Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Tuesday, January 05, 2010

Av Partisi 1 - Leviathan'ın Gözyaşları

Kelebek'in Düş'e dönüşünden sonraki bir günde, av partisinin başlayacağı gün herkes Ağaç'ın köklerinin dibinde, şölen alanında toplanmıştı. Çeşit çeşit, her boydan silah masalara dizilip sergilenmekteydi ve Morrigan büyülü geyiği çağırmak için son hazırlıklarını yapıyordu. Hava güneşliydi; uzun geçen bir kıştan sonra güneş yüzünü tekrar gösteriyor, artık ısıtıyordu da. Şölen alanındaki karlar yavaş yavaş erimeye başlamış, boy boy çiçekler ve otlar türemişti. Ağaç güneşin etkisiyle hareketlenmeye başlamıştı.

Sonsuz İlkbahar dönemi başlamıştı.

Kalabalık iki yana açılarak kucağında ufak bir kutu taşıyan Kelebek'e yol verdiler. Kızıl saçlı kadın bu günlük uzun etekli elbiselerini bırakmış, deri pantolon ve çizmeler giymiş, savaş zırhının hareketi kısıtlamayacak parçalarını takınmıştı. Saçları tepeden bir at kuyruğu şeklinde toplanmış, yürüdükçe dalgalanıyordu.

Ağaç'ın dibine gelip köklerden birinin yanına diz çötü. Yavaşça kutuyu açıp içinden damla şeklinde cam bir şişe çıkardı.

"Dostlarım ve sevgili misafirler. Düş'ün Sonsuz Karanlık döneminde oluşmuş ve şölenin başlamasıyla bana hedilmiş olan bu değerli hediyeyi artık kullanma vaktidir." Şişenin tıpasını açtı ve içindeki sıvıyı yavaşça köklere döktü. "Leviathan'ın gözyaşları kutsasın topraklarımızı ve Sonsuz İlkbaharımız durmak bilmeyen bereketli yağmurlarla dolu olsun!"

Kalabalık çılgınlar gibi alkışlarken Çağlayan'ın büyük bir heyecan ve mutluluk duyduğu yüzünden okunabiliyordu. Sanki Kelebek'in sesini duymuş gibi toplandı yağmur bulutları Ağaç'ın tepesine, ama yağmuru bırakmalarına daha zaman vardı.

Kelebek başıyla Morrigan'a işaret verdi. Siyah saçlı kadın beyaz kürklü pelerinin başlığını geri atıp sıkıca geyik boynuzu asasını kavradı. Asanın diğer ucundaki metal parçayı açtığı toprak kısıma saplayıp çeşitli şekiller oynaya başladı toprağa, bir yandan sesi bir fısıltı halinde rüzgara karışıyordu. Şekiller oluşmaya devam ederken kadın çizdiği çemberin etrafında yürüdü, en sonunda dizleri üzerine çöküp iki elini yere bastırdı.

"Gel!" diye bağırdı güçlü bir sesle. Çemberin ortasındaki toprak bir anda çamura döndü ve şekillenmeye başladı. Sanki bir heykeltraşın çamura hayat vermesi gibi, dakikalar içinde bir geyik formu oluştu büyülü çamurdan. Bir ışık parıldadı ve çok geçmeden beyaz tüylü bir geyik duruyordu çemberin ortasında, kocaman gözleriyle korkak bir biçimde etrafı süzdü hayvan. Morrigan tatminkar bir biçimde gülümsedi, sonra nefes nefese yere oturdu; çok fazla güç harcamıç, bunun sonucu olarak da büyük kurgun kanatlarını ortaya çıkarmıştı refleks olarak. Öğrencilerinden bir kaçı onu kenara taşıdılar.

Kelebek kalabalığa döndü. "Bu, Kuzey topraklarının büyülü beyaz geyiğidir. Önümüzdeki bir iki gün boyunca sürecek av partisinin de hedefidir. Geyik kaçarken biz de burada size sunduğum silahları seçeceğiz ve daha sonra ava çıkacağız!"

Beyaz geyik sanki Kelebek'in dediklerini duymuş gibi yerinde sekti ve panikle gördüğü ilk çıkışa doğru kaçtı. Ona yol verdiler ve kapılar açıldı; beyaz geyik artık ormandaydı.

Kelebek silahları inceleyen konuklarını süzdü. Yolculuklarının birinde tanıştığı genç adam Nathaniel kılıçları tartıyor, bir yandan omzunda duran siyah kuş ile konuşuyordu. Onun yolculukta geçirdiği zamanların ona kazandırdığı yetenekler ve sezgiler bu av partisinde bayağı işe yarayacak gibi görünüyordu. Fakat, onu iz sürme konusunda yenebilecek biri daha vardı partide; uzak diyarlardan birini temsil etmeye gelmiş olan Prens Astræa. Ülkesinden uzakta geçirdiği yıllar boyunca yay kullanma ve iz sürmede olan becerilerini keskinleştirmiş, doğal hayatta sağ kalabilmek için gerekli tüm becerileri edinmişti. Evet, bu ikili partinin iz sürücüleri olacaktı besbelli ki.

Onların biraz uzağıda arbeletleri inceleyen bir çift vardı. Uzun boylu, sarı kıvırcık saçları gevşek bir topuzla toplanmış olan, av partisine katılmış olsa da süslü giysisinden vazgeçmeyen bir kadın ve en az onun kadar resmi ve özenli giyinmiş kavalyesi. Kadının adı Hesi idi ve tek eliyle bir arbeleti tutup, nişan alıp, elleri hiç titremeden oku serbest bırakacak kadar yetenekliydi. Hedefini kaçırdığı çok az olmuştu şu güne kadar. Bir eliyle iki av tazısının tasmasına bağlı deri kayışları tutuyordu; iz sürmede kullandığı yetenekli dostlarıydı onlar. Kavalyesi olan beyfendi ise Lore idi. Gerçek bir kılıç ustası olduğu herkes tarafından bilinen bir şeydi ama kılıcı kınını çok zor terk ederdi. Nitekim kullandığı teknikleri sadece düşmanları görmüş, onlar da bu sırrı açıklayamadan ölmüşlerdi. Av partisinin iddalı çiftlerindendiler.

Masaların birinde ise Arleon, Kelebek'in onun için özel hazırlattığı barutla çalışan ve metal bilyeler fırlatan silahı inceliyordu. Onun yanında Çağlayan silahlara bakıyor ve somurtuyordu.

"Ama bu çok vahşice. . . Geyiğe yazık değil mi?" diyordu silahı iceleyen Arleon'a. "Bunun neresi eğlenceli?"

Silahdan memnun kalan Arleon onu kemerine yerleştirip Kelebek'in Çağalayan için hazırlamış olduğu paketi işaret etti. "Belki de ona bir göz atmak istersin?"

Çağlayan büyük bir merakla paketi açtı; ahşap bir kutuydu bu. Parmakları çabucak kilitleri kaldırdı ve kadife kaplı zeminde duran metal silaha baktı; yeni dövülmüş ve özenle parlatılmış, işlemeli bir katanaydı bu. Çağlayan'ın gözleri parladı zarif kılıcı kabzasından kavrarken. "Ama madem ki engelleyemiyoruz, o zaman ölümü acısız olmalı. . ." diye mırıldandı Çağlayanımsı olmayan bir sesle. Bunu gören Kelebek sırıttı.

Az ileride liderler hazırlanmaktaydı. Kwahu tek tek kendi yaptığı okların tüylerini düzeltiyordu, kullandığı ahşabın dayanıklılığını ölçüyor, deneme atışları yapıyordu. Noctua balyozunu yere dayamış, adamlarının hazırlanışını izliyor, yeni edindiği demirci çırağını ise zırhlar konusunda bir vaaza tabi tutuyordu. Bülbül metal bilekliklerine gizli katarlarını yerleştirip bağlamaya çalışıyor, J. nazikçe ona yardımcı oluyordu. CamaeL ava katılmamayı seçmişti; yorgun olan Morrigan ile kalacak ve avcıların dönüşünde verilecek yemeğin hazırlıklarıyla uğraşacaktı.

En sonunda içeriye bir adam daha girdi; şövalyelerden Sir Aenas idi bu. Düş ile hiçbir alakası olmayan bir tapınağın yeminli şövalyelerindendi. Şölen boyu eğlenmenin yanı sıra tüm kütüphaneyi hatmetmiş, Düş'ün savunma ve savaş strajilerini, sistemlerini incelemiş, pek çok farklı öneriler sunmuştu. Şimdi ise, av partisinin sorunsuz geçmesi ile görevlendirmişti kendini. "Geyik ormanda kayboldu, sanırım artık harekete geçebiliriz." dedi adam. Kelebek sadece gülümseyebildi ve uzun saplı çift taraflı baltasını omzuna atıp yürümeye başladı.

Surları dışarıya bağlayan büyük kapıya geldiklerinde Kelebek arkasında onu takip eden gruba baktı. Baltasını yukarı kaldırıp bağırdı. "Av başlasın!"

Ve tüm Düş topraklarında boynuz boruların sesi yükseldi o an, ava katılan konuklar harekete geçip ormana ilerlediler. Kelebek bir süre onları izledi gülümseyerek ve en sonunda o da onları takip etmeye başladı. O an arkasından biri seslendi ona.

"Papillon?" Kisha'ydı bu. "Ben de katılabilir miyim eğlencenize?"

Kelebek gülümsedi. "Elbette."

~ Rose

Magic Music Mozart's Requiem

1 comment:

Sir Aenas said...

Beni onurlandırdınız Kraliçem