsenin hançerlere dokunmasına izin verme, panzehir-"

Daha fazla konuşamadan elbiseleri ve saçları alev aldı kadının, ama hiç ses çıkarmadı, tek bir çığlık bile atmadı. Hareket etmedi, ayaa kalkmak dışında ve dudakları sadece bir dua ile kıpırdadı Karatoprak'a minnet ve şükran sunan.

En sonunda, rüzgar kadının küllerini savurdu, insanlar biraz korku biraz tatmin duygusuyla evlerine döndüler. Kelebek kenardaki bir basamağa ilişip etrafa saçılan küllere baktı, sessizce gözlerini kapayıp duvara dayandı. Kafası karma karışıktı artık.

~ Rose

Kristal Kılıç IV - Yıkım

Kelebek yolun yarısına geldiğinde, çok uzakta olmayan bir köyün üzerinden yükselen kara dumanları fark etti. Duyularını açıp dikkatli dinlediğinde etraftaki tüm hayvanların orayı terk ettiğini, hatta orada yaşayan insanların çığlıklarının bile sustuğunu algıladı. Zamanı azdı belki, ama sorumluluklarının bilincinde olan Kraliçe, dumanın olduğu yere doğru ilerledi.

Ufak bir köydü bu, avcılık ile karın doyururlar, geçimlerini avladıkları hayvanların derilerini satarak karşılarlardı. Kısa bir süre önce başlayan bir hastalık salgınını önlemek ve hastaları iyileştirmek için bir kaç şifacı gönderdiği için iyi biliyordu Kelebek bu köyü. Aldığı son haberler pek iç açıcı değildi, hastalığın nedeni bulunamadığı gibi, tedavisi de yoktu. Gerçi, artık geriye sadece küller kaldığına göre, hastalık bir tehdit oluşturamayacaktı, artık ölü olan halkına.

Dumanı hala tüten binaların etrafında yavaş adımlarla yürüdü kızıl saçlı kadın. Bir keresinde ziyaret etmişti bu köyü; meydandaki havuzun etrafında çocuklar oynuyordu o gün. Çember biçiminde dizilmiş binaların alt katları pazar tezgahlarıyla doluydu o zaman. Taze topladıkları böğürtlenleri sunmuşlardı ona, ve bir kadın kendi ineğinden taze süt sağmıştı. Fırıncı en son pişirdiği tatlı ekmeği getirmişti koşarak. Şimdi, gözlerinin önünden gitmeyen o anıların yerini, kömürleşmiş binalar ve havada uçuşan küller almıştı. Bir de, ölüm sessizliği.

Eskiden bir evin eşiğine doğru yükselen basamak taşlarından biri olan isli taşa ilişti Kelebek. İç çekip etrafı dinlerken gözleri bunun sorumlusunu aradı uzunca bir süre. Kafasındaki şüpheler, yanık bedenlerden birinin sırtına saplı kristal hançeri gördüğünde kesinleşti; Kızkardeşlerin işiydi bu. Duman hala tütmekte olduğuna göre hala etrafta olmalıydılar... Çok uzağa gitmiş olamazlardı...

"Yerinde olsam, bizi aramak yerine kaleye koşardım."

Kelebek hızla ayağa fırladı ve saldırı pozisyonu aldı. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.

"Bizi arama, istesen de bulamazsın. Kalene dön. Kristal Kılıç'ı bize getir."

"Siz halkıma saldırırken buna kayıtsız kalacağımı mı düşünüyorsunuz?!"

"Bu köyün insanlarının önümü zorunluydu. Bunun hakkında konuşmayacağız. Kristal Kılıç'ı bize getir."

Kelebek hiçbir şey söylemedi. Köyün artık ölü halkı için bir dua mırıldanırken kanatlarını açtı, kaleye doğru yola çıktı.

Ortada bilmediği bir şey dönüyordu, ama ne?

~ Rose