Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, February 25, 2010

Kristal Kılıç II - Panzehir

CamaeL gün ağarırken uyanmış, erkenden üzerini giyinip hazırlanmış, kaleyi kolaçan ediyordu. Elindeki not defterine kontrol edilecek, bakımı yapılacak ve düzeltilecek şeylerin bir listesini çıkarıyor, bir yandan kahvaltı için ne hazırlanmasını istediğine karar vermeye çalışıyordu. Loş koridora düşen ışığı farkettiğinde duraksadı; Kelebek'in çalışma odasından geliyordu. Kaşları şüphe ile çatıldı, kapıya doğru yürüdü, hafifçe ittirdi kapıyı ve içeri baktı.

Kelebek, çalışma masasının üzerine kafasını koymuş, orada öylece uyuyakalmıştı. Önünde sayfalar dolusu karalanmış kağıt, yarım kalmış deneyler, kalın kitaplar ve kolcuları öldüren hançerlerden biri duruyordu. Tıpkı sabahlayan şifacı bölüğü gibi, Kelebek de gece uyumamıştı. Camy gülümsedi. Yavaşça kadını yattığı yerden kaldırıp az ilerdeki kanepeye bıraktı onu, üzerine yün bir battaniye örttükten sonra masaya oturup araştırmaları okumaya başladı. Çok geçmeden yüzü hayal kırıklığı ile asıldı; Kelebek bile zehre çare bulabilmiş gibi görünmüyordu.

Camy, yatan kadını bir kere daha kontrol etti, sonra kapıyı arkasından kapayarak odayı terk etti.

***

Bir kaç saat sonra Kelebek gözlerini araladı. Dudaklarından gece boyunca denediği formüller dökülüyordu. Hiçbiri ama hiç biri işe yaramamıştı, bir şeyler eksikti. Ne yapacağını bilmez bir biçimde yattığı yerden doğruldu, üzerine çekidüzen verdi revire doğru yollandı.

Baş şifacı ile yaptığı görüşme de kısa sürdü; onlar da bir şey bulamamıştı. Kelebek, kuzey-batı kolcusunun durumunu kontrol etti; dün yaptığı büyü işe yaramış, zavallı adamın damarlarındaki zehrin dağılması yavaşlamıştı. Şifacılar, uyku ilaçları ile adamı baygın vaziyette tutuyor, böylece çektiği acıyı hafifletiyorlardı. Kelebek iç çekti; bir çare bulamazlarsa bu adamın sonu da diğerlerinden farklı olmayacaktı. Tek bir yol kalmıştı aklında. Aceleyle merkez bahçeye doğru yollandı.

Yüksek ve geniş kapılardan geçtikten sonra, Ağaç'ın yaşadığı merkez bahçeye gelmişti kızıl saçlı kadın. Heybetli ağacın köklerinden birine ilişip uzun uzun anlattı derdini. Hissettiği şeyin o olup olmadığı sordu ve bir çare sunması için yalvardı ona. Çünkü eğer düşmanı böyle bir zehir kullanıyorduysa, geldiği yerde daha çok olmalıydı bu zehirden. İç çekti kadın ve başını kaldırıp Ağaç'a baktı, hançeri gösterdi.

"Söyle Anne, kim sorumlu bundan? Nasıl iyileştireceğim bu zehirin. . . Ne olur yardım et bana, çünkü başka bir çözüm yolu bulamadım."

Ağaç'ın yaprakları hışırdadı, Kelebek'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Emin misin bundan?" diye sordu kadın, Ağaç bir kez daha hışırdadı. Kelebek ayağa kalktı, elindeki hançeri savurarak Ağaç'ın köküne sapladı. Beyaz bir sıvı aktı yaradan, yavaşça mavileşti zehrin karışmasıyla. Kelebek korku dolu gözlerle, titreyen Ağaç'a baktı. Çok geçmeden bir dal ağildi kadının önüne ve bir meyve salkımı bıraktı. Ufak, yeşil taneleri olan bir meyveydi bu.

"Panzehir bu mu?" diye sordu kadın, cevabı aldığında yüzü gülmeye başladı. "Teşekkür ederim. . . Çok teşekkür ederim!" Ağaç'ın köküne sarıldı büyük bir minnettarlıkla, sonra koşarak revire gitti. Baş şifacıya meyveden bir ilaç yapıp adama vermesini, kalan meyvenin özenle saklanmasını söyledi. Geriye tek bir şey kalmıştı; beklemek ve meyvenin adamı iyileştirmesini umarak bunun için dua etmek.

***

Gün ilerlerken saatler geçti. Zehrin etkileri adamın vücudundan yavaş yavaş kaybolurken, adam yavaşça gözlerini araladı.

"Hanımım, kolcu uyandı!" diye haber verdi baş şifacı Kelebek'e. Kızıl saçlı kadın hemen adamın yanına gitti, elini adamın alnına koyarak adamı kontrol etti.

"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu adama.

"Ben... İyiyim hanımım. Ama burası...?"

"Düş kalesindesin. Yaralı bulduk seni, zehirlenmiştin. Neyse ki panzahiri zamanında bulabildik. Kim yaptı bunu?"

"Ben. . . bilmiyorum, hanımım."

Kelebek'in kaşları çatıldı. Hançeri gösterdi adama."Kime ait bu?"

Adamın gözleri korkuyla açıldı. "Bir. . .bir kadın, hanımım." diyebildi kekeleyerek. "Siyah cüppeli. . ." korkuyla ellerini göğsünde kavuşturdu adam. "Kızkardeşler..." ve adam sayıklamaya başladı.

Kelebek hançeri alıp kaldırdı, sonra şifacılara başıyla onay verip odasına çekildi. Kolcudan bilgi alamayacağı apaçıktı ve siyah cüppeli bir kadın tanımı da çok açıklayıcı olmamıştı. Anlaşılan kolcuların gönderildiği alanlara bir de kendisi gidip neler olduğunu yerinde görmeliydi.

~ Rose

Arcanum OST

No comments: