Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Saturday, February 27, 2010

Kristal Kılıç III - Kızkardeşler

Ertesi gün gün ağarırken Kelebek ufak çantasını sırtlanıp revire gitti. Kolcu iyiden iyiye iyileşme gösteriyor, çok yakında eskisi kadar sağlıklı olacağa benziyordu. En azından birini kurtarabilmiş olmanın sevinciyle reviri terk etti Kelebek ve avluya çıktı.

Şehir hala yarı uyur bir vaziyetteydi. Buz gibi soğuk ayaz vardı, esen rüzgar jilet gibi dokunduğu yeri kesiyordu. Bulutlar sakin sakin toparlanmaya başlamıştı ufukta; günün ilerleyen saatlerinde yağmur yağacaktı belli ki. Kelebek düşünceli bir biçimde gözlerini ufuktan idirip cebinden çıkardığı haritaya çevirdi. Gümüş komutanlardan biriyle konuşmaya başladı.

"Ben yokken bu sekiz yöne takviye gözcü yerleştirin." dedi Kelebek şehrin haritasında yerleri işaret ederek. "Zorunlu olmadığı sürece surların dışına çıkış olmasın, içeri girenler içinse ekstra önlemler istiyorum; kim olduğunu, nereden geldiğini onaylayana kadar içeri kimseyi almayın; zira bilmiyoruz kimin sebep olduğunu. Her ne kadar panzehiri bulmuş olsak da, daha fazla acıya gerek yok."

Gümüş komutan başıyla onayladı. Kelebek gülümseyerek haritayı katladı ve surlara çıktı. Son bir kez şehre baktıktan sonra kanatlarını gerek havalandı, kuzeye doğru kolcuların devriye gezerken geçtiği yolların üzerinden uçtu. Kuşbakışı baktığında belki bir iz bulabileceğini umuyordu hem kim bilir, belki saldırganlarla o da karşılaşırdı...

Bütün gün uçtuktan sonra yemyeşil ormanların arasında göze batan bir manzara ile karşılaştı Kelebek. Aceleyle gördüğü garip yere doğru pike yaptı ve ayakları yere bastı; ormanın ortasında, daha önce varolmadığını bildiği bir açıklıktı burası. Oluşum şekli ise şüphe uyandırıcıydı; ağaçların olması gerken yer kupkuru ve ölüydü. Etrafta gezindikçe hançerin yapıldığı kristalden tozların olduğunu fark etti açıklıkta. Kaşları çatıldı; bu ne demek olabilirdi?

"Ah, Kraliçe Kelebek."

Kelebek elini baltasına atıp saldırı pozisyouna geçip tedirginlikle etrafa baktı.

"Saldırganlığın gerekli olduğunu sanmıyorum."

"Kolcularıma saldırdığınızda pek öyle düşünmüyordunuz ama?" diye cevapladı Kelebek kızgın bir sesle, bir yandan sesin geldiği yeri anlamaya çalışırken; bir kadın sesi olduğunu çözebilmişti... Ama başka?

"O sadece kendimizi korumaktan başka bir şey değildi."

"Tabii, o yüzden sırtından çıkardık hançeri, değil mi?"

"Dövüş stilimiz bunu gerektiriyor ne yazık ki."

"Neden yüzünü göstermiyorsun?"

"Ateşkes?"

Kelebek baltasını indirdi. "Pekala. Umarım size güvenebilirim."

Hafif bir kahkaha duydu, sonra ağaçlardan birinin arkasından siyah cüppeli biri çıktı. Cüppenin başlığı gözlerine kadar çekilmiş, yüzünün yarısını gölgede bırakır haldeydi ve başlığın altından beyaza kaçan sarı saçları dökülüyordu. Yüzünün seçilebilen hatlarından 20lerini biraz geçkin olduğu anlaşılıyordu. Cüppe, belinden siyah bir korseyle tutturulmuş, eteklerinden korseye kadar serin yırtmaçlarla etek katlandırılmıştı; tıpkı kolları gibi. Kolları da bilekten dirseklere kadar ayrıktı ve yere kadar uzanıyordu. Korsenin üzerinde zincirden yapılma bir kemer vardı, kemerin iki yanından kristal hançerler sallanıyordu. Cüppenin altından siyah pantolonu ile deri çizmeleri seçebildi Kelebek; etrafta görmeye alışkın olmadığı bir giyim tarzıydı bu.

"Kimsin sen? Düş'de ne işiniz var?"

"Bize Karatoprağın Kızkardeşleri derler." diye cevap verdi kadın. "Ve Düş'e ait değiliz."

"O zaman burda işiniz ne?! Ne hakla halkıma rahatsızlık veriyorsuuz!"

"Sizde, bize ait olan bir şey var." dedi kadın sakince. "Onu almadan dönmeye niyetimiz yok."

"Kristal Kılıç..." diye mırıldandı Kelebek.

Kadın onayladı başıyla ve gülümsedi. "Onu bize ver, ve biz de barışçıl bir biçimde burayı terk edelim."

"Bana ne planladığınızı, nereden ve nasıl geldiğinizi anlatmadıkça böyle bir şeyi yapamam."

Kadın başını kaldırdı ve beyaz gözleri Kelebek'in gözleriyle buluştu. "Fazla merakın iyi olmadığını biliyorsun tecrübelerinden... Neden zorluyorsun?"

"Ben sadece halkımın iyiliğini ve güvenliğini düşünüyorum."

Kadın bir anda Kelebek'in önünde belirdi, eli onun boğazını kavradı ve en yakın ağaca dayayıp ayakları yerden kesilinceye kadar havaya kaldırdı. "O zaman sanırım bize ait olanı bize vermen gerekiyor."

"Gerekirse hepinizi bir bir avlarım, barışçıl bir çözüm istiyorsanız siz de benim istediğimi vermelisiniz."

"Düşünmek için bir gecen var." Kadın ortadan kayboldu, Kelebek ayaklarının üzerine düştü. Eliyle boğazını ovuşturup nefesini düzenlemeye çalıştı. Kimdi bunlar? Ne istiyorlardı? Düş'e ait değiliz... demişti kadın, o zaman nereye...? Başka bir ülke? Başka bir...Evren? Düşünmek için bir gecen var...

"Daha fazla zaman kaybetmesem iyi olacak." diye mırıldandı kızıl saçlı kadı kendi kendine ve kanatlarını gerek Düş'e ulaşmak için var gücüyle yol katetti.

~ Rose

Not: Karatoprağın Kızkardeşleri = Sisters of the Black Soil =D Dış görünümlerini tasarlamak eğlenceliydi; Legend of the Seeker'daki Confessor'ların siyah kıyafetlerinden esinlendim bolca. Çok hoşlar ben ne yapayım? =D



No comments: