Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, January 29, 2010

Abyss'e Kayan Yıldızlar

Gecenin karanlığında kızıl saçlı kadın terasta durmuş, yıldızları izliyordu. Hava bu son haftalarda iyice ılıklaşmış, gök yüzü berraklaşmıştı. Ülkenin bir kısmı Sonsuz Kış'ı atlatmıştı ancak büyük bir kısım hala kar altında, derin bir uykudaydı.

Sessizce avluya indi ve kaleden dışarı adım atarak pazar yerinde dolandı. Şehir uykudaydı. Tüm evler karanlıktaydı; bir pencerede yanıyordu mum belki iki. Kadın gülümseyerek yürümeye devam etti. Normal, korseli kadife elbiselerinin yanı sıra, yerlere sürünen bir de pelerine sarınmıştı bu gece. Rüzgar esiyor, uzaklardan, geniş yeşillik ve tarlalardan karın soğuğunu taşıyordu. Kızıl saçlı kadın gözlerini kırpıştırdı ve soğuğa doğru yürüdü.

Her bir adımıyla yapılardan uzaklaştı ve her bir adımıyla ayakları altında kalan kar eridi. Etekleri ve pelerini yere süründükçe, Düş'ü kaplayan kar tabakası inceliyor, baharın gelişiyle beraber kıpırdanmaya başlayan bitkiler rahat bir nefes alıyordu. Rüzgarın taşıdığı soğuk hava kırılmaktaydı. Kelebek o an, ayaklarının çıplak olduğunu fark etti. Bunu fark etmesini sağlayan ise bastığı yerin kar değil buz olduğunu ayırd edebilmesiydi.

Kadın gözlerini kırpıştırarak etrafına baktı; az önce bir çayırlıkta durduğuna yemin edebilirdi. Şimdi ise gökyüzüne yakından bakıyordu ve rüzgar kuvvetlenmişti. Bastığı yer buz ile kaplıydı; diğer bastığı yerlerdeki karlara nazaran erimemekte inad ediyordu. Yerde, üzerine kırmızı mürekkeple adının yazılmış olduğu zarfı fark etti. Eğildi, aldı. Merakla açarak içinde özenle yazılmış bir kaç satırlık yazıyı okudu.

"Kayan yıldızları görüyor musun?..."

"... Onlar Abyss'e düşen Aesten'in parçalarıdır."

Kelebek bu tanıdık ses ve dokunuşla gülümsedi bir an ve gözlerini kapayıp, ellerini beline koymuş olan adama doğru yaslandı.

"Gerçeklikle hayali karıştırdığım rüyalardan bıktım." diye mırıldandı kadın.

"Bunun hayal olduğundan emin misin?" diye sordu adam, her zamanki soğuk sesiyle.

Kadın duraksadı. "Peki hayal değilse ne? Sen gittin, kardeşlerinle."

"Ne olmasını isterdin?"

"Neden burdasın ki?"

"Gitmemi mi isterdin?"

"Ben. . ." Kelebek hızla arkasını döndüğünde, orada kimseyi bulamadı. Parlak gün ışığı gözlerini aldı; refleks olarak kıstı gözlerini. Elini kaldırıp gözlerine siper ettiğinde etrafa daha dikkatli bakabildi. Geniş, yeşil bir çayırlıktı burası ve gün batımıydı. Karşısında uzun sarı bukleleri ile Jezabel duruyordu.

"Bu sefer neyi göstermek istedin?" diye sordu Kelebek, kollarını göğsünde kavuşturarak.

"Düş'ün sonsuz olasılıklarını." dedi kadın gülümseyerek. "Önünde iki seçenek var; onu tamamen Düş'den silebilirsin. Ya da böyle devam edersin. Ne yaparsan yap, öbüründe hayat devam edecek."

"Neden Düş'den silmek isteyeyim ki? Öbürü derken. . . neyi kastettin?"

"Öbür Düş. Onu yokettiğin ya da onu hatırlamaya devam ettiğin Düş." Jezabel kıkırdadı. "Birden fazla Düş var bu koskaca varoluşta. Hepsinin senaryosu aynı, etmenleri farklı. Fakat Düş'ün paralel evrenlerini yaratan bir tek bu değil tatlım. Verdiğin her bir karar aslında çok farklı olmayan bir başka evrenin daha doğmasına yol açıyor."

"Yani onu yok ettiğim bir evren var ve aynı zamanda onu yok etmediğim de?"

"Kesinlikle. Senin vermen gereken karar şu; hangisinde yaşamak istiyorsun?"

"Hangisinde yaşamak istiyorum...?"

Başı döndü kızıl saçlı kadının. Sırt üstü yere düştüğünde canı hiç acımadı; yumuşacık karın soğuğunu hissetti sırtında. Gözlerini kapattı ve tekrar açtığında her şeyin başladığı yerdeydi; S'arrus'un gelip ona kitabı verdiği, ilk konuşmalarını yaptıkları, daha sonra vaktini en çok geçirdiği, en sonunda delirip yaktığı odasıydı bu. Gökyüzünün yavaşça aydınlandığını görebiliyordu.

Gözlerini kırpıştırarak yattığı yerden doğruldu. Rüzgarda kar soğuğu yoktu artık, taze suyun ve erimiş karın kokusu hakimdi. Kadın ayağa kalktı, ellerinin hareketiyle yarı restore edilmiş oda bir anda izole oldu dış dünyadan. Açık ve çatlak yerler buzlarla kaplandı bir anda ve soğuk bir hava hakim oldu yarısı yanık odaya. Kadın duvara dokundu, dokunmasıyla buz tabakası şekilli bir biçimde içe doğru eridi ve harfler oluşturdular. Kadın gülümsedi, odanın ortasına doğru ilerleyerek orada oluşan buz kütlesine dokundu yavaşça, eriyerek yere doğru süzülen damlacıkları izledi. Geri çekildi, oluşan kesik sütunu ve üzerindeki buzdan tacı tatminkar bir biçimde süzdü.

"Belki asla geri dönmeyeceksiniz, ancak burada daima hatırlanacak ve hep hoş karşılanacaksınız üstadım."

Kadın yüzünde bir gülümseme ile kuleyi terk etti. Güneşin sıcaklığı ile baharın gelişi daha da belirgindi artık. Ülkede neredeyse hiç kar kalmamıştı ve buna rağmen kuleyi kaplayan buz sanki elmasmışçasına parlıyordu. Sarmaşıklar yükseldi yavaşça kuleye doğru, sarıldılar buzla kaplı odaya.

İçinde huzuru hisseden Kelebek, bahçede hazırlanan kahvaltı masasına doğru ilerledi. Uzaklarda bir yerde, bir sırrı daha açığa çıkaran Jezabel gülümsüyordu.

~ Rose

Fall From Heaven - Balseraphs

Sunday, January 24, 2010

Kaybolmadım =)

Kaybolmadım, buradayım ve hatta yazacak pek çok hikaye birikti kafamda. Ama kelimeler oluşsa müzik yok, müzik olsa şu an bileğim sakat ve baş parmağıma adam gibi basamıyorum. Yorgunluk ve acı olunca kelimeler kaçarak uzaklaşıyor benden =)

Kendimi tekrar zinde hissedene kadar gene biraz bekleyeceksiniz =) Ama Paralel Evrenler'i açıklayan güzel bir kaç hikaye (thx kisha!), kristal kılıç ve turnuva ile geri döneceğim efendim. Araya başka hikayeler de sığışabilir elbet!

Her neyse, iyi geceler =) İyi bakın kendinize ^^

~ Rose

Sunday, January 17, 2010

200. Paralel Evrenler

Bu blogumdaki 200. yazı. Bir takım draftlar var yayınlamadığım, onları ilerleyen günlerde yayınlayarak, tüm arşivi gözden geçirecek kadar manyamış hayranlarıma "easter egg" ler bırakacağım =)

Geçen haziran 100. yazıyı yazdım ve daha üzerinden 6 ay geçmeden 200. yazıyı karalıyorum burda. İlk 100 yazıya ulaşmam 4 yılımı aldı ve şimdi. . . sadece 6 ayda 100 yazı ve bunun yarısından çoğu Düş üzerine karaladığım hikayeler. . . Bunlar için çizdiğim resimler ve eskizler de bonus hatta! Daha planlayıp yazamadıklarım da. . .

Beni saplanıp kaldığım depresif ve ilhamsız günlerden kurtarıp, başlamak için itekleyen Yiğit'e (Adramelech) teşekkür ederim. Her ne kadar yollarımız ayrılmış da olsa, benim için yaptıkların gerçekten değerli, asla unutmayacağım. =)

Desteğini benden esirgemeyen ve hikayeleri yazarken bana fikir verip geri dönüşlerde bulunan Aslı "Çağlayan" ve Ahmet "Lorean\Arleon"'a destekleri için teşekkür ederim.

Okuyup sürekli yorumlar yapan, Sir Aenas, GEagle, TRN, Elessar sizlere de teşekkürler =)

Ve bir de izleyip yorumlamayan ya da anonim izleyip ses çıkarmayan izleyicilerim, size de teşekkür ediyorum.

Eğer siz olmasaydınız, Düş konseptini yaratamaz ve geliştiremezdim.

Ve şimdi! Kristal Kılıç'ın bulunması ile Düş'e bir kardeş evren gelebileceğinden bahsetmiştim; 200. yazıya özel olarak Düş'ün paralel evrenler teorisine bir göz atalım =)

Desteğiniz için tekrar teşekkürler ^^

----------

Yatakta yan döndü. Gördükleri garipti gerçekten de. . .

Bir gece kulübüydü burası. Üzerinde garip, ekose bir etek vardı ve hiç tarzı olmayan beyaz bir gömlek giyiyordu. Dizine kadar deri çizmelerini çekmiş, bileklerine ise deri aksesuarlar sarmıştı. Saçları her zamanki gibi bakımlı ve dağınık olmasına rağmen, makyajı akmış görünüyordu. Ağzında bir sigara tüttürüyor, şimdi hatırlayamadığı bir dans parçası ile vücudunu ritme göre oynatıyordu. Fakat bu değildi Kelebek'i şok eden; karşısında dans eden Sarışın'dı.

Sarışın ölmüştü onun bildiği. . . Yıllar önce, bir tehdit olduğu zaman, Kelebek onu kendi elleriyle bir düelloda yenip öldürmüştü. Sonra arkasından bir miktar göz yaşı dökmüştü tabii, ama bu öldüğü ve Kelebek'in onu öldürdüğü gerçeğini değiştirmiyordu.

Nitekim çok geçmeden dans sahnesi geçti zihninden ve bir ara sokak varoldu. Yerden yükselen buhar, bu garip şehrin iğrenç kokusu, arkadan geçen. . .arabalar? Gülüşüyordu buradaki garip giysili keş Kelebek ve yanındaki Sarışın. Birbirleriyle o kadar meşgullerdi ki, önlerine çıkan gaspçıyı fark edemediler. Sarışın işi şakaya vurmaya çalıştı kadın kaçabilsin diye, fakat çabası boşunaydı, ne o karnına giren bıçaktan kaçabildi ne de Kelebek şoktan çıkabildi. Sarışın kadının kollarına düştü adam kaçarken, ve Kelebek'in gözyaşları içinde öldü.

Kelebek, uykusunda öbür yana döndü ter içinde.

Bir kitapçıdaydı şimdi. CamaeL, üzerinde garip gotik kıyafetlerle rafları düzenliyordu, kendisi ise duvara yaslanmış dışarıya bakıyordu. Fark etti ki kimse onu görmüyordu; Camy hariç. O an kafasına dank etti ki, aslında sadece Camy'nin aklındaki bir kadından ibaretti burada. Sonra pencerenin önünden geçen Sarışın bir anda dönüp ona baktı, içeri girip önünde diz çöktü. Kadın ve Camy şaşırdılar.

Sahne yine değişti, anlaşılan Sarışın bir günahkardı ve lanetliydi, ölemiyordu ama en büyük isteği acısının bitmesiydi. Çevresindekilere acı vermekten sıkılmıştı. Kelebek ona yardım edeceğine söz verdi.

Artık terk edilmiş bir binadaydılar. Rüyayı gören hangi zaman ya da mekanda olduklarını bilemedi ama Sarışın ve Kelebek bir çağırma ritüeli yapıyorlardı. Çok geçmeden kucaklarında kocaman kitaplarıyla, topuzlu saçları, kemik gözlükleri ve mini etekli takım elbiseleriyle iki melek belirdi karşılarında. Sarışın'a ya ölürsün ve acıların biter ya da sonsuza kadar bu acı devam eder dediler.

Sarışın ölmeyi seçti.

Kelebek ağladı.

Kadın yatakta doğruldu. Düş'deki odasıydı burası. Ağır kırmızı kadifeli pencereye ilerledi, hafifçe aralayıp dışarı baktı; geceyarısını biraz geçiyor olmalıydı. Gözlerini ovaladı, kadife sabahlığını giyerek odadan dışarı çıktı. Koridorların en uzağından hafif bir müzik yükseliyordu. Müziği takip etti ve geniş salonlardan birine ulaştı.

Yüksek kubbeli iç salonlardan biriydi bu, kubbe camdandı ve gecenin tüm manzarasını ve ay ışığını ulaştırıyordu. Ortada büyük bir ateş yanıyordu; Kisha elindeki gitarı tıngırdatıyor, bir yandan kadehinden içkisini yudumluyordu.

"Uyku tutmadı sanırım?" diye sordu Kelebek adamın yanına oturup.

Adam gülümsedi. "Gece uyumak için fazla güzel, ancak siz kabus görmüş olmalısınız."

"O kadar mı belli oluyor?" dedi Kelebek hafifçe öbür yana çevirip başını. Gözlerini kaçırdı.

"Sayılır." Duraksadı, kadehinden bir başka kadehe içkiden aktarıp üzerine bir şeyler ekledi, sonra kadına uzattı. "Buyrun, lütfen." ve Kelebek kadehi aldıktan sonra hafif bir şeyler çalmaya başladı. Anlaşılan sıradan bir şövalye olmak dışında bir ozandı Kisha aynı zamanda. Kelebek gülümsedi ve yudumladı içkisini.

O sırada rüyasındaki dünyaların birinde, Kelebek çılgınlar gibi Kisha'nın konserinde eğleniyor, bir başkasında ise gece kulübüne bakıyordu başını yana eğmiş, içeri girip girmemekten emin olamayarak.

Yine de o gece tüm Kelebeklerin ağzından bir söz çıktı.

"Kisha, bir kadeh daha."

~ Rose

Depeche Mode - Free Love

Yiğit için, Kisha için ve bir de kendim için.

Thursday, January 14, 2010

İstanbul, yine =)

Ben bu akşam İstanbul'a gidiyorum yine ^^ Ocak sonuna kadar orada olacağım, hikayelerimi düşünmek ve karalama yapmak için bol bol vaktim olacak. Yeni hikaye yazdığımda buraya koyar mıyım emin değilim çünkü bildiğiniz gibi; İstanbul = Limitli internet saatleri. Ancak döndüğümde Kristal kılıç serisine başlamış, Turnuva serisinin kaba planını çıkarmış olacağımı düşünüyorum. Araya bir iki çerezlik hikaye de sıkıştıracağım tabi =)

Bu arada Çağlayan'ın Aster ile ilgili hikaye serisi ni okuyabilirsiniz, tavsiyedir okumayanlara ^^

Bavulum hazır, biletim hazır, tutmayın beni! Çökücem tepenize! 8D

~ Rose

Not: Yolda görürseniz çekinmeyin çevirin, "Rose-chan bi çayımızı iç!" diyorsanız da burdan irtibata geçin ne biliyim 8D Sahlep de olur, soğukmuş oralar.

Wednesday, January 13, 2010

Av Partisi - Epilog

Ava çıkalı çok uzun zaman olmamıştı, belki bir belki iki gece en fazla. Avcıların ellerinde bolca avla geri dönmesi, şehirde kalmayı tercih etmiş olan konuklar tarafından heyecanla karşılandı. Hemen bir grup hizmetçi onların elinden avları alıp işlemek için mutfak bölümüne götürdüler. Bir tek Morrigan'ın emri ile beyaz geyik kalmıştı meydanda. Kadın kendini toparlamış görünüyordu ve gariptir ki yüzünde bir gülümseme vardı.

Yere bırakılmış geyiğin üzerine eğilip hayvanı inceledi. Başını salladı. "Gerçekten güzel iş. İyi vakit geçirdiğinizi umarım." dedi kuzgun saçlı kadın. "Hangi şanslı, geyiği alt etmeyi başaran?"

Çağlayan çekingence öne çıktı, ne yapacağını bilemez bir biçimde. Eli ayağına dolanmıştı.

"Şaşırtıcı." Morrigan kadını süzdü. "O zaman ödülü hak ediyorsun." Morriganın kemikli eli beyaz geyiğin kürkü üzerinde dolandı bir süre. Sonra tek bir yeri kavradı parmakları ve sertçe yukarı çekti sanki bir parça kumaşı yırtarcasına. Öbür eli aynı anda boynuzları kavramış, sanki kılıçları kıran boynuzlar onlar değilmiş gibi kolayca kadının elinde kalmıştı. Morrigan elinde işlenmiş geyik boynuzundan kristal bir kolye, işlenmiş beyaz geyik kürkünden bir palto tutuyordu. Geyiğin derisiz bedeninin durması gereken yerde işe çamur yığınından başka bir şey yoktu.

Kalabalıktan bir şaşkınlık nidası yükselirken Morrigan bir kahkaha attı. "Benim beyaz geyiklerim büyülü ve zekidir dostlarım. Daha iyi denemeliydiniz. Ancak, Çağlayan, sen bir ilüzyon bile olsa beyaz geyiği alt etmeyi başardın. Bu yüzden bunlar senin. Beyaz geyiğin sana hediyeleri bunlar." Palto ve kolyeyi kadının ellerine tutuşturdu. "Her neyse, tavşan haşlama nerede? Açlıktan ölüyorum."

Bu şaşırtıcı olaydan sonra herkes hararetli bir muhabbete girişti ve şölen alanına geçildi. Akşama doğru ateşler yakılmış, sofralar kurulmuştu. Konuklar burada geçirecekleri son geceden olabildiğince fazla keyif almaya çalışıyor, Kelebek olabildiğince iyi bir ev sahibesi olmaya çabalıyordu.

En sonunda yemekler geldi. Çağlayan tavşan yahnisi servis eden iki hizmetçinin söylediklerini duyduğunda hafifçe yüzü soldu. "Avlanan tavşanlardan biri, körmüş." diyordu. Öbürüyse şaşırdı buna. "Kör bir tavşan?"

Ve gece danslar ve şarkılarla devam etti.

***

Ertesi sabah hazırlanan konuklar bir bir yola çıktılar. Şölene övgüler yağdı ve teşekkürler edildi. Kelebek herkesle tek tek vedalaştı, dostlarıyla kucaklaştı, başka ziyaretler için sözler aldı ve sözler verdi. Düş'ün liderleri de yola çıktılar konuklarla beraber. Çok geçmeden Düş'de bir sarhoşun akşamdan kalmalık yaşadığı ertesi gün gibi bir hava esmeye başladı. Sessiz, sakin ve garip bir şekilde boş.

Kelebek güldü. Bir kaç gün içinde çevredeki köyleri ziyarete gidecek, durumu gözden geçirmesi gerekecekti. Vakti varken dinlenmeyi seçti ve odasına yollandı.

~ Rose

Battlestar Galactica - Passacaglia

Saturday, January 09, 2010

Shape of Things to Come


2010 çok güzel başladı benim için. 3. hikayesiyle beraber Av partisi sonlandı, bir de avla ne yapıldığına dair ufak bir şey yazacağım, sonra karakterler evlerine dağılacak.

Sırada iki yeni seri var; Kelebek'in ormanda bulduğu kılıçla alakalı Kristal Kılıç serisi. Daha fikir aşamasında. Diğeri de şövalyeleri birbiri üzerinde mızrak kırmaya teşvik edeceğimiz Turnuva serisi.

Bu iki büyük seri dışında aklımda Kelebek'in yakın köyleri ziyaret ederek bir düğünü izlemesi hikayesi var.

Başka bir hikaye ile de Düş'ün ve paralel evrenlerin işleyişini açıklamam lazım. Belki bir Kelebek'ler toplantısı gibi bir şey yapabilirim, çok fantastik olur.

Onun dışında bilginize; Kristal Kılıç Düş'e kardeş bir evren gelebileceğine işaretti ^^ Bunu çıtlatayım azıcık.

Onun dışında tekrar yolculuk var bana. Ama sadece bana. Karakterler oturacak oturdukları yerde.

Bana desteğini ve yorumlarını esirgemeyen arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Av partisine katılımları ve geri dönüşleri için Aslı, Lorean, TRN, Elessar ve Aenas'a da teşekkür ederim ^^ İyi ki varsınız!

Sevgiler.

~ Rose

Not: Aslında buraya tema olarak kendi fotoğrafımı koyacaktım ama sonra uygun bir fotoğraf bulamadım. Bir de, Battlestar Galactica - Shape of Things to Come .


Av Partisi 3 - Beyaz Geyik

Yağmur bir süre sonra yavaşladı. tekdüze bir tempoya girdiğinde, çıkardığı müzik yavaşça hafifledi, renk cümbüşü soldu. Avcular kendilerine geldi ve tekrar iz sürmeye koyuldular.

Hepsi farklı yüntemlerle iz süren avcular en sonunda Kelebek'in bulduğu açıklığın çok uzağında olmayan bir patikaya varmışlardı. Yolları kesişmişti ve tekrar beraber yolculuk ediyorlardı artık. Bir an bulutlar ayrıldı, gün ışığı uzakları aydınlattı. Beyaz geyik tüm heybetiyle karşılarında duruyordu. Boynuzları da, kürkü de bembeyazdı ve elmas gibi parıldıyordu. Kuzey'in karlı ikliminde yararlı olan bu renk, anlaşılan bu ormanda onun saklanma avantajını elinden alıyordu.

Bir ok Kelebek'in yanından vızıldayarak geçti; Astræa'ya aitti. Onu Hesi'nin arbeletinden fırlayan izledi ve bir anda av köpekleri geyiğe doğru koşmaya başladı. Geyik sakince avcıları süzerken, onu yerinden kıpırdatan tek şey Arleon'ın tabancasından çıkan mermiydi; ama yine de geyik sadece bir kaç adım yana kaymakla yetindi.

Bir anda kahverengi ve yeşil tüyler uçuştu havada ve havadan iki lider geyiğin üstüne doğru pike yaptı; Bülbül ve J. J.'in kılıcı geyiği es geçerken, Bülbül'ün hançerlerinden biri geyiğin baldırına isabet etmişti. Ancak hançer saplandığı yerde takılı kalmış, Bülbül şimdi geyikle gözgöze bir biçimde onun yanında durmaktaydı.

"Derisi çok kalın?!" diye çığlık attı Bülbül, bir yandan yanında debelenen geyiğin boynuzları ve toynaklarından sıyrılıp, hançerini kurtarmaya çalışırken. En sonunda bileğinden çözdü ve hançeri orada saplı bırakıp kanatlarını açtı ve kaçtı.

Geyik şimdi saldırı pozisyonundaydı. Atılan okları çok kolay bir biçimde boynuzlarıyla savuşturuyor, Arleon'un demir bilyelerinden ise sağa ve sola sekerek kaçıyordu.

"Avlaması zor bir geyik dediğimde bunu kastetmiştim." dedi Kelebek gülümseyerek işe yaramayan menzilli silahlarına sinirle bakan avcılara. "Ve evet, derisi zırh gibi kalındır, boynuzları elmastan dayanıklıdır. Ayrıca çok akıllı ve güçlüdür. Yanına gidip savaşmazsak b sefer o bize gelecek, farkındasınız değil mi?"

Avcılardan bir homurtu yükseldi ama ilk harekete geçen Nathaniel'di. Kuzgun geyiğin etrafında uçup onun dikkatini dağıtmaya çalışırken, Nathaniel hızla onun üzerine atlamış, ancak geyik onun her bir hamlesine ustalıkla karşılık vermiş ve en sonunda çifteleriyle onu kendinden uzaklaştırmıştı. Bunu gören avcılar alana dağılarak geyiği bir çember içine aldılar. Hayvan dikkatle tüm avcıları süzüyordu ve en ufak bir kıpırtıda farkettiğini belli ediyordu.

Liderler sırayla geyiğe saldırdılar ama hepsi eli boş döndü. Geyik mutlaka bir yolunu buluyor, ona yapılan hamleleri savuşturuyor, sonra ustalıkla üzerine gelen oklardan kaçıyordu. Kelebek ise büyük bir zevkle avcıların çabalamasını izliyordu.

En sonunda avcular hep beraber çalışmadıkları takdirde geyiği alt edemeyeceklerini kabullendiler. Hesi, Astræa, Kwahu ve Arleon büyük bir dikkatle bekleyecek, geri kalanlar geyiğin dikkatini dağıtıp onu meşgul ederken isabetli atışlar yapmaya çabalayacaklardı. Bu taktikteki risk şuydu; atış menzilinde geyik dışında avcılar da olacak, muhtemelen birileri yaralanacaktı. Ancak avcılar o kadar hırs yapmışlardı ki, bu riski göze alıyorlardı.

İşaretle beraber saldırıya geçtiler. Geyik, silah darbelerini kolayca savuşturmaya devam ediyordu yine. Ancak bu sefer gerçekten zorlanıyordu çünkü darbeler dört bir yandan geliyor ve durdurak bilmiyordu. En sonunda Aenas'ın kılıcı ön bacak eklemine derin bir yırtık bıraktı, ve o an bir ok ve mermi yağmuru başladı geyiğin üzerine. Avcılar ani bei refleksle kendilerini geri attılarsa da Noctua ve Nathaniel hedef olmaktan kaçamadılar.

Üzerine gelen mermi ve oklardan kaçamadı bu sefer geyik ancak onu yere çalmaya da yetmedi. Acıyla kendini ileri attı beyaz hayvan ve ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı. Bunu gören Çağlayan bir anda ellerini havaya kaldırdı ve beyaz ışıklar birer çift kanat oluşturdu ayak bileklerinde bir an ve sarışın kadın katanasını sıkı sıkı tutup geyiğin peşinden koşmaya başladı büyülü bir hızla. Onu gören Kelebek de çalıların arasına atladı baltasını saldırı pozisyonunda kaldırıp. İki kadın hızla koşarken bir silüet gibi görünen beyaz geyiğin ardından gidiyorlardı.

Çağlayan bir anda yetişti geyiğe ve sırtında bir kaç çizik bıraktı katanası. Öbür taraftan ise Kelebek atıldı hayvanın üstüne ve boynuzlarından bir parça götürdü saldırısı. Bir an çağlayan'ın yüzünde garip bir sırıtış belirdi, hızla Kelebek'e omuz atıp onun dengesini kaybedip düşmesini sağladı ve zıpladı.

Sarışın kadının katanası geyiğin omurgasından içeri girip kemikleri birbirinden ayırdı. Hayvan bu saldırıyla daha fazla dayanamayıp yere yuvarlanırken, kadın aynı çeviklikle geri zıplayıp katanasını kurtardı ve yere düşen hayvanın yanına indi. Bir biri ardına katana darbeleri çok geçmeden yaşamı çekip aldı ondan, damarlarından fışkıran kan, kadının beyaz elbisesini ve saçlarını lekeledi. Garipti; kanın değdiği saç telleri kırmızı olmak yerine siyaha dönüyor, Çağlayan garip bir başarı hazzı hissediyordu.

Kelebek toparlandı, ayağa kalktı ve güldü. "Tebrikler." dedi.

Çağlayan geyiğin yanına diz çöktü, yüzünü okşadı hayvanın ve onun için bir dua okudu. Avcılar grubu geyiği sırtlandı, onun dışında avladıkları kahverengi geyikleri ve tavşanları da alarak Düş'e doğru yola çıktılar.

~ Rose

[ Battlestar Galactica OST - Thousanth Lading ve Fight Night]
Not: Keşke elimde olsaydı da size kafamdaki Çağlayan/Kelebek kapışmasını izletebilseydim =)

Friday, January 08, 2010

Av Partisi 2 - Ormandaki Lahit

Kalabalık olan avcılar grubu, ormanın sınırlarına geldiklerinde gök gürüldedi. İlk başta sadece bir kaç damla olan yağmur çok geçmeden sağanağa döndü. Lore, sakince bir şemsiye çıkarıp Hesi ile kendisini yağmurdan korurken, Hesi somurttu; yağmur, geyiğin kokusunu geçirecek ve av köpeklerinin iz sürme becerisini minimuma indirecekti. Nathaniel ve Astræa için bu büyük bir sorunmuş gibi görünmüyordu; ikili etrafta dağılmış ve geyiğin bıraktığı izleri arıyorlardı. Liderler ortada görünmüyordu; muhtemelen Noctua ve adamları çoktan ayılarına binip ormanın derinliklerinde kaybolmuştu. Bülbül ve J. ağaçların dallarından dallarına konup tepeden gitmeyi seçiyordu, Kwahu ise gözlerini kapatıp konsantre olmuş, ormanı dinliyordu. Kelebek ise Kisha ile muhabbete dalmış, bir yandan etrafı kolaçan eden Sir Aenas'ı izliyordu. Arleon ve Çağlayan da onların biraz arkasından yürüyordu.

En sonunda grup dağılmaya karar verdi. Kimisi ikili üçlü gruplar şeklinde dağılırken, kimisi tek kalmayı yeğledi.Kelebek, herkese başıyla selam verip ormanın içine ilerledi tek başına. Orman zaten çok büyük değildi ve eninde sonunda buluşacaklardı ama, ilerde bir yerde bir şeyler gördüğünü sanmıştı kızıl saçlı kadın.

Çok uzun olmayan bir yürüyüşten sonra bir açıklığa geldi Kelebek. Baltasını kavrayıp hazır pozisyonda yürümeye başladı; bu ormanın üstünde defalarca uçtuğu halde, böyle bir açıklık gördüğünü anımsamıyordu.Merakla etrafa bakındı; mermer taş bloklar ve yıkıntılarla dolu bir yerdi burası. Sağda solda devrilmiş ağaçlar vardı; anlaşılan burada bir şeyler olmuş, bunun sonucu olarak burası açığa çıkmıştı. Kızıl saçlalı kadın kuşkucu gözlerle etrafa bakarken, yıkıntıların arasında gezmeye devam etti.

Tüm mermer blokların ve taş yıkıntıların üzerinde anlamadığı bir dilden yazılar yazılıydı ve garip şekiller çiziliydi. Eliyle haffçe dokundu yazıların üstüne ve bir süre inceledi fakat yine de bir şey ifade etmedi ona. Omuz silkip yürümeye devam etti. Çok geçmeden açıklığın merkezindeki mermer lahiti fark etti; yaklaştı, kabartmaları süzdü. Dudak büktü; anlamıyordu. Fakat çıkarabildiği kadarıyla burada gömülü olan bir savaşçıydı. Baltasını kenara dayadı, iki eliyle ağır taş kapağı kavra, sertçe ittirerek yerinden oynatıp itti.

Siyah zırhlar içerisinde yatan bir adamdı bu, lahitin içinde yatan. Elleri göğsünde kavuşturulmuştu, siyah, kristal bir kılıç tutuyordu ellerinin arasında. Bir süre adamı süzen Kelebek, onun uzun bir süredir ölü olduğunu anladı. Elini lahitten içeri uzatıp yavaşça zırhına dokundu, sonra elini kristal kılıcın üzerinde gezdirdi. Kılıç onun dokunuşuyla kırmızı kırmızı parladı ve ıslığımsı bir ses yükseldi kılıçtan; büyülü olmalıydı. Ölü adamın ellerini nazikçe kılıçtan kurtarıp süslü kabzayı kavradı. Kılıcı lahitten çıkarıp sırtına astı ve yanındaki bir parşömene onu aldığı noktayı işaretledi, bir kroki çizdi. Parti bitip şehre geri döndüklerinde tarihçileri toplayacak, bu lahitin geldiği yeri araştıracaktı.

Yağmur iyice bastırmaya başladığı an Ormanın içinden bir yerden bir kartal çığlığı yükseldi; Kwahu'nun işaretiydi bu. O an herkes sustu, ormanı ve yağmuru dinledi. Gözleri etrafa daha farkında bir şekilde baktılar, düşünceleri geyikten ve avdan uzaklaştı. O an her bir yağmur damlasının düşüşünü hissettiler iliklerinde ve her bir damlanın yere temasının aslında müzikal bir ses çıkardığını duydular. Başlangıçta bir fısıltı gibiydi bu ses ve tekdüzeydi. Ama daha dikkatli dinledikleri her saniye netleşti, ses yükseldi ve çeşitlendi. Uzaklardan gelen bir şarkıydı bu. . . Çok geçmeden gözleri her bir damlanın düştüğü noktadan yayılan, çok kısa bir süre görünüp kaybolan renkli dalgaları seçebilmeye başladı. Her bir damlanın rengi de tıpkı çıkardığı ses gibi farklıydı. Çok geçmeden tüm Düş bu renk ve ses cümbüşünün etkisi altında kalmıştı.

"Leviathan'ın Yağmurları." diye mırıldandı Kelebek ve gülümsedi. Bir günde iki muhteşem şey görme fırsatını yakalamıştı. Parşömeni cebine sıkıştırdı, lahiti kapattı ve ormanın derinliklerine doğru yola koyuldu.

~ Rose

Thursday, January 07, 2010

Tuesday, January 05, 2010

Av Partisi 1 - Leviathan'ın Gözyaşları

Kelebek'in Düş'e dönüşünden sonraki bir günde, av partisinin başlayacağı gün herkes Ağaç'ın köklerinin dibinde, şölen alanında toplanmıştı. Çeşit çeşit, her boydan silah masalara dizilip sergilenmekteydi ve Morrigan büyülü geyiği çağırmak için son hazırlıklarını yapıyordu. Hava güneşliydi; uzun geçen bir kıştan sonra güneş yüzünü tekrar gösteriyor, artık ısıtıyordu da. Şölen alanındaki karlar yavaş yavaş erimeye başlamış, boy boy çiçekler ve otlar türemişti. Ağaç güneşin etkisiyle hareketlenmeye başlamıştı.

Sonsuz İlkbahar dönemi başlamıştı.

Kalabalık iki yana açılarak kucağında ufak bir kutu taşıyan Kelebek'e yol verdiler. Kızıl saçlı kadın bu günlük uzun etekli elbiselerini bırakmış, deri pantolon ve çizmeler giymiş, savaş zırhının hareketi kısıtlamayacak parçalarını takınmıştı. Saçları tepeden bir at kuyruğu şeklinde toplanmış, yürüdükçe dalgalanıyordu.

Ağaç'ın dibine gelip köklerden birinin yanına diz çötü. Yavaşça kutuyu açıp içinden damla şeklinde cam bir şişe çıkardı.

"Dostlarım ve sevgili misafirler. Düş'ün Sonsuz Karanlık döneminde oluşmuş ve şölenin başlamasıyla bana hedilmiş olan bu değerli hediyeyi artık kullanma vaktidir." Şişenin tıpasını açtı ve içindeki sıvıyı yavaşça köklere döktü. "Leviathan'ın gözyaşları kutsasın topraklarımızı ve Sonsuz İlkbaharımız durmak bilmeyen bereketli yağmurlarla dolu olsun!"

Kalabalık çılgınlar gibi alkışlarken Çağlayan'ın büyük bir heyecan ve mutluluk duyduğu yüzünden okunabiliyordu. Sanki Kelebek'in sesini duymuş gibi toplandı yağmur bulutları Ağaç'ın tepesine, ama yağmuru bırakmalarına daha zaman vardı.

Kelebek başıyla Morrigan'a işaret verdi. Siyah saçlı kadın beyaz kürklü pelerinin başlığını geri atıp sıkıca geyik boynuzu asasını kavradı. Asanın diğer ucundaki metal parçayı açtığı toprak kısıma saplayıp çeşitli şekiller oynaya başladı toprağa, bir yandan sesi bir fısıltı halinde rüzgara karışıyordu. Şekiller oluşmaya devam ederken kadın çizdiği çemberin etrafında yürüdü, en sonunda dizleri üzerine çöküp iki elini yere bastırdı.

"Gel!" diye bağırdı güçlü bir sesle. Çemberin ortasındaki toprak bir anda çamura döndü ve şekillenmeye başladı. Sanki bir heykeltraşın çamura hayat vermesi gibi, dakikalar içinde bir geyik formu oluştu büyülü çamurdan. Bir ışık parıldadı ve çok geçmeden beyaz tüylü bir geyik duruyordu çemberin ortasında, kocaman gözleriyle korkak bir biçimde etrafı süzdü hayvan. Morrigan tatminkar bir biçimde gülümsedi, sonra nefes nefese yere oturdu; çok fazla güç harcamıç, bunun sonucu olarak da büyük kurgun kanatlarını ortaya çıkarmıştı refleks olarak. Öğrencilerinden bir kaçı onu kenara taşıdılar.

Kelebek kalabalığa döndü. "Bu, Kuzey topraklarının büyülü beyaz geyiğidir. Önümüzdeki bir iki gün boyunca sürecek av partisinin de hedefidir. Geyik kaçarken biz de burada size sunduğum silahları seçeceğiz ve daha sonra ava çıkacağız!"

Beyaz geyik sanki Kelebek'in dediklerini duymuş gibi yerinde sekti ve panikle gördüğü ilk çıkışa doğru kaçtı. Ona yol verdiler ve kapılar açıldı; beyaz geyik artık ormandaydı.

Kelebek silahları inceleyen konuklarını süzdü. Yolculuklarının birinde tanıştığı genç adam Nathaniel kılıçları tartıyor, bir yandan omzunda duran siyah kuş ile konuşuyordu. Onun yolculukta geçirdiği zamanların ona kazandırdığı yetenekler ve sezgiler bu av partisinde bayağı işe yarayacak gibi görünüyordu. Fakat, onu iz sürme konusunda yenebilecek biri daha vardı partide; uzak diyarlardan birini temsil etmeye gelmiş olan Prens Astræa. Ülkesinden uzakta geçirdiği yıllar boyunca yay kullanma ve iz sürmede olan becerilerini keskinleştirmiş, doğal hayatta sağ kalabilmek için gerekli tüm becerileri edinmişti. Evet, bu ikili partinin iz sürücüleri olacaktı besbelli ki.

Onların biraz uzağıda arbeletleri inceleyen bir çift vardı. Uzun boylu, sarı kıvırcık saçları gevşek bir topuzla toplanmış olan, av partisine katılmış olsa da süslü giysisinden vazgeçmeyen bir kadın ve en az onun kadar resmi ve özenli giyinmiş kavalyesi. Kadının adı Hesi idi ve tek eliyle bir arbeleti tutup, nişan alıp, elleri hiç titremeden oku serbest bırakacak kadar yetenekliydi. Hedefini kaçırdığı çok az olmuştu şu güne kadar. Bir eliyle iki av tazısının tasmasına bağlı deri kayışları tutuyordu; iz sürmede kullandığı yetenekli dostlarıydı onlar. Kavalyesi olan beyfendi ise Lore idi. Gerçek bir kılıç ustası olduğu herkes tarafından bilinen bir şeydi ama kılıcı kınını çok zor terk ederdi. Nitekim kullandığı teknikleri sadece düşmanları görmüş, onlar da bu sırrı açıklayamadan ölmüşlerdi. Av partisinin iddalı çiftlerindendiler.

Masaların birinde ise Arleon, Kelebek'in onun için özel hazırlattığı barutla çalışan ve metal bilyeler fırlatan silahı inceliyordu. Onun yanında Çağlayan silahlara bakıyor ve somurtuyordu.

"Ama bu çok vahşice. . . Geyiğe yazık değil mi?" diyordu silahı iceleyen Arleon'a. "Bunun neresi eğlenceli?"

Silahdan memnun kalan Arleon onu kemerine yerleştirip Kelebek'in Çağalayan için hazırlamış olduğu paketi işaret etti. "Belki de ona bir göz atmak istersin?"

Çağlayan büyük bir merakla paketi açtı; ahşap bir kutuydu bu. Parmakları çabucak kilitleri kaldırdı ve kadife kaplı zeminde duran metal silaha baktı; yeni dövülmüş ve özenle parlatılmış, işlemeli bir katanaydı bu. Çağlayan'ın gözleri parladı zarif kılıcı kabzasından kavrarken. "Ama madem ki engelleyemiyoruz, o zaman ölümü acısız olmalı. . ." diye mırıldandı Çağlayanımsı olmayan bir sesle. Bunu gören Kelebek sırıttı.

Az ileride liderler hazırlanmaktaydı. Kwahu tek tek kendi yaptığı okların tüylerini düzeltiyordu, kullandığı ahşabın dayanıklılığını ölçüyor, deneme atışları yapıyordu. Noctua balyozunu yere dayamış, adamlarının hazırlanışını izliyor, yeni edindiği demirci çırağını ise zırhlar konusunda bir vaaza tabi tutuyordu. Bülbül metal bilekliklerine gizli katarlarını yerleştirip bağlamaya çalışıyor, J. nazikçe ona yardımcı oluyordu. CamaeL ava katılmamayı seçmişti; yorgun olan Morrigan ile kalacak ve avcıların dönüşünde verilecek yemeğin hazırlıklarıyla uğraşacaktı.

En sonunda içeriye bir adam daha girdi; şövalyelerden Sir Aenas idi bu. Düş ile hiçbir alakası olmayan bir tapınağın yeminli şövalyelerindendi. Şölen boyu eğlenmenin yanı sıra tüm kütüphaneyi hatmetmiş, Düş'ün savunma ve savaş strajilerini, sistemlerini incelemiş, pek çok farklı öneriler sunmuştu. Şimdi ise, av partisinin sorunsuz geçmesi ile görevlendirmişti kendini. "Geyik ormanda kayboldu, sanırım artık harekete geçebiliriz." dedi adam. Kelebek sadece gülümseyebildi ve uzun saplı çift taraflı baltasını omzuna atıp yürümeye başladı.

Surları dışarıya bağlayan büyük kapıya geldiklerinde Kelebek arkasında onu takip eden gruba baktı. Baltasını yukarı kaldırıp bağırdı. "Av başlasın!"

Ve tüm Düş topraklarında boynuz boruların sesi yükseldi o an, ava katılan konuklar harekete geçip ormana ilerlediler. Kelebek bir süre onları izledi gülümseyerek ve en sonunda o da onları takip etmeye başladı. O an arkasından biri seslendi ona.

"Papillon?" Kisha'ydı bu. "Ben de katılabilir miyim eğlencenize?"

Kelebek gülümsedi. "Elbette."

~ Rose

Magic Music Mozart's Requiem

Kardeşlerin Kelebek'e Vedası

Şölenin görkemle geçen bir gecesinden daha sonra Kelebek yorgunca kendini yatağa attı. Yatağın içinde içi köz dolu metal kaplar yatağını ısıtmış, sırtında gerilen kasları açıyor, kızıl saçlı kadını mayıştırıyordu. Bir an duyduğu bir sesle tekrar oturur pozisyona geçti kadın, etrafı dinledi.

“Bitti.” dedi karanlık bir ses, yatağında oturan yorgun Kelebek’e bakarak. Gözleri kırmızı bir şekilde parlıyordu ve o uğursuz havası yok olmuştu üzerinden. Ancak yinede karanlık hala onun emrinde gibiydi. Birkaç adım attı ve ayın vuran ışığına çıktı. Eskiden sahip olduğu zırhların hiç biri yoktu veya gözükmüyordu artık. Tüm vücudunu simsiyah örtüler ile kaplamıştı. Ne eli, ne ayağı ne de yüzü gözükmüyordu.

"Bitti?" Kelebek gülümseyip hafifçe başını yana eğdi. "Daha yeni mi? Ben aylar geçti sanıyordum." Yavaşça ayağa kalktı kadın, adama yaklaşıp etrafında döndü; ilk karşılaştıkları zaman yaptığı gibi.

S'arrus'dan hiç bir duygu belirtisi çıkmadı bu sefer. "Bitti" dedi tekrar. "Seni azad ediyorum, tüm eğitimimden, tüm bilgimden ve gelecekte olabilecek tüm emirlerimden."

"Geç kaldın." Kadın güldü. "Ama sanırım bu formal bir gereklilik. Neyse."

"Elbette." dedi S'arrus. "Aesten'den ayrılmanın iyi olduğunu söylüyor ölüler. Kardeşlerim ve ben de son bir yolculuğa çıkacağız. Yeni diyarında, eski diyarın tanrıları sana şans diliyorlar. Bu beni son görüşün olacak. Ve şu anda yaptığın şey boşuna çabadan başka bir şey olmaz."

"Şu anda ne yapıyormuşum ben?" Kelebek gözlerini kırpıştırdı.

S'arrus kıpırdandı. "Gitmem lazım. Kardeşlerim geliyorlar. Onlara katılmalıyım." Pencereden dışarıya baktı.

"U-huh." Kelebek elini kaldırıp hafifçe salladı. "Elveda. Her zamanki gibi, sana soru sormak zaman kaybından başka bir şey değil. Sifaus ve Adramelech'e selamlarımı ilet."

"Selamı onlara kendin söylersin." dedi ve o geri çekildiğinde içeriye iki kişi daha girdi camdan. İkisi de S'arrus gibi karanlık giysilerdeydiler. Beyaz gözlü olan kadına baktı. "Selam olsun sana Düş'ün Cadı-Kraliçesi. Sana anılar tanrısı Háud'dan yazıtlar getirdim -ki unutmayasın Aesten'de geçirdiğin günleri." Sarı gözlü olan kadının cevap vermesini beklemeden konuşmaya başladı "Selam olsun Düş'ün Kraliçe-Cadısı, sana Kahin tanrı Náid'den bir kavanoz kül getirdim. Ne olduğunu bir gün anlayacağını söyledi, ki o bilgelerin bilgesidir."

"Geçmiş bir avuç külden ibarettir?" Kelebek sırıttı. "Hoşgeldiniz. Hediyeleriniz içinse, teşekkür ederim. Şölene geç gelmiş oldunuz ama, hiç gelmemiş olmanıza yeğdir." Kadın sırayla adamlara yaklaştı ve hediyeleri alırken hafifçe eğilerek resmi bir selam verdi.

Tepki vermediler ve Kırmızı gözlü ile Beyaz Gözlü gölgeden atlarını oluşturup gittiler gökyüzüne, tek bir kelime daha etmeden. Sarı gözlü olan ise Kelebek'e bakmaya devam etti.

"Kardeşim, İlk Ölüm, İlk Atlı, Son Lich, Veba'nın Taşıyıcısı, Abyss'in Kralı ve Ölüm Lejyonunun Lideri, Büyük Üstad S'arrus'un eksik olduğu konular var, Düş'ün Lideri ve Ağacın Seçilmişi, Kan'dan yaratılmış olan, Sevgiyle yeniden-dövülmüş Cadı-Kraliçe. Lakin sana iki tane sorunu cevaplayabilecek kadar vakit ayıracağım. Tanrılar, kaderim, daha fazlasına izin vermemekte."

"Şu an yaptığım ve boşuna çaba olan şey neymiş? Gerçekten çok merak ettim." dedi kadın kollarını göğsünde kavuşturup. Şüpheci gözlerle karşısındaki adama baktı. "En azından senden sıcak bir sarılma beklerdim ya da en azından belki biraz daha sıcak bir ses tonu?"

"Bu S'arrus ile alakalı. Benim cevap verebileceğim bir şey değil." Durdu "Ruhlarımız alındı. Aesten'e yaptığımız şeyler yüzünden Tanrılar tarafından cezalandırıldık ve bu işkenceyi çekmek zorundayız. İlk sorunun cevabını veremediğim için bir soru daha bekliyorum Cadı-Kraliçe."

"Şu an size soracak bir soru bulamıyorum. Uzun süredir aradığım cevaplarımı geçmişte yaptığım yolculuğumla buldum. İyi yolculuklar size." dedi içinde hiçbir duygu barındırmayan bir sesle.

"Bunu biliyor, bunu biliyoruz. O nedenle seni azad ettik. Aesten yok oluyor. Umarım oradan giderken, arkanda kaybetmekten üzüleceğin bir şey bırakmamışsındır Cadı-kraliçe. Ölüm Tanrısının salonlarında görüşmek üzere."

Sarı gözlü adam hafifçe başıyla selam verip gölgeden atını oluşturup kardeşlerinin peşinden gitti. Kelebek bir süre pencereden dışarıyı izledi, adamların arkasından baktı.

Aesten yok oluyordu ve Düş artık onun bir parçası değildi. Ağaç, tıpkı Düş ilk oluştuğu zamanki gibi onu korumaya almış, yeniden olgunlaşana kadar meyvesinin içinde saklamaya karar vermişti. Kelebek hafifçe iç çekti. Pencereyi kapadı, perdeyi örttü ve yatağına uzandı.

~ Rose

Not: Adra ile yazdığımız son Aesten hikayesi.




Monday, January 04, 2010

Günlerden bir sabah. . .

Tüm ülkenin uykuda olduğu saatlerde Camy pencereden dışarı bakıyordu. Kelebek ülkeyi terk ettiğinden beri zaman zaman Kelebek'in odasına gidiyordu. Duvarına çizdiği işaretleri ve yazıları çözmeye çalışıyor, kendince notlar alıp aralarında bir bağ kurmaya çalışıyordu. Düşünmüştü ki, eğer bağ kurabilirse, yazdıkları ve çizdiklerini anlayabilirse Kelebek'in ne yaptığını çözebilir, anlayabilirdi. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın kızıl saçlı kadının yazdıkları onun için hiçbir şey ifade etmiyordu.Zaten yazıların büyük bir kısmı anlamadığı bir dilde ya da belirli bir şifreleme yöntemiyle yazılmıştı. Ne yaparsa yapsın, çözememişti Camy.

Gözleri dalgınlıkla ufku tararken tıpkı Kelebek'in ülkeyi terk ettiği gün gördüğü gibi bir karaltı gözüne çarptı. Ayaklandı, pencereden dışarı kafasını çıkardı ve gözlerini kısarak bir kez daha dikkatlice baktı.

Geri dönüyordu.

Tüm ülkenin uykuda olduğu saatler yavaşça geçip önce doğa sonra insanlar uyanmaya başladığında şehrin büyük kapısı büyük bir iştihamla açıldı. Güçlü siyah aygır Pullus, alevden yelesini sallayarak hafif süratli bir koşuşla içeri girdi. İlerledikçe nalları taş zeminde, tüm meydanda yankılanan bir tıkırtı çıkarıyor, Kelebek'in dönüşünü müjdeliyordu. Kelebek, tek eliyle kapşonunu indirip etrafı süzdü; her şey bıraktığı gibiydi.

Seyislerden biri attan inan kadına yaklaşıp selam verdi ve atın yularını ondan teslim alarak Pullus'u bakıma götürdü. Kelebek ise eşyalarını sırtlandı, etrafı inceleyerek kaleye yollandı. Anlaşılan şölen devam etmekteydive her gün olduğu gibi o gün de o geceki kutlamalar için hazırlık yapılmaktaydı. Memnuniyetle gülümsedi.

Yüksek tavanlı koridorları adımladı. O gittiğinde anlaşılan Camy işleri ele almış ve tamirleri devam ettirmişti. Duvarlar temizlenmişti. Çatlaklardan çıkan bitkiler budanmış, bakılmış ve koruma altına alınmıştı. İçinde büyülü ışıklar olan lambalar duvarlardan sallanıyordu; o güne kadar karanlık olan bütün koridorları aydınlatıyordu. Kelebek ülkeyi terk ettiğinde yıkık ve bakımsız olan odalar restore edilmiş, hafif bir biçimde döşenmişti; çünkü odaların şeklindeki son karar Kelebek'in olmalıydı.

Odasına girip eşyalarını bir kenara bıraktı. Zaten yola çıkarken yanına aldığı şeylerden sadece baltası ve kıyafetleri kalmıştı. Kendini şöminenin karşısındaki koltuğa bıraktı. Şömineden yükselen alevlere baygın gözlerle bakarken sıcaklığın kendini mayıştırmasına izin verdi. Kapı çalındığında çok hafif bir uykudan gözlerini araladı.

"Kelebek?" kapının ardından gelen ses Camy'nindi.

"Hmmm?" diye cevap verdi kadın derin bir iç çekerek.

Camy elinde bir tepsi ile içeri girdi. Tepsinin üzerinde sıcacık bir somun ekmek, taze bir bardak süt ve çeşitli kahvaltılıklar vardı. "Hoş geldin! Sana kahvaltı getirdim."

"Teşekkür ederim." Kelebek gülümseyerek tepsiyi önündeki masaya yerleştiren Camy'ye baktı. Camy kendine bir fincan çay doldurarak onun karşısındaki koltuğa yerleşti.

"Nerelerdeydin?"

"Pek çok yerde ve aynı zamanda hiçbir yerde. Çok uzun bir yol katettim Camy ve o yolu geri döndüm. Bu yolculuğu aylar önce ön görmüştüm, hatırlıyor musun?"

"E-evet."

"Gitmem gerektiğini biliyordum ve içimdeki bu isteği daha fazla bastıramazdım. Pullus'la beraber yola çıktığımızda ne yöne gitmem gerekti netleşmişti zaten. Yol karşıma pek çok şey çıkardı. Ve karşıma çıkardığı her bir şey bir şekilde bana bir şeyler öğretti. Uzun zamandır kafamı kurcalayan soruların cevaplarını buldum. Hatta belki. . ."

"Belki?"

"Belki de yıllardır çektiğim acıyı sonlandıracak çıkışı sonunda gördüm."

"Çıkış?"

"Yıllar boyu içimde yaptıklarıma dair büyük pişmanlık, acı ve suçluluk vardı. Beni üzmesine engel olamadığım şeyler. Onları öldürdüm kafamda, yaktım. En derin mezarlara gömdüm, en sağlam kapıları kapattım üzerlerine. Uzaklara kaçtım. Yetmedi, kendimi öldürdüm defalarca, belki beni orada takip edemezler diye. Fakat her seferinde daha güçlü, daha canlı ve daha net bir biçimde geri döndüler bana. Kaçtım. Öldüm. Ölmeyi bıraktığımda kabuslarım oldular. Akmayan her bir damla kanım için boğazımı sıktılar, nefesimi aldılar. Kurtulamadım. Hiçbir şey işe yaramadı."

"Ne değişti peki?"

"Ormanın ortasında bir çöl var Camy, buradan çok ama çok uzak bir yerde. Derler ki orada geçireceğin bir gece, orada kendinden bir parça verip yakacağın bir ateş sana aradığın cevabı verecekti. Ve ben o gün orada bir ateş yaktım. Cevabımı aldım. Artık canım yanmıyor."

"O göremediğin çıkış neymiş peki?" diye sordu Camy büyük bir merakla.

Kelebek gülümseyerek sıcak bir dilim ekmeğin üzerine tereyağı koydu. "Sanırım bunun cevabını kendime saklayacağım küçüğüm."

Camy ilk başta bozulmuş bir suratla baktı kadına, sonra gülümseyip omuz silkti. "Belki bir gün benim de bir sorum olur. Belki bir gün benim de yolum oraya düşer?"

Kızıl saçlı kadın ekmeği Camy'ye uzattı. "Bunun olmayacağını, benim geçtiğim yollardan geçmek zorunda kalmayacağını umalım."

"Hmm." Camy hafif bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, sonra ekmeği alıp kemrimeye başladı. "Peki yolculuk anılarını dinleme fırsatımız olacak mı?"

Kelebek bu sefer balla süslüyordu ekmeğini. "Belki."

"Hm." Camy gözlerini devirdi. "Pekala, yolculuk hakkında konuşmak istemiyorsun anlaşılan."

"Sayılır." başını salladı. "Henüz bunları konuşmak için hazır değilim. Daha bu sabah eve geldim ve biraz dinlenmek istiyorum."

"Hm."

"Gece katılmam gereken bir şölen ve yarın başlatmam gereken bir av partim var!"

Beraberce gülüp kahvaltılarını yaptılar. Havadan sudan bahsedip beraberce zaman geçirdiler. Gün ilerleyip güneş hareketine devam ederken karların arasından çıkıp boy gösteren renk renk çiçekler yeni ir dönemi işaret ediyordu.

Sonsuz ilk bahar.

~ Rose

I think I'm back!


Sunday, January 03, 2010

Moth 07 - Yabancı

"Now that we know what to do, we may return home my dear friend." she said to Pullus, gently caressing the horse's black furred cheeks.

"We travelled together once again and i'm grateful for this." She smiled and Pullus lightly nuzzled to her cheek with his wet black nose.

"May we travel once again together but not for a sad cause but to just spend time together, for you are, and important part of mine now."

Horse nodded. She mounted easily and they rode together towards Düş at the time the whole land is sleeping.

~ Rose

not: Arayış sona erdi, en azından büyük bir kısmı. Blog hikayelerine devam artık ^^