Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, February 24, 2010

Kristal Kılıç I - Hançerler

Gün yeni doğmuştu. Saray hizmetkarları kahvaltıyı hazırlamak için gerekli hasatları yaparken, Kelebek çoktan kalkıp giyinmiş, Ağaç'ın köklerinin arasında tekrardan kurduğu gül bahçesinin günlük bakımıyla uğraşmaktaydı. Bir yandan tek tek yaprakları inceliyor, zarar görmüş dalların bakımını yapıyor, bir yandan da şarkı mırıldanıyordu. Ağaç'ın dallarındaki kuşlar ona eşlik ediyor, onlar şakıdıkça Kelebek'in keyfi yerine geliyordu.

Düzenli yaptığı bakım bittiğinde eşyalarını toplamaya başladı. Budama makası; her ne kadar ihtiyacı pek olmasa da, eldivenleri, fısfıs, taze su kabı. . . Tek tek kutusuna koydu kelebek onları ve son olarak üzerini başını silkmek için başını eğip elbisesine baktı, tozlu yerlere pat pat vurarak üzerini düzeltti. . . O an gözleri gül dallarının dibine kilitlendi; bir şeyler yanlıştı.

Ağaç'ın gibinde yaşayan bitkilerin, özellikle Sonsuz İlkbahar döneminde, kurumalarına imkan yoktu! Yavaşça kuru dalların yanına çöküp inceledi; herhangi bir hastalık yoktu. Kaşları çatıldı, Ağaç'a döndü.

"Düş'ü rahatsız eden bir sorun mu var, Anne?" diye sordu heybetli Ağaç'a.

Ağaç sadece rüzgarla birlikte yapraklarını titreterek cevap verdi. Kelebek eşyalarını kucakladı ve düşünceli bir surat ifadesiyle merkez bahçeden çıkarak arkasından kapıları kapattı. Bir şeyler tersti. Yanlıştı. Ama ne?

Eşyaları odasına bıraktıktan sonra rutin kontrolleri yapmak için çalışma odasına çekildi; eğer bir sorun vardıysa birileri mutlaka görmüş ve rapor etmiş olmalıydı. Yapılan kontrollerin üzerinden geçmek en sağlam yol olacaktı. Kağıt tomarlarını deşti, bir kaç gün öncesinin raporlarını çıkardı, hepsini birbirleriyle karşılaştırdı. Yanlış görünen bir şey var gibi görünmüyordu hiç. . .

"Hanımım!" Kalenin kapı muhafızı soluk soluğa yarı açık kapının kenarına eliyle dayanmış duruyordu. Gözlerinde endişe vardı. "Kuzeybatı kolcusu... Geri döndü hanımım..." dedi derin derin nefes almaya çabalarken. "Ağır yaralı."

Kelebek hemen yerinden fırladı. "Herhangi bir vahşi hayvan saldırısı olmadığından emin misiniz?" diye sordu bir yandan revir kanadına doğru yürürken.

"Hayır hanımım. Pek çok kesici silah izi var, sırtında ise bir hançer saplıydı. Sanırım kaçmaya çalışırken onu durdurmak istemişler."

"O hançeri görmek istiyorum." dedi kızıl saçlı kadın aceleyle revirin kapısından girerek. Şifacılar tek bir yatağın etrafında toplanmışlardı. Zavallı kolcunun çığlıkları revirde yankılanıyordu. Kelebek yaklaştığında şifacılar yana çekilerek ona yol açtılar.

"Kesiklerde zehir kalıntıları bulduk." dedi baş şifacı. "Sırtından çıkardığımız hançerle uyuşuyor bulduğumuz zehir. Ancak bir türlü tanımlayamadık türünü. Sanki yaraları içeriden yanıyormuş gibi bir his yarattığını teşhis edebildik fakat ne yazık ki zehri bilmediğimzden bir panzehir bulamadık."

Kelebek başıyla onayladı ve bir elini adamın alnına koyarak adamın vücudundaki yara izlerini inceledi. Zehirin yayıldığı yerler damar damar olmuş ve kızarmıştı, dokunduğunda sıcak ve yumuşak olduğunu hissedebiliyordu bu yara izlerinin. Adamın çığlıkları gittikçe artıyor, daha bir kulak tırmalayıcı oluyordu. Kadın iç çekti; ne olduğunu öğrenmesi gerekliydi. . . En azından biraz zaman kazanmak için zehirin yayılışını geciktirebilirdi?

Eli zavallı adamın alnını sıkıca kavrarken, diğerini diyaframının üzerine koydu ve hafifçe bastırarak gözlerini kapattı. Dudakları tek bir cümle sözü sürekli mırıldarken hafifçe kıpırdıyor, kaşları konsantrasyonunu toparlamak için çabaladığını belli edercesine çatılıyordu. Şakaklarında boncuk boncuk terler birikirken, şifacılar adamın yaralarından çıkan damarların ve kızarıklıkların yavaşça geri çekildiğini, kaslarının gevşediğini ve adamın rahatladığını gördüler. En sonunda Kelebek derin bir nefes alarak gözlerini açtı.

"Zehrin hemen teşhis edilmesini istiyorum." dedi zorlukla kenara oturarak. Her ne kullanıldıysa oldukça agresif bir zehirdi ve gücüyle savaşmak her ne kadar güçlü olsa da kadını yormuştu. Şifacılardan birinin onun için getirdiği suyu yudumladıktan sonra cam fanus içine konularak özenle saklanmış olan hançeri incelemek için yan odaya geçti.

Ufaktı. Siyahtı. Metal değil, garip, yarı şeffaf bir taştan yapılmıştı ancak metal hançerlerden daha düzgün kesebilecek kadar keskindi. Üzerinde kurumuş olan zehrin izlerini ve zavallı adamın kan pıhtılarını görebiliyordu. Cam fanusu kaldırdı, hançeri kabzasından tuttu yavaşça.

Hançer önce basitmiş gibi durdu. Sonr hafifçe, mor mor parladı ve üzerinde gümüş rengi harfler belirdi. Tıpkı ormanda bulduğu kristal kılıç gibi bir tını çıkarıyordu bu hançer de fakat farklıydı. . . Sanki daha az güçlüymüş gibi.

"Hanımım!" Şifacılardan birisi kızıl saçlı kadına korkuyla bakıyordu. "Dış kapı nöbetçilerinden biri sizi görmek istiyor, acil olduğunu söyledi."

Kızıl saçlı kadın hançeri yerine yerleştirdi, can fanusu özenle kapattı ve çabucak dış kapıya doğru koştu. Yüksek ve geniş kapılardan çıktığında gördüğü manzara bir an gözlerinin kocaman açılmasına neden oldu.

"Kolcular, hanımım." dedi gözleri dolu olan dış kapı nöbetçisi. "Hepsi ölmüş."

Dört yönü ve ara yönleri araştırması için gönderilen kolcuların hepsi, kuzey-batı kolcusu hariç, üzerlerine örtülmüş beyaz örtülerle kalenin avlusunda yatıyorlardı. Hepsinin yanlarında aileleri yaslarını tutup ağlarken, Kelebek'in dikkatini çeken şey hepsinin ayak ucuna konmuş olan hançerlerdi. Birbirinin aynısı gibiydi hançerler ama minik detaylar vardı farklı olan. Kelebek iç çekti. Sessizce ölen kolcuların vücutlarıın etrafında dolandı, hepsinin tek tek alınlarına dokunarak iyi dualarını sundu. Ailelere gerekli olanın yapılacağına dair söz verdi ve yanındaki nöbetçiye bu ailelerine yardım edilmesini istediğini belirtti.

"Başka kolcu gönderilmesini istemiyorum. Zehir teşhis edildiğinde iyileşen kolcu ile konuşup olanları öğrenmeliyiz. Gerekli alan keşfini ben yapacağım."

"Ama hanımım?!"

"İtiraz istemiyorum. Düş'ün daha önce karşılaşmadığı bir şey var şu an karşımızda. Önce ne olduğunu çözmeliyiz. Şimdi, dediklerimi yap."

Nöbetçi başıyla kadını selamlayıp aceleyle verilen işleri yapmak için ayrıldı.

Kelebek ise kalenin girişindeki merdivene ilişti, yorgun bedenini dinlendirmesi gerekliydi biraz. Ellerini gözlerine bastırıp derin bir iç çekti.

~ Rose

Battlestar Galactica: Fight Night [revirdeyken] ve Kobol's Last Gleaming [sonlarda]


2 comments:

delusion maker said...

artık yazılarını okumayı reddediyorum. beni fena halde "rp" olayına sevkediyor ve ne adam var ne zaman, sinirlerim bozuluyooor!


*pets*

CamaeL said...

eehahehah sen bilirsin 8D rp şeysisine açığım ben :3 vakit bulursan ortam olursa ben isterim şahsen.

ama bu seriyi yazmam lazım ilham geçmeden, valla =D