Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Saturday, February 27, 2010

Kristal Kılıç III - Kızkardeşler

Ertesi gün gün ağarırken Kelebek ufak çantasını sırtlanıp revire gitti. Kolcu iyiden iyiye iyileşme gösteriyor, çok yakında eskisi kadar sağlıklı olacağa benziyordu. En azından birini kurtarabilmiş olmanın sevinciyle reviri terk etti Kelebek ve avluya çıktı.

Şehir hala yarı uyur bir vaziyetteydi. Buz gibi soğuk ayaz vardı, esen rüzgar jilet gibi dokunduğu yeri kesiyordu. Bulutlar sakin sakin toparlanmaya başlamıştı ufukta; günün ilerleyen saatlerinde yağmur yağacaktı belli ki. Kelebek düşünceli bir biçimde gözlerini ufuktan idirip cebinden çıkardığı haritaya çevirdi. Gümüş komutanlardan biriyle konuşmaya başladı.

"Ben yokken bu sekiz yöne takviye gözcü yerleştirin." dedi Kelebek şehrin haritasında yerleri işaret ederek. "Zorunlu olmadığı sürece surların dışına çıkış olmasın, içeri girenler içinse ekstra önlemler istiyorum; kim olduğunu, nereden geldiğini onaylayana kadar içeri kimseyi almayın; zira bilmiyoruz kimin sebep olduğunu. Her ne kadar panzehiri bulmuş olsak da, daha fazla acıya gerek yok."

Gümüş komutan başıyla onayladı. Kelebek gülümseyerek haritayı katladı ve surlara çıktı. Son bir kez şehre baktıktan sonra kanatlarını gerek havalandı, kuzeye doğru kolcuların devriye gezerken geçtiği yolların üzerinden uçtu. Kuşbakışı baktığında belki bir iz bulabileceğini umuyordu hem kim bilir, belki saldırganlarla o da karşılaşırdı...

Bütün gün uçtuktan sonra yemyeşil ormanların arasında göze batan bir manzara ile karşılaştı Kelebek. Aceleyle gördüğü garip yere doğru pike yaptı ve ayakları yere bastı; ormanın ortasında, daha önce varolmadığını bildiği bir açıklıktı burası. Oluşum şekli ise şüphe uyandırıcıydı; ağaçların olması gerken yer kupkuru ve ölüydü. Etrafta gezindikçe hançerin yapıldığı kristalden tozların olduğunu fark etti açıklıkta. Kaşları çatıldı; bu ne demek olabilirdi?

"Ah, Kraliçe Kelebek."

Kelebek elini baltasına atıp saldırı pozisyouna geçip tedirginlikle etrafa baktı.

"Saldırganlığın gerekli olduğunu sanmıyorum."

"Kolcularıma saldırdığınızda pek öyle düşünmüyordunuz ama?" diye cevapladı Kelebek kızgın bir sesle, bir yandan sesin geldiği yeri anlamaya çalışırken; bir kadın sesi olduğunu çözebilmişti... Ama başka?

"O sadece kendimizi korumaktan başka bir şey değildi."

"Tabii, o yüzden sırtından çıkardık hançeri, değil mi?"

"Dövüş stilimiz bunu gerektiriyor ne yazık ki."

"Neden yüzünü göstermiyorsun?"

"Ateşkes?"

Kelebek baltasını indirdi. "Pekala. Umarım size güvenebilirim."

Hafif bir kahkaha duydu, sonra ağaçlardan birinin arkasından siyah cüppeli biri çıktı. Cüppenin başlığı gözlerine kadar çekilmiş, yüzünün yarısını gölgede bırakır haldeydi ve başlığın altından beyaza kaçan sarı saçları dökülüyordu. Yüzünün seçilebilen hatlarından 20lerini biraz geçkin olduğu anlaşılıyordu. Cüppe, belinden siyah bir korseyle tutturulmuş, eteklerinden korseye kadar serin yırtmaçlarla etek katlandırılmıştı; tıpkı kolları gibi. Kolları da bilekten dirseklere kadar ayrıktı ve yere kadar uzanıyordu. Korsenin üzerinde zincirden yapılma bir kemer vardı, kemerin iki yanından kristal hançerler sallanıyordu. Cüppenin altından siyah pantolonu ile deri çizmeleri seçebildi Kelebek; etrafta görmeye alışkın olmadığı bir giyim tarzıydı bu.

"Kimsin sen? Düş'de ne işiniz var?"

"Bize Karatoprağın Kızkardeşleri derler." diye cevap verdi kadın. "Ve Düş'e ait değiliz."

"O zaman burda işiniz ne?! Ne hakla halkıma rahatsızlık veriyorsuuz!"

"Sizde, bize ait olan bir şey var." dedi kadın sakince. "Onu almadan dönmeye niyetimiz yok."

"Kristal Kılıç..." diye mırıldandı Kelebek.

Kadın onayladı başıyla ve gülümsedi. "Onu bize ver, ve biz de barışçıl bir biçimde burayı terk edelim."

"Bana ne planladığınızı, nereden ve nasıl geldiğinizi anlatmadıkça böyle bir şeyi yapamam."

Kadın başını kaldırdı ve beyaz gözleri Kelebek'in gözleriyle buluştu. "Fazla merakın iyi olmadığını biliyorsun tecrübelerinden... Neden zorluyorsun?"

"Ben sadece halkımın iyiliğini ve güvenliğini düşünüyorum."

Kadın bir anda Kelebek'in önünde belirdi, eli onun boğazını kavradı ve en yakın ağaca dayayıp ayakları yerden kesilinceye kadar havaya kaldırdı. "O zaman sanırım bize ait olanı bize vermen gerekiyor."

"Gerekirse hepinizi bir bir avlarım, barışçıl bir çözüm istiyorsanız siz de benim istediğimi vermelisiniz."

"Düşünmek için bir gecen var." Kadın ortadan kayboldu, Kelebek ayaklarının üzerine düştü. Eliyle boğazını ovuşturup nefesini düzenlemeye çalıştı. Kimdi bunlar? Ne istiyorlardı? Düş'e ait değiliz... demişti kadın, o zaman nereye...? Başka bir ülke? Başka bir...Evren? Düşünmek için bir gecen var...

"Daha fazla zaman kaybetmesem iyi olacak." diye mırıldandı kızıl saçlı kadı kendi kendine ve kanatlarını gerek Düş'e ulaşmak için var gücüyle yol katetti.

~ Rose

Not: Karatoprağın Kızkardeşleri = Sisters of the Black Soil =D Dış görünümlerini tasarlamak eğlenceliydi; Legend of the Seeker'daki Confessor'ların siyah kıyafetlerinden esinlendim bolca. Çok hoşlar ben ne yapayım? =D



Thursday, February 25, 2010

I killed them all.


"Bu bulduğumuz hançerler gerçekten ilginçmiş. Sadece zehir değil, kayadan yapılma olmalarına rağmen çok keskinler."

Hançerlerden birini elinde çevirirken karanlık zindanlardan yukarı çıkıyordu. Hafif bir ıslıkla bir şarkı tutturmuş, neşe içinde işlerin kalanını yaparken izleyeceği yolu planlıyordu.

"gerçekten, çok kan akıtıyorlar. . ."

Demir kapıyı çıktıktan sonra kapattı arkasından. Odasına doğru yollandı temizlenmek için.

"çok da eğlenceliler."

kıkırdadı. Odaya girince kapıyı kapadı.

Çok geçmeden zindandan çıkıp onun kapısına giden ayak izlerini bulacaktı hizmetçiler. Eğilip dokunacaklardı ize. Kan... diye düşünecek, hemen silerek yok edeceklerdi, ne yaptığı bilinmesin diye.

"Hepsini öldürdüm." diye mırıldandı küvette gerinirken. "Fareler gibi ciyakladılar."

Kristal Kılıç II - Panzehir

CamaeL gün ağarırken uyanmış, erkenden üzerini giyinip hazırlanmış, kaleyi kolaçan ediyordu. Elindeki not defterine kontrol edilecek, bakımı yapılacak ve düzeltilecek şeylerin bir listesini çıkarıyor, bir yandan kahvaltı için ne hazırlanmasını istediğine karar vermeye çalışıyordu. Loş koridora düşen ışığı farkettiğinde duraksadı; Kelebek'in çalışma odasından geliyordu. Kaşları şüphe ile çatıldı, kapıya doğru yürüdü, hafifçe ittirdi kapıyı ve içeri baktı.

Kelebek, çalışma masasının üzerine kafasını koymuş, orada öylece uyuyakalmıştı. Önünde sayfalar dolusu karalanmış kağıt, yarım kalmış deneyler, kalın kitaplar ve kolcuları öldüren hançerlerden biri duruyordu. Tıpkı sabahlayan şifacı bölüğü gibi, Kelebek de gece uyumamıştı. Camy gülümsedi. Yavaşça kadını yattığı yerden kaldırıp az ilerdeki kanepeye bıraktı onu, üzerine yün bir battaniye örttükten sonra masaya oturup araştırmaları okumaya başladı. Çok geçmeden yüzü hayal kırıklığı ile asıldı; Kelebek bile zehre çare bulabilmiş gibi görünmüyordu.

Camy, yatan kadını bir kere daha kontrol etti, sonra kapıyı arkasından kapayarak odayı terk etti.

***

Bir kaç saat sonra Kelebek gözlerini araladı. Dudaklarından gece boyunca denediği formüller dökülüyordu. Hiçbiri ama hiç biri işe yaramamıştı, bir şeyler eksikti. Ne yapacağını bilmez bir biçimde yattığı yerden doğruldu, üzerine çekidüzen verdi revire doğru yollandı.

Baş şifacı ile yaptığı görüşme de kısa sürdü; onlar da bir şey bulamamıştı. Kelebek, kuzey-batı kolcusunun durumunu kontrol etti; dün yaptığı büyü işe yaramış, zavallı adamın damarlarındaki zehrin dağılması yavaşlamıştı. Şifacılar, uyku ilaçları ile adamı baygın vaziyette tutuyor, böylece çektiği acıyı hafifletiyorlardı. Kelebek iç çekti; bir çare bulamazlarsa bu adamın sonu da diğerlerinden farklı olmayacaktı. Tek bir yol kalmıştı aklında. Aceleyle merkez bahçeye doğru yollandı.

Yüksek ve geniş kapılardan geçtikten sonra, Ağaç'ın yaşadığı merkez bahçeye gelmişti kızıl saçlı kadın. Heybetli ağacın köklerinden birine ilişip uzun uzun anlattı derdini. Hissettiği şeyin o olup olmadığı sordu ve bir çare sunması için yalvardı ona. Çünkü eğer düşmanı böyle bir zehir kullanıyorduysa, geldiği yerde daha çok olmalıydı bu zehirden. İç çekti kadın ve başını kaldırıp Ağaç'a baktı, hançeri gösterdi.

"Söyle Anne, kim sorumlu bundan? Nasıl iyileştireceğim bu zehirin. . . Ne olur yardım et bana, çünkü başka bir çözüm yolu bulamadım."

Ağaç'ın yaprakları hışırdadı, Kelebek'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Emin misin bundan?" diye sordu kadın, Ağaç bir kez daha hışırdadı. Kelebek ayağa kalktı, elindeki hançeri savurarak Ağaç'ın köküne sapladı. Beyaz bir sıvı aktı yaradan, yavaşça mavileşti zehrin karışmasıyla. Kelebek korku dolu gözlerle, titreyen Ağaç'a baktı. Çok geçmeden bir dal ağildi kadının önüne ve bir meyve salkımı bıraktı. Ufak, yeşil taneleri olan bir meyveydi bu.

"Panzehir bu mu?" diye sordu kadın, cevabı aldığında yüzü gülmeye başladı. "Teşekkür ederim. . . Çok teşekkür ederim!" Ağaç'ın köküne sarıldı büyük bir minnettarlıkla, sonra koşarak revire gitti. Baş şifacıya meyveden bir ilaç yapıp adama vermesini, kalan meyvenin özenle saklanmasını söyledi. Geriye tek bir şey kalmıştı; beklemek ve meyvenin adamı iyileştirmesini umarak bunun için dua etmek.

***

Gün ilerlerken saatler geçti. Zehrin etkileri adamın vücudundan yavaş yavaş kaybolurken, adam yavaşça gözlerini araladı.

"Hanımım, kolcu uyandı!" diye haber verdi baş şifacı Kelebek'e. Kızıl saçlı kadın hemen adamın yanına gitti, elini adamın alnına koyarak adamı kontrol etti.

"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu adama.

"Ben... İyiyim hanımım. Ama burası...?"

"Düş kalesindesin. Yaralı bulduk seni, zehirlenmiştin. Neyse ki panzahiri zamanında bulabildik. Kim yaptı bunu?"

"Ben. . . bilmiyorum, hanımım."

Kelebek'in kaşları çatıldı. Hançeri gösterdi adama."Kime ait bu?"

Adamın gözleri korkuyla açıldı. "Bir. . .bir kadın, hanımım." diyebildi kekeleyerek. "Siyah cüppeli. . ." korkuyla ellerini göğsünde kavuşturdu adam. "Kızkardeşler..." ve adam sayıklamaya başladı.

Kelebek hançeri alıp kaldırdı, sonra şifacılara başıyla onay verip odasına çekildi. Kolcudan bilgi alamayacağı apaçıktı ve siyah cüppeli bir kadın tanımı da çok açıklayıcı olmamıştı. Anlaşılan kolcuların gönderildiği alanlara bir de kendisi gidip neler olduğunu yerinde görmeliydi.

~ Rose

Arcanum OST

Wednesday, February 24, 2010

Kristal Kılıç I - Hançerler

Gün yeni doğmuştu. Saray hizmetkarları kahvaltıyı hazırlamak için gerekli hasatları yaparken, Kelebek çoktan kalkıp giyinmiş, Ağaç'ın köklerinin arasında tekrardan kurduğu gül bahçesinin günlük bakımıyla uğraşmaktaydı. Bir yandan tek tek yaprakları inceliyor, zarar görmüş dalların bakımını yapıyor, bir yandan da şarkı mırıldanıyordu. Ağaç'ın dallarındaki kuşlar ona eşlik ediyor, onlar şakıdıkça Kelebek'in keyfi yerine geliyordu.

Düzenli yaptığı bakım bittiğinde eşyalarını toplamaya başladı. Budama makası; her ne kadar ihtiyacı pek olmasa da, eldivenleri, fısfıs, taze su kabı. . . Tek tek kutusuna koydu kelebek onları ve son olarak üzerini başını silkmek için başını eğip elbisesine baktı, tozlu yerlere pat pat vurarak üzerini düzeltti. . . O an gözleri gül dallarının dibine kilitlendi; bir şeyler yanlıştı.

Ağaç'ın gibinde yaşayan bitkilerin, özellikle Sonsuz İlkbahar döneminde, kurumalarına imkan yoktu! Yavaşça kuru dalların yanına çöküp inceledi; herhangi bir hastalık yoktu. Kaşları çatıldı, Ağaç'a döndü.

"Düş'ü rahatsız eden bir sorun mu var, Anne?" diye sordu heybetli Ağaç'a.

Ağaç sadece rüzgarla birlikte yapraklarını titreterek cevap verdi. Kelebek eşyalarını kucakladı ve düşünceli bir surat ifadesiyle merkez bahçeden çıkarak arkasından kapıları kapattı. Bir şeyler tersti. Yanlıştı. Ama ne?

Eşyaları odasına bıraktıktan sonra rutin kontrolleri yapmak için çalışma odasına çekildi; eğer bir sorun vardıysa birileri mutlaka görmüş ve rapor etmiş olmalıydı. Yapılan kontrollerin üzerinden geçmek en sağlam yol olacaktı. Kağıt tomarlarını deşti, bir kaç gün öncesinin raporlarını çıkardı, hepsini birbirleriyle karşılaştırdı. Yanlış görünen bir şey var gibi görünmüyordu hiç. . .

"Hanımım!" Kalenin kapı muhafızı soluk soluğa yarı açık kapının kenarına eliyle dayanmış duruyordu. Gözlerinde endişe vardı. "Kuzeybatı kolcusu... Geri döndü hanımım..." dedi derin derin nefes almaya çabalarken. "Ağır yaralı."

Kelebek hemen yerinden fırladı. "Herhangi bir vahşi hayvan saldırısı olmadığından emin misiniz?" diye sordu bir yandan revir kanadına doğru yürürken.

"Hayır hanımım. Pek çok kesici silah izi var, sırtında ise bir hançer saplıydı. Sanırım kaçmaya çalışırken onu durdurmak istemişler."

"O hançeri görmek istiyorum." dedi kızıl saçlı kadın aceleyle revirin kapısından girerek. Şifacılar tek bir yatağın etrafında toplanmışlardı. Zavallı kolcunun çığlıkları revirde yankılanıyordu. Kelebek yaklaştığında şifacılar yana çekilerek ona yol açtılar.

"Kesiklerde zehir kalıntıları bulduk." dedi baş şifacı. "Sırtından çıkardığımız hançerle uyuşuyor bulduğumuz zehir. Ancak bir türlü tanımlayamadık türünü. Sanki yaraları içeriden yanıyormuş gibi bir his yarattığını teşhis edebildik fakat ne yazık ki zehri bilmediğimzden bir panzehir bulamadık."

Kelebek başıyla onayladı ve bir elini adamın alnına koyarak adamın vücudundaki yara izlerini inceledi. Zehirin yayıldığı yerler damar damar olmuş ve kızarmıştı, dokunduğunda sıcak ve yumuşak olduğunu hissedebiliyordu bu yara izlerinin. Adamın çığlıkları gittikçe artıyor, daha bir kulak tırmalayıcı oluyordu. Kadın iç çekti; ne olduğunu öğrenmesi gerekliydi. . . En azından biraz zaman kazanmak için zehirin yayılışını geciktirebilirdi?

Eli zavallı adamın alnını sıkıca kavrarken, diğerini diyaframının üzerine koydu ve hafifçe bastırarak gözlerini kapattı. Dudakları tek bir cümle sözü sürekli mırıldarken hafifçe kıpırdıyor, kaşları konsantrasyonunu toparlamak için çabaladığını belli edercesine çatılıyordu. Şakaklarında boncuk boncuk terler birikirken, şifacılar adamın yaralarından çıkan damarların ve kızarıklıkların yavaşça geri çekildiğini, kaslarının gevşediğini ve adamın rahatladığını gördüler. En sonunda Kelebek derin bir nefes alarak gözlerini açtı.

"Zehrin hemen teşhis edilmesini istiyorum." dedi zorlukla kenara oturarak. Her ne kullanıldıysa oldukça agresif bir zehirdi ve gücüyle savaşmak her ne kadar güçlü olsa da kadını yormuştu. Şifacılardan birinin onun için getirdiği suyu yudumladıktan sonra cam fanus içine konularak özenle saklanmış olan hançeri incelemek için yan odaya geçti.

Ufaktı. Siyahtı. Metal değil, garip, yarı şeffaf bir taştan yapılmıştı ancak metal hançerlerden daha düzgün kesebilecek kadar keskindi. Üzerinde kurumuş olan zehrin izlerini ve zavallı adamın kan pıhtılarını görebiliyordu. Cam fanusu kaldırdı, hançeri kabzasından tuttu yavaşça.

Hançer önce basitmiş gibi durdu. Sonr hafifçe, mor mor parladı ve üzerinde gümüş rengi harfler belirdi. Tıpkı ormanda bulduğu kristal kılıç gibi bir tını çıkarıyordu bu hançer de fakat farklıydı. . . Sanki daha az güçlüymüş gibi.

"Hanımım!" Şifacılardan birisi kızıl saçlı kadına korkuyla bakıyordu. "Dış kapı nöbetçilerinden biri sizi görmek istiyor, acil olduğunu söyledi."

Kızıl saçlı kadın hançeri yerine yerleştirdi, can fanusu özenle kapattı ve çabucak dış kapıya doğru koştu. Yüksek ve geniş kapılardan çıktığında gördüğü manzara bir an gözlerinin kocaman açılmasına neden oldu.

"Kolcular, hanımım." dedi gözleri dolu olan dış kapı nöbetçisi. "Hepsi ölmüş."

Dört yönü ve ara yönleri araştırması için gönderilen kolcuların hepsi, kuzey-batı kolcusu hariç, üzerlerine örtülmüş beyaz örtülerle kalenin avlusunda yatıyorlardı. Hepsinin yanlarında aileleri yaslarını tutup ağlarken, Kelebek'in dikkatini çeken şey hepsinin ayak ucuna konmuş olan hançerlerdi. Birbirinin aynısı gibiydi hançerler ama minik detaylar vardı farklı olan. Kelebek iç çekti. Sessizce ölen kolcuların vücutlarıın etrafında dolandı, hepsinin tek tek alınlarına dokunarak iyi dualarını sundu. Ailelere gerekli olanın yapılacağına dair söz verdi ve yanındaki nöbetçiye bu ailelerine yardım edilmesini istediğini belirtti.

"Başka kolcu gönderilmesini istemiyorum. Zehir teşhis edildiğinde iyileşen kolcu ile konuşup olanları öğrenmeliyiz. Gerekli alan keşfini ben yapacağım."

"Ama hanımım?!"

"İtiraz istemiyorum. Düş'ün daha önce karşılaşmadığı bir şey var şu an karşımızda. Önce ne olduğunu çözmeliyiz. Şimdi, dediklerimi yap."

Nöbetçi başıyla kadını selamlayıp aceleyle verilen işleri yapmak için ayrıldı.

Kelebek ise kalenin girişindeki merdivene ilişti, yorgun bedenini dinlendirmesi gerekliydi biraz. Ellerini gözlerine bastırıp derin bir iç çekti.

~ Rose

Battlestar Galactica: Fight Night [revirdeyken] ve Kobol's Last Gleaming [sonlarda]


Monday, February 22, 2010

Lady Thorn

Darth Thorn the Sith Lady.

İlerde bi gün ışığı görüp Shadow Jedi olacak. Sithlik bana göre değil, Jedilık da. Hehehehe.

Special Thanks to Kisha <3

We were once Padawans. [EDITED]

Bildiğiniz üzere geçen cumartesi İstanbul'da Cnbc-e'nin düzenlediği, SW Force Gathering Party'de idim. Genel olarak çok kalabalık, havasız ve alakasız bir etkinlik olsa da, Ben, Delusionmaker, Kisha ve PrfDR hepberaber olduğumuz için oldukça eğlendik. Kisha bizim Jedi Councilar Master'ımız olurken (ki kendisi gecenin olayıydı, Qui Gon saçı ve el yapımı cici jedi kostümü ile bir de Masters Replica Force FX lightsaberıyla. Paso insanlar foto çektirdi kendisiyle easdfg.) Delusionmaker Cara , ben Thorn isimli OClerimiz kılığında gitmeye karar verdik. Sith ya da Jedi olmaktansa Padawan olalım dedik ve kulağımızı arkasına örgümüzü yerleştirdik.

Bu ben, Kisha'nın lightsaberını ele geçirip kırmızı yaptığım bir an =D Buna ilerde efekt yapabilirim gaza gelip.

Kisha'yı Force Choke ile dövmeye çalışırken ama Master'a yemiyor bu numara.
Cara vs Thorn duel I . Double bladed verin bana kardeşim, tekiyle zor böyle. . . Delusionmaker'ın el yapımı lightsaberının ciciliğine dikkatinizi çekerim.
Gecenin sonlarına doğru Master Kisha, Lightsaber'ı ile bizi Padawanlıktan kurtardı, Jedi Knight olduk. [Kesici alet olmadığı için çakmakla yakarak kestik o saçları tam lightsaber kesiği gibi oldu =D]

Sisterhood: I might have a bad feeling about this! Saber renklerimiz bizi ele veriyor sanırım. Yıllar sonra sıcak bir Tatooine gününde Shadow Jedi vs Sith karşılaşması yaşanacak!
You were like a sister to me! diye bağırdı Cara Thorn'a. Sonra lightsaberlar çarptı birbirine, force pushlar birbiri ardına geldi falan.Bir de Mara Jade vardı ki sormayın. Pek taştı kendisi, hemen fotoğraf çekildik kendisiyle!Ayrıca galiba verdiğim kiloları geri almışım, gıdım çıktım ühüüüğ ;_; Diyete girmeliyim acil!
Oun dışında geceden başka aklımda kalanlar;
- "Aha lightsaber dövüşü yapan kızlar!" diye bizi gören kafası kıyak erkeklerin fotoğraf makinesine abanması ve şaşkınlık geçirmesi.
- İnsanların hiç SW bilmez muamelesi yaptıktan sonra kesilmiş padawan örgülerimizi görüp bize tapması.
- Kisha'nın Force FX lightsaber'ı. ;_; ben de istiyorum ;_;
- OC kıyafetlerini giymenin dayanılmaz eğlencesi.
- Fotoğraf çekildik büssürü onlar.
- Jedi Milk. O mavi şey neydi merak ediyorum hala.
- Herkesin Kisha ile foto çekilip durması. Çok komikti XD O fotoların bir kaçında ben de varım ya neyse.
- Kızılkayaların önünde dikilirken ecnebi bi abinin yanımızdan geçmesi ve dönüp "SW NERDS!" diye bağırıp kopması.
- Yoldan geçen kafası kıyak bi elemanın, o sırada benim oynadığım Force FX Lightsaber'a hayranlıkla bakıp bir anda elimize "bakın bu da güzel!" diye alakasız bi el ilanı tutuşturması.
- İçerdeki kalabalık ve içerisi kadar kalabalık bir o kadar kuyruk.

Sanırım şimdilik bu kadar =)

Gönül isterdi ortam daha güzel olsun, twilek dansçı olsun, arkada Cantina çalsın. Alakasız adidas kreasyonu toplayıp gelmiş tikiler az olsun, fanlar daha fazla olsun. Bi dahakine adam akıllı bi bilet sistemi konsun da bu kadar izdiham olmasın. Böyle organizasyonlar daha fazla olsun hep coşalım!

Son olarak otopark levhası;

"Parking.
SW Fans only.
Others must be destroyed."

Sevgiler!

~ Rose

Not: Bana filmleri veril üstüne kotorları oynamam için dürtükleyen, SW sevgisini aşılayan Dual Saber'a teşekkür ederim.

Edit: Yazım hatalarını düzelttim, bir de Ksha çok istedi bunu koymamı, aha da Jedi Master'ımız <3

SW

Force Gatherng party, "picture heavy post" yarın akşam, BB'de

~ Rose

Saturday, February 20, 2010

Mektup

[ Angelo Badalamenti - Country Waltz
http://www.youtube.com/watch?v=1U2VxEAY3uA
]


"Bazen çabalamak yeterli olmuyor biliyorsun. Ama yine de çabalamayı sürdürebilmek gerekiyor. Ne olursa olsun adım atmaktan vazgeçmemek lazım. Ne olursa olsun yürümeye devam etmek, yürüyemiyorsak sürünmek lazım. Bazen ayaklarımızın götüremediği yerlere kanatlarımız taşır bizi, o uçurumdan atlamaktan korkmamak lazım."

Kelebek bir an duraksadı, kalemi kağıdın üzerinde oynamayı bıraktı. Uzun bir süre başını çevirip pencerden ufka baktı.Göl gün ışığı ile pırıl pırıl parlıyor, kıyılarda ise sazlıklar ve başka su bitkileri, hafif rüzgarla dalgalanıyordu. Gün ortasına geliyordu saat; şehir hareketlenmeye başlamıştı yavaştan. Pazardak, satıcıların sesini duyuyordu, at arabaları geçiyordu taş yollardan, nalların taşa vurarak çıkardığı o tok ses gümbürdüyordu sanki kulaklarında. Avluda Camy'nin günlük işleri kontrol edişini seçebiliyordu kulakları.

Gülümsedi.

"Korksak da korktuğumuzu göstermemek lazım. İlk adımı atmakta bitiyor her şey. İlk adımdan sonrası çorap söküğü gibi geliyor çünkü. Nasıl olduğunu bile anlamıyorsun.

O yüzden, sakın korkma. Sakın korkma o adımı atmaktan. Gerek sağlam zemin olsun adımını attığım yer, gerekse yere dokunmasın, hava olsun sadece. O adımı at.

Düşsen bile kanatlarını açabilirsin çünkü."
gözlerini kapattı, eli boynuna gitti, boynundaki büyük Ankh'ı kavradı gülümseyerek.

"En zor ve en çaresiz zamanlarında bile kendine güven. Senin ihtiyacın olan tek şey sensin çünkü. Hataları hep kendinde aramayı bırak; istediğini yap ama sonuçlarına katlanmaya da hazır ol. Ve bil ki, eğer bir şey olduysa daima bir nedeni vardır ve daima en iyisi olacağına yürekten inan.

Unutma ki, inanç en büyük gücümüzdür. Büyük harflerle kazı bunu aklına."

İç çekti, tüy kalemini mürekkep hokkasına daldırdı, ve yazmaya devam etti.

"İlerde bir gün, beni etrafında göremesen bile bil ki bu sadece fiziksel. Bil ki ben hep yanındayım, yanıbaşında. Seni daima koruyup kollayan ben. Hep orada olacağım."

Kızıl saçlı kadın gülümsedi, sigarasını kültablasında söndürüp elindeki tükenmez kalemi salladı bir kaç defa yazmasını sağlamak için.

"Ve, Rose, sakın unutma; kendini daima sev. Sen buna layıksın."

Kadın ellerini klavyeden çekmeden önce son bir cümle yazdı.

"Ben seni seviyorum."

Belgeyi kaydetti biri, öbürü kıvırıp zarfın içine koydu, ilki ise kırmızı mühür mumu ile ağzını bağlayıp mühür bastı. Sonra hepsinin eli tozlu kutudaki kemana gitti, pencerenin yanında durdular bir süre; biri yeni ağaran güne, biri gün batımına, sonuncusu ise öğlen güneşinin yarattığı tatlı pırıltılara baktı. Ve en sonunda yay, tellerle buluştu huzur verici bir melodide.

Çaldı Kelebek, belki saatlerce. Meydandaki kalabalık bile bir süre durup dinledi Kraliçenin yürekten çaldığı melodiyi. Kime çaldığını bir tek kendisi bilse de, yüreğinde hissettiği duyguyu hissettirebiliyordu notalar diğerlerine.

Çaldı, kızıl saçlı kadın. Mektup eline geçtiğinde ona güç vereceğini bildiği için, derin bir mutluluk ve azimle.

Çaldı. En sonunda belki de gerçekten yardım edebileceğinin farkına vardığı, belki de en sonunda gerçekten bir işe yaradığını hissettiği için.

Rüzgar o tatlı ezgiyi taşıdı uzak topraklara, en uzak diyarlara, yazılı cümleleri diğerlerine taşıdı her bir notayla. . .

~ Rose

Not: İlerde bir gün, umutsuzluğa düşersem diye bana mektup yazmak istemiş Kelebek. Bana güç versin diye. =)

[ Angelo Badalamenti - Country Waltz ]

Wednesday, February 17, 2010

Hesionka Giveaway

Hani burdan birileri katılır mı bilmiyorum ama, hadi duyuralım =)

Bir kaç post önce aldığım aksesuarları yapan, Av Partisi konuğumuz Hesi, blogunda çekiliş yapıyormuş.

Sizi şöyle alalım! : http://www.hesionka.com/2010/02/hesionkas-give-away-hesionkadan.html

~ Rose

edit: SW Force Gatherin Party'de beni görüp selam vermeyenin kafasına meteor düşüyomuş.

Kaos!

Hum, hikaye yazamıyorum bu aralar. Genel olarak hazır tüm plotlar, sahneler hazır kafamda, diyaloglar ve betimlemeler girecek araya bir tek. Kafamda dönüp duruyorlar ama o kadar dağınık ve kısalar ki, yazasım gelmiyor. Bir de tabi bir anda sıkışan derslerim, tembelliğim yüzünden deadline'ı geçirdiğim projelerim falan var. Yetişmeli yetişmeli yetişmeli.

Mesela yarına proje sunumu hazırlamalıyım. Hayır, bitmiş proje değil de "Şöyle olacak, buralara şunları düşünüyoruz çünkü konummuza göre burada hedehödö olmalı!" gibisinden bir powerpoint sunum. Bu sene tek aldım projemi. Sınıftan birileri "gel beraber yapalım!" dediyse de, geri çevirmiş bulunmaktayım. Kocaman, healing garden temalı, şirin bir şey olacak.

Mesela pazartesi günü DL projesinin script bitmiş olmalıydı. Ben çeyreğini ancak bitirdim ki hayvani bir wall of text kendisi. Daha bilgisayara geçilecek. Deadline'ın uzatılmasını istedim. . .

Mesela haftaya pazar için elimde bir proje daha var, ama söylemem!

Bir de bugün tez yazımı göstermem gerekiyordu danışmanıma. Ama ben ne yaptım? Evde kaldım =) Dün güya tez yazacaktım ama bütün gün yattım yuvarlandım.

Kendimi toparlayıp acilen düzene girmeliyim. Yarın akşam İstanbul'a gidiyorum zaten SW Force Gathering Party için. Kostüm falan yaptım kendimce böyle. Sith Leydisi olarak gideceğim, nihah.

Bunların dışında hem Düş hem de Rosemary biraz ara verdi. Yoldayken aklıma geliyor ama bilgisayarın karşısına geçince elim klavyeye gitmiyor. Düş hikayelerinde Camy'ye dönebilirim bir kaç bölüm. Garip bir şeyler dönüyor Düş'de anlayamadığım.

Neyse, iyi bakın kendinize !

Öpüldünüz.

~ Rose

Saturday, February 06, 2010

Leave out all the rest.

"Ever since you have changed, i feel hollow."

"Yet i feel complete ever since i left."

"Why did you do this to me, am i not a part of yours?"

"You chose to hate me, it's not my fault."

"Each day, i become something i am not."

"Maybe you become who you really are?"

"I'm not sure if i really want to do this."

"In time, you will find your way."

"I wish you were still with me."

"I'm always with you, just listen."

"How did you do this, how. . ."

"Hush, no more words. Let the tears flow, in silence, you will find your answers. Just learn to listen."

"You have grown wise."

"I have faced a lot."

"I admire you."

"I once admired you too."

"..."

"..."

~ Rose

Not: Diyaloğu fontsuz ve renksiz bırakıyorum, sizi biraz düşünmeye itsin diye. CSI 9. sezon 5. bölüm üzerine bir anda aklımda parlayıveren bir şey.

Friday, February 05, 2010

Rosemary


Rosemary , bir süredir kafamda evirip çevirdiğim bir konseptin, Adramelech'in son hikayesini okumam, üstüne Sherlock Holmes izlememle beraber bir anda olgunlaşması ile alakalıdır. Viktoryan dönemindeki ufak bir kız ile günümzde yaşayan arsız bi dominatrix arasında gidip gelen bir hikaye döngüsü var şu an, daha yeni başladım zaten. İkisi arasındaki bağlantı nedir, bu kadın kimdir falan filan yavaş yavaş ortaya çıkacak işte. Yazıyorum ağırdan ağırdan alarak.


Hani, hikaye kısa aslında ama bir anda tüketmek istemiyorum hepsini.

Hikaye her ne kadar günümüzde geçiyor gibi görünse de farklı bir Düş evreninden başka bir şey değil. Baş karakterin bu blogda yazdığım karakterlerle bir alakası yok, ama bu blogdaki karakterlerin o dünyadaki halleri üzerine göndermeler yapabileceğimi düşünüyorum. Farklı bir şey denemek ve farklı konseptler üzerinde çalışmak bir süre iyi gelecek bana. =)

~ Rose

Not: Blog Header'ını Dual Saber yaptı. Ben de blogu biraz evirip çevireceğim zamanla. Hehe.