Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, December 31, 2010

2011 ' e Selam.

Herkese İyi Yıllar!


Daha fazla yaratıcılık, hikaye, çizim ve ilham dolu günlere. İsteklerimize ulaşabilmek için koşaradım basamaklarımızı tırmanabilecek gücü içimizde bulabileceğimiz süper bir yıla.


=)


Gönül isterdi uzun uzadıya yazaydım bir şeyler. Ama 2010-2011 yazımı bilenler bilir, bilmeyenlerin bilmesine gerek yok. Yolculuğuma hazırlanmam gerek, vakit az.2011'de daha fazla yazı ve hikaye yazma umuduyla.

Wednesday, December 22, 2010

the Wild Hunt - Yule

Omnia - Intro & the Wyld Hunt






When all the world has gone to sleep
The hunters to the forest creep
From out 'the wild wood comes the call:
"The hunt is life ... the hunt is all ..."

An ancient forest beckons me
To run skyclad amongst the trees
My lusty spear, it cannot wait
The gentle deer to penetrate

Cernunnos, Lord of Beasts, he grunts:
"Come join us for the Wylde Hunt! ..."






Bu aralar Yule'ye girmiş durumdayız. Kutlamak için, ufak bir şeyler...

Wednesday, December 15, 2010

301

300. Kaydımın özel olmasını istemiştim. Güya planlayıp resimlerle donatıp, güzellikler serpecektim üzerine.

Halbuki o spontane olmayı seçti. Biraz jazz, biraz vanilya, biraz özlem.

Bir kış gecesinde güzel bir hikaye oluşturdular 300. kayıt için.



Tuesday, December 14, 2010

Bir kış günü, bir fincan Vanilyalı Kahve.

Bilgisayarının başına otururken, yeni hazırladığı kahvesini özenle yerleştirdi masasına. Biraz resim yapardı bu gece belki, belki biraz sohbet ederdi bir süredir konuşmadığı arkadaşlarıyla. Radyoyu açtı; en sevdiği dostu yayındaydı. Kavga ederlerdi hep, bazen birbirlerinin arkasından en olmadık şeyler sayarlardı. Ama ikisi de bilirdi bunların gelip geçici olduğunu, kırgınlıkları uzun sürmezdi. Hep böyle olmuştu tanıştıklarından beri; dostlukları sadece aralar vererek hep sürmüştü. Şu ya da bu şekilde hep yolları kesişmişti.

Kahvesi, ufak, üzüm kabartmalı bir fincandaydı. Koyu kahve ile karışık vanilya kokusu yayılıyordu odaya fincandan. Dostunun önerisi ile, kahvesine bir kaşık vanilya eklemişti bu gecelik. Vanilyayı severlerdi; bir zamanlar balkonda oturup, vanilyalı çay içmişlerdi deniz manzarasına karşı, önceki, belki de sonraki yaşamlarından hikayeler paylaşarak.

Sevdiğinden uzaktaydı o gece genç kadın. Sevdiği adam uzaktaydı, soğuk bir şehirde. Karlar örtmüştü o şehri, soğuk bir pelerindi adeta kar, şehri güzelleştiren. Sevmezdi orayı ama sevdiği herkes oradaydı. Yollarda olmalıydı o şimdi, eve dönüyor olmalıydı yorgun bir günün ardından.

Kahve sevdiği adamı anımsatırdı bazen genç kadına. Teninin rengini anımsatırdı kahvenin rengi, gözleri, kaşları, elleri. Sıcacıktı kahve, tıpkı onun göğsü gibi. Kokusunu severdi, kahve kokusu gibi. Bazen mest olurdu gözlerini kapayıp, dakikalarca dururdu öyle. İsmi de iki heceliydi kahve gibi. Kah-ve. Ne çok ortak yönleri vardı sevdiği adamla kahvenin. Tıpkı sevdiği adam gibi kalp atışlarını hızlandırırdı kahve de. Bazen nefessiz bırakırdı. Bağımlılık da yapabilirdi belki, yokluğunu hissettirirdi. Zevk alırdı onunla vakit geçirmekten. Onunla yalnız olmayı severdi soğuk günlerinde.

Radyodan yükselen jazz eşliğinde gülümsedi genç kadın aklından bu düşünceler geçerken. Fincanı iki avucunun arasına alıp kokuyu içine çekti. Yavaşça bir yudum aldı ve gülümsedi.

Güzeldi. Her şey çok güzeldi.

Monday, December 13, 2010

Karga Rahibelerin Kehaneti [Skiss, Bölüm2]

Beyaz cüppeli kadınlar büyük avluda toplanmışlardı. Gün yeni ışıyordu ve kızıl gün ışığı, ayak basılmamış karı kan rengine boyuyordu. Kar yağıyordu ama bütün gece şiddetli tipinin sesini duymuşlardı. Soğuktu, esmiyordu. Beyaz cüppeli kadınlar, titremiyorlardı bile, oysa ki ayakları çıplaktı. Hepsinin yüzlerinde kendilerinin yaptığı, inisiyasyon seremonilerinden biri olan siyah, lacivert maskeleri vardı. Maskelerin hepsi kendinlerinden bir öz içeriyor, değerli taşlar, kuş tüyleri, gümüş ve altın sicimler parlıyordu. Kimi kadınların gözleri tıpkı maskelerdeki mücevherler gibi parlıyordu maskelerin ardında, bakanları bir hançer gibi delip geçiyordu, kimi rahibelerin gözleri milliydi. Eski bir adetti bu kadınların kendilerine bir yemin etmeleri; kimi sessizliği seçerdi, kimi gözlerini feda ederdi durugörü için, kimisi ise bir uzvunu. Bir yere varmak için, bir şeyler feda ederdi bu kadınlar, korkmazlardı bunu yaparken, çekinmezlerdi.

Maskeli kadınlar sessizce, çember şeklinde dizilmiş beklerlerken, en sonunda büyük beya binadan bir başka kadın çıktı. Omzunda normalden büyük bir karga taşıyor, yüzüne üzerindeki karga tüyleri arasında tavuskuşu tüylerinin göze battığı bir maske takıyordu. Elindeki asaya asılı ufak çanlar, her bir adımında çıngırdıyordu. Grubun ortasına gelnce durdu, omzundaki karga uçarak yakınlardaki bir çam ağacının alt dallarından birine kondu. Kadın sessizce, diğer sessiz kadınları süzdü. 

Başrahibe diğer kadınlar gibi hiç konuşmadan, sadece elleri ile yönetti rahibeleri. Önce kocaman bir ateş yakıldı, kara topraktan bir çember çizildi, içine bir kare ve en dışına bir üçgen. Çemberin üzerine dizildi kadınlar. Hepsi, gırtlaklarından çıkardıkları garip bir mırıltıyla tempo tutmaya başladılar. Bir sağa, bir sola sallanıyorlar, gözlerini bir bir kapıyorlar, her geçen saniye gırtlaklarından çıkarttıkları sesi biraz daha arttırıyorlardı.

Kadınların tuttuğu ritim ile başrahibenin asasındaki çanlar aynı frekansta titreşmeye başladığı an, Başrahbe yavaşça yere çöktü. Ellerini gözlerinin üzerine yasladı. Sesler iyice artmıştı, her şey dönüyordu etrafında. Doğruldu, cüppesini üzerinde tutan kuşağını çözdü. Bembeyaz karlar içinde kayboldu beyaz kürk cüppesi. Kollarını iki yana açarak olduğu yerde sallanmaya, dans etmeye başladı kadın. Belki de ilk defa doğru düzgün bir ses çıkıyordu kadınların birinden, bir inleme, bir çığlık, bir ağıtın unutulmuş ezgisi... Başrahibe sallanıyor, kadınlar hırlıyor, tüm kış ormanı bu eski ritüele eşlik ediyordu.

En sonunda başrhibe kaskatı kesilmiş bir biçimde dizleri üzerine düştü. Gözleri kafatasının arkasına bakıyor, sadece gözlerinin akı görünüyordu. Başını yukarı kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Çıplak vücudu o soğuğa rağmen sıcak ve terliydi, titremiyordu. El ve ayak bileklerindeki ince altın bilezikler şıngırdamalarını kesmişti. Rahibeler tekrar sessizleşmiş, herkes başrahibeye kitlenmişti.

"İntikam için gelecek," Başrahibenin sesi uzaktan geliyordu sanki. Kullanılmayan ses telleri her bir kelimede zorlanıyor, canını yakıyordu. "İntikam ateşi tüm Skiss'i yakacak. Kristalin Şarkısı yankılanacak tüm Skiss'de. Ama kurtarabilecek mi onu oradan, o bir muamma. Sınırlar yok oldu, Anne'nin kardeşi bizi almaya hazır. Efendimiz Ölüm, artık hepimize daha yakın."

Başrahibe acıyla öne kapaklandı ve titremeye başladı. Rahibeler ona doğru atılıp beyaz kürk cüppesini giydirdiler. Kadınlardan biri başrahibenin söylediklerini yazarken bir kısmı ritüel alanını topladı. Sessiz kararlar alındı Başrahibe odasına götürülürken.

Karga Rahibelere ihtiyaç vardı artık tüm Skiss'de. Şehirler uyarılmalıydı. Tek bir rahibenin varlığı bile yetecekti bir bölgeyi uyarmaya.

Çünkü Karga Rahibeler asla dışarı çıkmazlardı kış ormanında. Çıktıklarında da çok büyük bir felaketi yanlarında getirirlerdi. Ölüm'ün Karısıydı onlar, gölgeleri cehennemdi.

Kamusal Alan ve Kadınlar [Elif Şafak'ın Firarperest'inden Alıntı]

Alıntıya başlamadan önce bu yazıyı blogumda yayınlamak için gerekli izni aldığımı belirtmek isterim. Elif Şafak'ın resmi Web Sitesi'nden ilgili e-maillere ulaştım ve Uğur Bey Elif Hanım ile konuşarak bana olumlu cevap verdi. İlgileri ve nazik sözleri için teşekkür ediyorum.

Elif Şafak'ın Firarperest isimli kitabından alıntıdır, kitabı okumadıysanız ciddi bir şekilde tavsiye edilmektedir!

***

Dünyanın bir ucunda sessiz sedasız, ama sistematik bir şekilde kadınlar ölüyor; hem de daha doğmadan. Ne eşit şans veriliyor onlara, ne de içinde huzurla yaşayabilecekleri bir dünya. Ne sayıları biliniyor, ne hikayeleri anlatılıyor. Haklarında büyük çapta bir kampanya yürütülmüyor mesela; zaman zaman yazılar çıksa da, insanlık henüz bu konuda yeterince duyarlılık ve ortak bir vicdan geliştirebilmiş durumda değil. Sırf erkek olmadıkları için yaşama şansları ellerinden alınan kadınlar... Yüzlerce, binlerce... Hindistan'da, Çin'de... ve aslında kim bilir kaç ülkede.

Hamile kadınların taşıdıkları bebeğin cinsiyetini oldukça erkenden saptayabiliyoruz artık. İnsanlık o kadar ilerledi. Teknolojik olarak tabii ki. Maddeten ve tıbben gelişiyoruz da, manen neredeyiz tartışılır. iPhone'lar, iPad'ler ve yepyeni bir sanal gerçeklik oluşturacak, akıllara ziyan bilgisayar oyunları icat edebilecek yerdeyiz artık, ama yüreklerimiz ne kadar zenginleşti ve derinleşti, işte o apayrı bir mesele. İnsanlık bir yandan muazzam ilerlemeler kaydederken, bir yandan da kendi bindiği dalı kesmeye devam ediyor. Şimdilerde, bebeklerin cinsiyetlerini önceden görmeye yarayan sistem, tamamen kız bebeklerin aleyhine kullanılıyor. İlla da erkek çocuk sahibi olma saplatısı o kadar yaygın ve öylesine vahim ki, aileler kız çocuklarını kürtajla hamileliğin erken safhalarında aldırıp, sırf erkek çocuklarını dünyaya getirmeyi seçiyor. Böylece sofrada besleyecek boğaz azalıyor. Böylece sadece oğlan çocuklar dünyaya getiriliyor.

Şu an dünya üzerinde öyle bölgeler var ki, gelecek nesillerde kız ve erkek çocukların oranında radikal bir dönüşüm yaşamaları bekleniyor. Sırf bu yüzden Hindistan'da nüfus ciddi ölçüde etkilenebilir. Bilim adamları ve bilim kadınları, erkek ve kadın oranlarında önümüzdeki elli yıl içinde büyük bir orantısızlık olmasından endişe ediyor. Kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit görmeyen, bir tutmayan, gelen her bebeği aynı nazarla sevmeyen toplumlarda kadınların oranı hızla azalacak bu yüzyılda.

Peki ne olacak o zaman? Bir an için gözünüzü kapayıp tasavvur edin. Sokaklarda hep erkeklerin yürüdüğü, binalarında hep erkeklerin çalıştığı, otobüslerinde ve vapurlarında sadece erkeklerin olduğu ve toplam erkek nüfusun toplam kadın nüfusa oranla en az iki, belki de üç dört misli fazla olduğu bir toplumda her şey daha da zor olmayacak mı? Bugün Hindistan'da, Çin'de kız çocuklarına karşı uygulanan ayrımcılık, sadece bu ülkelerde değil, tüm dünyada vahim sonuçlara yol açabilecek bir boyutta.

Uluslararası bir konferans için Oxford Üniversitesi'ne geldim. Konferans boyunca buradaki öğrencilerin hayatını gözlemlemeden edemedim. Ve burada en çok dikkatimi çeken şeylerden biri kampustaki huzurlu, sakin ve neşeli ortam oldu. İkinci gün etrafa daha dikkatli bakmaya başladım. Başka üniversite şehirlerinde gündelik hayatın bu kadar uyumlu aktığına rastlamamıştım. Merak bu ya, kampusun en kalabalık kavşağında yol kenarına oturdum ve uzun bir süre yerimden kalkmadan gelip geçenlerin beden dillerine, yüz ifadelerine baktım, insanları inceledim. Aklımı kurcaladı. Bir kağıt kalem çıkarıp, kadınlar ve erkekler diye iki kutu yaptım. Gelen geçen kadın ve erkekleri tek tek saydım. 82 erkek, 125 kadın geçti önümden.

Burası dünya üzerinde, sokaklarında kadınların erkeklerden sayıca daha fazla olduğu nadir yerlerden biri. Her tarafta kadınlar var. İşyerlerinde, üniversitede, sokaklarda, lokantalarda... Otobüsleri onlar kullanıyor. Mağazaları onlar işletiyor. Üniversite öğrencilerinin belki de yarısından çoğu kadın. Keza hocaların da öyle.

Ve inanır mısınız, kadınların oranının bu kadar fazla olması (ve kadınların kamusal alanda böyle rahat ve özgür dolaşabilmesi) bir şehrin sosyal dokusunda öylesine büyük bir fark yaratıyor ki. Havadaki enerji bile değişiyor, yumuşuyor. Sokaklarında kadınların rahatsız edilmeden yürüyebildikleri yerlerde daha fazla huzur var, bireye ve bireyselliğe daha fazla saygı ve özen var, daha fazla demokrasi var.

Önümüzdeki yüz sene içinde dünya her iki eğilimi de dolu dizgin sürdüreceğe benziyor. Bir yanda kız çocuklarına yaşama şansı vermeyen,  sadece erkek çocuk isteyen ayrımcı, kapalı ve kaskatı bir yaşlı zihniyet duruyor; bir yanda, herkese eşit bireyler olarak bakan pırıl, yepyeni bir kuşak geliyor...

Peki sizce biz bu tablonun neresindeyiz?

Elif Şafak
Firarperest

Saturday, December 11, 2010

Ve Cataclysm...






VE BUGÜN TÜM DÜŞ DİYARLARINDA BAYRAM İLAN EDİLDİ!

Çok sevgili Oniks masklı melek Gabe, yeni eline geçen Collector's Edition'ımın açılışını yaptı! Seri numarasını vermekte diretti biraz, kendi oynayacaktı ama ilk 3 oyunu alması gerektiğini görünce vazgeçti =p Yılbaşında pençelerime geçirebileceğim o güzel kutuyu! Kocaman ve ağırcana bir şeymiş :\ Ehi. Çok mutlu oldum ama çok çok mutlu!

Teşekkür ederim canım benim <3 Çok teşekkür ederim! ^^

Tuesday, November 30, 2010

Skiss; Çöl Kenti [Bölüm 1]

Kızgın yaz güneşi çölü kavuruyordu. Çölün sarı ve turuncu renkleri, kerpiç şehrin beyaz kireç boyalı duvarlarından yansıyor, şehri tatlı bir pembeliğe boyuyordu. İnsanlar saat öğlene yaklaştıkça bir bir dükkanlarını kapıyor, evlerine yollanıyordu. Çöl ülkesi olan Skiss'in başkentide, tıpkı diğer çöl kentlerindeki gibiydi hayat. Sabah erkenden açıılırdı işler, öğlenleri, güneşin kızgınlığı geçene kadar kapanırdı tekrar her yer. Güneş biraz olsun gittiğinde, gecenin geç saatlerine kadar tekrar canlanırdı her yer.

Çölün ortasında bir vahaya kurulmuştu şehir. Uzun ağaçların arasında olması bir nebze olsun serinlik sağlıyordu insanlara. Yüksek duvarlı avlularla çevreli büyük evlerde otururdu Skiss insanları. Duvarlar avlularına gölge düşürür, evlerini serin tutardı. Bir çoğu minik su çanakları yerleştirirdi. Biraz daha zenginleri havuzlar yaptırır, türlü türlü bitkiler yetiştirtirdi bahçelerinde.

Şehrin yapısı basitti; vahanın ortasındaki gölün çevresi Mihrace'ye aitti. Bir dış çemberde zenginler ve soylular, biraz daha dışa gidildiğinde zanaatkarlar ve tüccarlar, en dışta ise geriye kalan halk yaşardı. Şehrin tüm sokakları özenle yapılmıştı, yol kenarları bitkiler ve yüksek ağaçlarla süslenmişti. Bu ağaçlar aynı zamanda şehri serin tutmaya da yarıyordu. Kaldırımlara mozaikler işlenmişti. Duvarlara süslü resimler çizmiş, daha zengin binalara ise işlemeler yapılmıştı. Gelenin bir daha gitmek istemediği bir şehirdi Skiss.

Mihrace'nin villası mermerdendi. Avlusundaki geniş havuzlar daima en güzel keten örtülerle gölgelenir, suları her gün temizlenirdi. En bakımlı ve süslü, binbir renk çiçek açan bitkiler Mihrace'nin bahçesinde yetişirdi. Top top kumaşlardan metrelerce kıyafet dikilirdi Mihrace'ye, en uzak şehirlerden takılar ve makyaj malzemeleri getirilirdi. Süse ve ihtişama olan bir aşkı vardı Mihrace'nin.

Her öğlen yaptığı gibi, havuzun içine uzanmıştı Mihrace. Uzun turuncu saçları suyun üzerinde dalga dalga yüzerken, açık sarı gözlerini kapamış, hafif bir uykuya dalmıştı kadın. Adı Kristal Skiss'di, şehrin kurucusu, koruyucusuydu ama Mihrace olarak çağırılmayı seviyordu. Sırf bu yüzden pek çk diplomat bir erkek beklese de, Kristal'i gördüklerinde hiç de hayal kırıklığına uğramıyorlardı; görüp görebilecekleri en güzel kadın Kristal idi çünkü. Ve söylentiler derdi ki, Skiss'in çöl yaşamı sağlamıştı ona o güzelliği; güzellik banyoları ve öğle uykusuydu büyük sır.

Belki de bu yüzden, metalin mermere çarpış şesi ile uyanarak yerinden sıçradığında büyük bir öfke hissetti Mihrace. Ancak içeri giren, geri çevirebileceği bir konuk değildi.

"Kızkardeş Kurt, hoş geldiniz." Mihrace hafifçe doğruldu yattığı yerden ancak sudan çıkmadı. Yılan gözbebekli açık sarı gözleri Kızkardeş Kurt'u süzüyordu.

"Sizi rahatsız etmek istemezdim, Mihrace, ancak günlük devriye gezimiz sırasında ele geçirdiğimiz bir şey ilginizi çekecek gibi."

Kızkardeş Kurt denilen kadın uzun ve iriydi. Vücudunun kıvrımları az da olsa seçilebiliyordu ancak ellerinde ve yüzünde bir kadının zerafeti yoktu. Kaşları çoğunlukla çatıktı, dudaklarının kenarında bir yara izi vardı ve burnu kırıktı. Kuzgun karası saçları açık bırakılmış, inleri geriye doğru örülerek daha kullanışlı bir hale getirilmişti. Zırhının açıkta bıraktığı kolları kaslıydı ve büyükçe bir kılıç taşıyordu. Pelerini kurt postundandı ve başlığı bir kurt başıydı. Adını nerden aldığı apaçıktı.

"Hmmm," Mihrace tek kaşını kaldırarak merakla ayağa kalktı. Onun ayağa kalkmasıyla keten örtülerin ardından fırlayan, tamamen örtülü iki hizmetkarlar, onu en yumuşak havlulara sardılar. Biri saçlarını aceleyle tararken, öbürü katkat ipek bir elbise giydirdi Mihraceye. Mihrace elini kaldırarak onları gönderdi.;; eğer fırsatını verse makyajı ve süslenmesi tamamlanmadan gitmeyecelerdi çünkü. Hizmetkarlar keten örtülerin ardında kayboldular. "Gidelim."

Kızkardeş Kurt ayaklarını sertçe birbirine çarpıp uygun adım arkasını dönerek ilerledi. Mihrace sessizce onu izlerken Kızkardeş Kurt'un neden kendisi için böyle bir yaşamı seçtiği takıldı kafasına, merak etti. Gözleri gayr-ı ihtiyari gümüş aynalardan birine takıldı yürürken.

"Seni izliyorum."

Biri bir şey fısıldamıştı ve aynanın ardından ona bakıyordu sanki... Karanlıktı. Aynaların kararması hiç de hayra yorulan bir şey değildi. Durdu, elini uzattı. Parmakları aynaya dokundu, parmak uçlarıyla sildi aynayı. İsdi bu. Garipsedi.

"Mihrace?"

Kristal irkildi. "Geliyorum." diye mırıldanarak Kızkardeş Kurt'u izlemeye devam etti.

Saturday, November 27, 2010

Yeni tasarımımız hayırlı uğurlu olsun!

Yeni blog tasarımımız hayırlı olsun!


"Ya, bu sefer koyu renk olmasın istiyorum" demiştim değil mi? Her şey bannerda gördüğünüz hatunu boyamamla başladı... Sonra, bunu blog bannerı yapmak istedim, ona uygun arka plan hazırlarken de böyle oldu xD Ama neyse ki yazıların altı hala açık renk, dolayısıyla okurken gözleriniz yorulmayacak!


Boyamada, düzenlemede bana yardımcı olan sevgilime çok teşekkürler burdan <3


Bannerdaki resmin adı da Savaş Boyası/ Warpaint .

Thursday, November 25, 2010

Garip Alışkanlıklar Mim'i 8D

Son yaptığım çizimler için falan resme tıklayabilirsiniz ^^ Bu ufak şeyin büyüğü yakında Düş header'ı olarak gelecek <3 Yavaş yavaş bir tasarım hazırlıyorum, bakalım nasıl olacak.
 

Onun yanı sıra Sir Aenas ve Aslı beni mimlemişler, ben de yapayım şu garip alışkanlıklar şeyini;

- Saatlerce, günlerce bazen haftalarca aynı şarkıyı/albümü/sanatçıyı dinleyebilirim. Hiç dur duraksız ama, bilgisayar başında olduğum olmadığım her vakit. Bu genelde kafamda bir resim ya da hikaye canlandığında daha çok oluyor.

- Hayvanlarla muhabbet edip sevmeyi severim ve garip bir biçimde ilk kez karşılaştığım sahipli sahipsiz hayvanlarla çok rahat iletişebilirim [bunun içinde üstüme yürüyen sokak köpeklerine otur diyerek oturmalarını sağlamak falan da var. %100 değil ama çoğunlukla oluyor bu].

- Cansız varlıklarla konuşabiliyorum. Bilgisayarım bir şeyi açmadığında ya da hata verdiğinde, bir şeyleri ararken konuşuyorum öyle xD Eğlenceli oluyor, odamda genelde yalnız olduğundan odada bir ses olması da güzel oluyor.

- Üstüme giydiğim en sade kıyafet bile goth duruyor üstümde. Niye bilmiyorum. 

- Savaş araç gereçleri, kan tutkusu, savaş boyaları çok sevdiğim şeyler arasında [yazdığım şeylerden fark etmişsinizdir]. Garip bir biçimde içinde bunların olmadığı hikayeler yazarken bocalayabiliyorum. Bir de, yeni hikaye yazmak için hazırlık yapıyorum bu ara ama bilemedim ne yazsam xD Gene ortasından dalıcam galiba xD

- Kimi mimleyeyim? Fertility, Turan, Jhemm ve Aphraell'ı mimliyim, diğer herkes mimlenmiş zaten galiba 8D Bi de Delusionmaker! >w<

Tuesday, November 23, 2010

Gaeta's Lament


Alone she sleeps in the shirt of man
With my three wishes clutched in her hand
The first that she be spared the pain
That comes from a dark and laughing rain
When she finds love may it always stay true
This I beg for the second wish I made too

But wish no more
My life you can take
To have her please just one day wake
To have her please just one day wake

Battlestar Galactica'nın 4. sezon soundtrackini arıyordum uzunca bir süredir ve en sonunda bulabildim. Bu şarkı hem albümün açılış parçası hem de bence sezon 4'ün en muhteşem şarkılarından birisi (bence sezon 4'ün hem dizide hem de müzik olarak kendine has bir yeri var. Apayrı diğer sezonlardan. ).

Bu şarkı, Felix Gaeta'yı oynayan Alessandro Juliani'nin kendi seslendirdiği bir şarkı. Zaten daha önceden ses üzerine eğitim almış kendisi. 

Bir de, Bear Mccreary'nin ellerinden öpüyorum böylesine muhteşem ezgiler yarattığı için. Zaten 4.sezon soundtracki piyasaya sürüldüğü gün, MJ'in Bad ve Thriller albümleri arasında bestsellerlara girmiş. =)

Monday, November 22, 2010

Düş: Tılsım, Yokoluş ve Varoluş.


Kraliçe ve Çağlayan ile yaptığı rahatsız edici konuşma Tılsım'ın aklını kurcalıyordu.

"Düş'ü söylemeyi unuttun."
"Düş mü? Bizim hiç bir zaman Düş diye bir müttefikimiz olmadı."

Kime sorduysa bilmiyordu. Sanki bir gece içerisinde herkesin hafızasından silinmişti Düş. Veya Düş dediği, sadece gördüğü bir rüyaydı onun da? Ama hayır... Olamazdı. Çok iyi hatırlıyordu herşeyi. Kraliçe Kelebek'i, diğer liderleri... Bir şeyler olmuş olmalıydı. Bir şeyler olmuş ve kimsenin bundan haberi bile olmamış olmalıydı. 

Düşünceli bir biçimde büyük, işlemeli, deri koltuğuna oturan Tılsım'ın başı, çok geçmeden sağ omzuna doğru düştü. Gözleri kapalıydı. Derin bir uykudaydı.

Sislerin arasından geçti rüyasında. Karanlığın içinden bir ışık onu çağırdı. Denizin üzerinden uçarcasına geçti ışığa doğru. Çok geçmeden sisler aralandı. Bir çift yeşil göz ona bakıyordu bir anda, ışığın kaynağıydı bunlar.

"Gel." diye fısıldadı sadece, gözlerin sahibi, ve Tılsım sıçrayarak uyandı. Yerinden kalkıp pelerinine sarındı, dışarı çıktı. Ne de olsa hiçkimse ona bir şey diyemezdi.

Bir zamanlar Düş'ün tüm görkemiyle görülebildiği tepeye çıktı. Uzaklara baktı. Gece denizin üzerine çöken kalın sisin o tarafta inceldiğini görebiliyordu.


Ayağını boşluğa attı, sis ayakları altında katılaşarak bir yol oluşturdu onun için. Her adım attığında önündeki yol biraz daha oluşuyor, adımını kaldırdığında sis tekrar havaya karışıp, geri dönmesini engelliyordu. Bu, siyah cadıyı engelleyebilecek bir numara değildi belki ama çağırıldığının bir göstergesiydi. Hızlı adımlarla ilerledi ve gön doğumuna yakın bir zamanda ayağını Düş topraklarına bastı.

Boştu. Hayat ve Neşe dolu, Huzur ve Mutluluk dolu, Kin, Nefret, Kan ve İntikam kokan bu şehir şimdi bomboştu. Tek bir canlı bile kalmamıştı ve işin garip kısmı, tek bir ceset de yoktu. Bir zamanlar orada birilerinin yaşadığını belli eden tek şey, birbirinden görkemli binalardı.

Cadının ayakları onu Düş Bahçesi'ne götürdü.Bir zamanlar pek çok kişi için Cennet olan Düş Bahçesi, artık kuru ve soluk ve ölü bitkilerle doluydu. Görkemli Ağaç susmuştu. Dallarını yere doğru bükmüş, üzerinde tek bir yaprak dahi kalmamıştı. Yüzünde bir değişiklik olmasa da içinde bir yerlerde hafif bir üzüntü duydu cadı bu görüntü karşısında. Keyfi çıkarılabilecek, çıkarılması gerken bir güzellikti çünkü Düş Bahçesininki.

"Geldiğine sevindim."

Cadı gözlerini çevirmeden konuştu. "Merak ediyorum."

Kızıl saçlı kadın Tılsım'a yaklaştı gülümseyerek. Etrafı sisle kaplı gibi bir görünümü vardı. Ona dikkatli bakan Tılsım onun Kelebek olup olmadığından emin olamadı.

"Anne, bizi terk etti." dedi kızıl saçlı kadın, bir elini artık kuru olan Ağaç'a koyarak. Sevgiyle Ağaç'ın artık ölü olan gövdesini okşadı. "Anlaşılan taa köklerde, en derinlerde, bir şeyler yüzünden buranın kuruması gerekiyordu."

"Nasıl yani?" Tılsım kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu, kaşlarını çatarak.

"Ağaç'ın sadece ufak bir sürgün olduğunu biliyorsun, siyah cadı. Bu ülkeninse sadece bir meyve. Bir metafordan fazlası bu. Meyveler büyür, tohumlarını verir ve kururlar yeni ürünler filizlensin diye. Anlaşılan Anne, bizden yeteri kadar ürün aldı."

"Ne yani, yok mu oldunuz şimdi? Neden bir tek ben hatırlıyorum burayı?"

"Belki de benimle olan bağın yüzünden, belki de yeteneğinden. Bir gece içinde tarih sayfalarından silindi belki tarihimiz ama kim bilir, belki de Anne'nin planları arasında, tekrar bizi komşu yapmak vardır?" Kadın gülümsedi, etrafındaki sis dağılmaya başlamıştı. Saçlarından sarkan ve omuzlarından düşerek yere değen kırmızı şalı çıkardı. "Bununla beraber ben de gidiyorum artık buradan. En azından bir kişinin bizi hala hatırlaması çok güzel. Belki Leviathan'ın masallarında yaşarız, belki bir daha kimse adımızı anmaz. Bir amaç için doğduk ve yerine getirdiğimiz amaç uğruna yok oluyoruz. Bu şal ise, Tılsım, sana verebileceğim son hediye."

Kızıl saçlı kadının yavaşça havada çözünen sisli elleri, şalı Tılsım'ın eline bıraktı ve çok geçmeden kadın göz önünden kayboldu.

"Kendine iyi bak, dostum."


Tılsım şala baktı bir süre. Sis çözünmeye başlamıştı gün ışırken. Garip bir şekilde, artık varolmayan Düş ülkesinde kuşlar cıvıldıyordu.

---

Düş'deki sürgün kururken, diğer sürgünler de bir bir kuruyor, yapraklarını döküyordu. Boşluğun ortasından yükselen ağaç ölüyor, havada asılı kalmış olan kadın acıyla gözlerini açıyordu. 

"Uyuduğum yeter." Dedi Anne. "Artık Düş'ler görmeyeceğim. Ama kurduğum şeyler Hayaller olacak. Ve kimi yerde Gerçekler."

Boşlukta, yatar pozisyondan doğrudu Anne, kurumuş olan Ağaç karnından düştü yavaşça. Oturur bir pozisyona geçti, gözlerini tek bir noktaya dikti ve gülümsedi. 

Tıpkı bir çifçinin bire bin alması gibiydi belki de. Yeni bir değil bir çok filiz yükseliyordu artık gövdesinden yukarıya doğru.




Unofficial Remember the Battlestar Galactica Day!


Berlin'de neden bilmiyorum, oldukça fazla BSG muhabbeti döndü ablamla aramda. O kadar özledim ki diziyi! Döndüğümün ertesi günü, eşyalarımı toparlayıp yerlerine yerleştirirken, tekrardan finali izledim hüngür hüngür ağlayarak.


Çizimlerim geliştiğinde adam gibi bir fanart yapacağım BSG için. Nefretle başlayıp aşkla biten bi hikaye bizimkisi 8D Daha önce yazdığım BOL SPOILER'LI yazı için şu linke gidebilirsiniz.

Yazıyı bitirirken, So Say We All!

"This is the first day of the rest of your life, Lee."

Thursday, November 11, 2010

Abney Park @ Home! :3

Geçen gün Delusionmaker'ın bana yolladığı çılgın pakette, yazın bir ara sipariş edip de bir türlü elime geçiremediğim Abney Park eşyalarım da vardı. Bir an gelen bir gazla birer çanta ve favori albümümüz Lost Horizons'ı sipariş etmiştik. Bir de tek kalan Airship Pirate tişörtünü de ben kapmıştım :3

Aşağıda da fotoğraflarını bulabilirsiniz!

Ayrıca, Steampunk seviyorsanız ve hala hiç dinlememişseniz sizi şu linklere yönlendiriyoruz!


(enee gözlü çoraplarım da çıkmış arkada xD Çok dağınıkım :X)

(Bunda da büyülü battaniyem görünmüş :O)

[Bu Postla beraber etiket şeyine başliyim bari. Bi şekil adam etmek lazım onu da.]

Wednesday, November 10, 2010

Hesi Mamulu Witch Hood ve Cadılar Bayramı Mevzuu

Cadılar Bayramı'nda herkes o parti senin bu parti benim gezerken, Antalya ölü bir şehir olduğu için ben evdeydim. Kendimi oyalamak ve bir şekil kutlayabilmek için Radyo-Subdelirious-State'de yayın yapacaktım. Ancak saat 6 gibi kesilen elektrip gece 11'e kadar gelmedi. Biz de salonda oturduk, Hesi'den aldığım Witch Hood'u giyip, Baykuş Fenerimle etrafta gezerek, Alt Komşumuz olan arkadaşım İdil' korkuttum 8D


Bu da şirin cadınız Rozi, Latin Dans Gecesi'ne hemen gitmeden önce.


Hesi'yi öpüyorum bu süper başlık için. Bu cuma Berlin'e gidiyoruz. Oranın kar soğuğunda bi Witch Hood bi de Panda (Pom-Pom) Berem koruyacak beni! :3

Ve tabii ki Anne Örgüsü Bordo Şal!!

Thursday, October 28, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 3] - İntikam

Şarkılar için sözlerin üzerine tıklayın =)




Ne diyordum? Ace... Ace Hall. Hayatımın aşkı, öğretmenim, bana yaşama amacımı veren adam. Beni ölüme terk eden, beş para etmez piç herif. O ufak kilisede, o minicik rahibe günler boyu bana bakarken aklımdan bir kere bile çıkmadı suratı. O korku dolu bakışları, beni itişi. Sırtı. Evet son hatırladığım şey, beni ölüme terk etmekte tereddüt etmeden sırtını dönüp gidişi. Hm. Belki kumral saçları olur diye düşünmüştüm. Neyse. Sürekli tavana baktım manasızca ve bedenimi iyileşmeye zorladım. Sanırım biraz bu azmimle, biraz da kanımdaki sülfürün etkisiyle çabucak iyileştim; normal bir insandan daha çabuk en azından.

Beni hiçbir şey şaşırtamaz sanıyordum ama biliyor musun, o ufak tefek şirin rahibe beni uğurlarken elime minik kadife bir kese tutuşturdu. "Bunu iyi kullan," diye fısıldadı. Keseyi hafifçe elimde çevirdiğimde içindeki minik boncukları hissedebiliyordum. Ace'in tesbihiydi bu. Şaşkın gözlerle kadına baktığımda onun yüzünde sadece huzurlu bir gülümseme vardı. "Sağ salim git çocuğum, Tanrı sana yol göstersin." Son sözleri bu oldu bana ve o ağır çelik kapıyı arkamdan kaparken Lucifuge'un sadece biz avcılardan oluşmadığını anladım. Keseyi araladım ve avucuma döktüm ahşap boncukları. Üzerindeki Ace'in kokusunu alabiliyordu burnum. İntikam kıvılcımı kısa sürede büyük bir aleve döndü. Bir plan yapmalıydım. . .

Bizim kanımızdaki sülfür, şu garip iblisimsi kısım, bize iblisler üzerinde bir derece kontrol sahibi olabilme gücü kazandırıyor. Böyle, garip garip ritüellerimiz var. Hatta bazı vücut parçalarımız bile iblissel olabiliyor. Benimkini göremezsin ama ben sana göstermeden ancak belki gecenin sonunda sana bir kıyak geçerim hm? Bunu söylememin sebebi ise şu; Üzerinde Ace'in kokusunun olduğu boncuklar, doğru iblisi çağırdığım ve yönlendirdiğim müddetçe bana onun yerini gösterecekti.

Biraz şundan biraz bundan. Biraz damardaki kandan. Çok geçmeden yaptığım denemeler sonuç verdi ve benim minik yaratığım bana Ace'in yerini gösterdi. Bir bardaydı. Yanında ise dolgun dudaklı, dolgun kalçalı, iri silikon göğüslü, sarışın bir kadın vardı. Görünüşe göre benden sonra zevkleri değişmiş, beni unutmakta hiç gecikmemişti. Bütün gece uzaktan onları izledim. Vakit geç olup evlerine döndüklerinde onları takip eden gölgeleriydim. Artık Ace'in nerede olduğnu, ne yaptığını biliyordum. Bir an merak ettim; yokluğumu hissetmiş miydi acaba? Arkamdan üzuülmüş müydü? Beni aramış mıydı hiç? Sorular sorular... Ve tek bir cevap bile yoktu elimde. Benden her şeyimi almıştı bu gerizekalı herif ama geride çok korkunç bir şey bırakmıştı, hiç tahmin etmediği bir şey.

Avcı olmanın en güzel yanlarından biri de gerekli eğitiminin olması. Özellikle en iyilerden biri olabilmek için kendini çok geliştirmiş olman gerek. Bu yüzden benim için biraz Ghoul kanı bulmak hiç de zor olmadı, çünkü ben işini iyi yapan bir avcıydım. Geriye bir tek o aşırı kıvrımlı sürtüğe bunu içirmek, gece evlerini basıp ikisini de katletmek kalıyordu. Kılıfım hazırdı, ihbarım hazırdı ve geriye kalan tek şey, Ace ile geçireceğim son akşamdı.

Planım tıkır tıkır işledi. Yeni bir içki olduğunu düşünen sarışın ona uzattığım bardağı dikti. Sarhoş oldular, evlerine gittiler. Uzaktan, sarışının kapıyı kilitlediğini duydum ancak Ace'in beni kendinden koruyabilmesi için basit bir ahşap kapıdan fazlasına ihtiyacı vardı. Zaman geçti, kapıyı omuzlayıp girdim içeri. Yarı çıplak Ace'in üzerinde tepinen kaltak ani bir refleksle çarşafı üzerine çekip yana atıldı ve bir çığlık koyuverdi. Susturuculu silahımın o kısık sesi kadının çığlığını yarıda kesti. Ace ise yatakta kaskatı kesilmiş bir biçimde yatmaya devam ediyordu. Suratında hayalet görmüşçesine korkak bir ifade vardı. Bu tabir bir garip çünkü biz gerçekten bazen hayalet görüyoruz ve bu bizi korkutmuyor.

Karşı koymaya çalışması nafileydi. Ben ondan daha hızlı, daha çevik ve kuvvetliydim. Ölümden dönmüştüm! Ama o alkol ve sigara ve hastalıklı bir fahişeyle seksten tamamen paslanmıştı. Görüntüsü midemi bulandırıyordu. Kavgamız basitti ve onun içinde biraz da olsun kalan savaşçıyı onurlandırıyordu. Bıçaklar çekilmiş, yakın dövüş başlamıştı. Fakat şöyle bir şey vardı ki, Ace bana bir çizik bile atamadan ben ortalığı kan gölüne çevirmiştim. Yorgunluk ve acı içinde yere attı kendini. Ayağımla dürtükleyip yüzünü bana çevirdim.

"İyi bak." dedim. "Ölürken hatırladığın son şeyin sırtım olmasını istiyorum." Benden af diliyor, yalvarıyordu. Ne kadar zavallı ve ne kadar iticiydi biliyor musun? "Midemi bulandırıyorsun." Arkamı döndüm, silahımdan çıkan son kurşunla daha fazla oksijen ziyan etmesine engel oldum ve bizimkilerin gelmesini beklemeye koyuldum.

Hikayeme inanmış görünüyorlardı; Ace bize ihanet etmiş, ghoul bir kadınla takılıyor ve para için bizi avlıyordu (güya). Ancak bana inanışlarının yalan olduğnu aylar sonra Milan Leydisi ile karşılaştığımda anlayacaktım. Bana tek bir gülümseyişi, tüm yaşadıklarımın aslında beni olabileceğim en iyi avcı olabilmem için düzenlenmiş bir senaryo olduğunu anlatacaktı bana. Kanlı ve zor bir oyundu ama kazanmıştım işte. O geceden sonra sol kolumdaki dövmeyi yaptırdım. Simsiyah bir kol, ben i içten içe yakan. O geceyi asla unutmamak için. Ace'i unutmamak için. Bana yaptıklarını daima hatırlamak için. Ve işte, bu da onun tesbihi. Bana kim olduğumu anımsatıyor her gördüğümde.

Ah, şuna bak, saat kaç olmuş. Neredeyse gün doğacak. Yazdığım sahte veda notları için sağladığın imzalar için teşekkür ederim. Bir de, bu konuşmayı yapmama izin verdiğin için. Gerçekten rahatlatıcı ve iç açıcıydı. Şimdi seni son gün doğumunla baş başabırakıyorum tatlım. Güneş doğduğunda kimse tozunu bile bulamayacak nasıl olsa...

Hoşçakal!


Tuesday, October 26, 2010

Omg.

Hay allahım örümcek ağları bağlamış burası. Bu ne yahu. Temizleyip paklamak gerek.

Hum hum hum . *Eksik olan şeyleri bir kenara not eder falan*

Thursday, October 14, 2010

Hayvan Hakları Tecavüzü [Leviathan'dan alıntıdır]

Yazının orjinali için yazıya tıklamanız yeterli. Aslı'nın Leviathan blogundaki yazıdır, sadece paylaşmak istedim.
***

Ufuk Günaydın isimli bir genç tarafından başı ezilerek öldürülen kediyi duymayan kalmamıştır. Videoyu ilk izlediğimde dayanamayıp ağlamama ve engel olamadığım bir beddua mırıldanmama neden olmuştur o zavallı kedinin ölümü.

İnternet üzerinde bu olayı eleştirenler birkaç gruba ayrıldı. Bazıları bu caninin içinde zerre merhamet olmadığını ve yarın bir gün rahatça insan öldürebileceğini söyleyip, onun kediye yaptığının aynısını "kısasa kısas" ona yapmanın kendilerine vereceği zevkten bahsettiler. Bazıları ise insancıl yaklaştılar, şiddetin şiddetle çözümlenemeyeceğini savundular. Bir grup ise "Alt tarafı bir kedi, küçücük çocukların tecavüze uğrayıp öldürüldüğü bir memlekette küçücük bir kedi için bu kadar gürültü yapmaya değer mi?" derken diğer bir grup "Hayvana hak tanınmayan bir ülkede insan hakkından söz edemeyiz" deyip anayasanın hayvan haklarını koruyacak şekilde değişmesi için imza toplamaya başladılar.
İki gündür, olaya dair yapılan bir yorumla her karşılaştığımda içim titriyor. İsterse önüne geleni tırmalayan, kudurmuş, yabani bir kedi olsun fark etmez. O, insanların dünyasında hayatta kalmaktan başka bir arzusu olmayan masum bir canlıydı. Üzerinde deneyler yapılan; sevişilecek kimse bulunmayınca ırzına geçilen; keyif için öldürülen; para için nesli tüketilen; çanta yapmak için derisi, kürk yapmak için kürkü yüzülen; uğur getirsin diye dişleri, "afrodizyakmış" dedikodusu yüzünden boynuzları sökülen; mahallede gürültü yapıyor diye önüne belediye tarafından et atılıp zehirlenen; otobanda üzerinden 100 km hızla geçilen ve son arzusu en azından cesedinin toprağa kavuşmasından başka bir şey olmayan tüm hayvanlar gibi, bu dünyayı paylaştığımız bir canlıydı. Kimileri "Sevimli bir hayvan olduğu için mi bu tepki?" diye sorguluyor ancak öldürülen bir sıçan da olabilirdi, "aman ne pis" diye üzerine basarak ezdiğimiz bir böcek de... Ne olursa olsun, her canlının bir yaşam hakkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu.

Niyet önemlidir. Bana "vejeteryan ol o zaman" demeyin. Çünkü balıkları, tavukları, inekleri yemek için öldürüyoruz; sadist olduğumuz için değil. Vücudumuzun proteine ihtiyacı var. Üstelik Ayşe Arman'ın yazısında okuduğum üzere en acısız şekilde öldürülüyor bu hayvanlar. Bize zararı olan bir hayvanı kendimizi koruma içgüdüsüyle öldürüyoruz (mesela sivrisinekler) (gerçi ben eve giren sinekleri öldürmemeyi seçerim, genellikle pencereden kovalarım). Kuduz olmuş bir köpeği bir insana saldırdığı için uyutuyoruz mesela.

Ancak bir hayvana acı çektirerek, can çekiştirerek öldürmek... İşte bu noktada cız ediyor yüreğim. "The Cove" belgeselinde bir koya sıkıştırılmış binlerce yunusun sırf Japon balıkçılarının ceplerine daha az para girmesine sebep oldukları için feci şekilde katledilmesini, "Hayvan ne kadar canlıysa o kadar lezzetlidir" mantığı yüzünden deniz canlılarının diri diri kızgın yağa atılıp daha ölmeden masaya getirilmesini, "kürkleri para kazandırıyor" diye fok balıklarının başlarının balyozla ezilmesini, bilinçsiz avlanma sebebiyle birçok canlının neslinin tehlikeye girmesini, fillerin dişleri yüzünden öldürülmesini ve sırf aynı mahalleyi paylaşıyor diye bir kedinin kafatasının ezilerek öldürülmesini anlayamıyorum, anlamak istemiyorum.
Bir yandan da o hayvan beslediği halde hayvansever olmayan caninin gözünden bakıyorum olaya, onunla empati kurmak istemediğim halde. Kameralara yakalanmasaydı, bir sonraki gün keyifle gidecekti derse, hayatı bir gecede değişmemiş olacaktı. Hatta zengin olsaydı, bir insanın başını kesip cesedini çöpe attığı halde medya sayesinde olayın üstünü kapatmış ve paçasını kurtarmış olacaktı belki de birkaç ay sonra. Bir köyde yaşıyor olsaydı, belki de ilk deneyimini bir eşek ile yaşıyor olacaktı ve hiçbirimiz bilemeyecektik bunu. Japonya'da doğmuş olsaydı, bir yunusun alnına zıpkın saplıyor olacak ya da o neşeli memeliyi bir su parkına satarak para kazanacaktı ve kimse o yunusun hakkını aramayacaktı. O kedi ölmüş olacaktı, o eşek becerilmiş olacaktı, o yunus zoraki bir gülümsemeyle ölünceye dek parka gelenleri eğlendirmeye çalışacaktı ve Ufuk diye bir caniyi hiçbirimiz tanımayacaktık.
"Alt tarafı bir kedi" deyip işlenen diğer suçlara da aynı tepkiyi vermemizi isteyenler de haklı bu açıdan. İki küçük kız vardı, yüzlerce erkeğin tecavüzüne uğradığı halde herkesin birlik beraberlik içinde bu utancın üstünü örttüğü bir şehirde yaşıyorlardı. Bir başkası vardı, onun rızası vardı ama. Bir koca karısını bilmemkaç yerinden bıçaklamıştı namusu uğruna. Madenciler vardı, ölmek kaderleriydi. İnternet vardı, özgürlük yoktu. Birilerinin işine gelmeyen bir işler yapanlar vardı, bertaraf oluyorlardı; birilerinin işine gelen bir işler yapanlara da Allah "Yürü ya kulum" diyordu. Birileri başkalarıyla aynı fikirde olmadığı için sokak ortasında rahatça öldürülüyordu.

Bunlarda hiç sesimiz çıkmıyordu. Oysa Kpss'de hileye başvuranlara karşı nasıl da ayaklanmıştık, Farmville kapatıldığında oraklarımızı alıp nasıl da savunmuştuk çiftliğimizi. Ya mümkünse, ya gerçekten hep beraber bağırdığımızda çığlığımız birilerinin kulak zarlarını patlatabilecek güçteyse? Ya insanlık ölmediyse, bir kedinin ölümüne bile bu kadar üzüldüğüne göre insanlar, ya hala umut varsa? Belki de hep bir video gerekiyordur ezileni görebilmek için. Öyle ya, gözümüzün görmediğine gönlümüz katlanıyordur.

Aslında hayvanlardan farkımız olmadığını bir görebilsek...

Tuesday, October 05, 2010

Sadece Vazgeçmeyi Bildim


...Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim,
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim,sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim.
Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yinede affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu;
Ben aldanmadım..!
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için.
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar..

- CAN YÜCEL

Rose-chan en sonunda bunu da yaptı ve bloguna şiir de koydu evet. =)
[Kelebek ve Camy için]

Wednesday, September 22, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 2] - Çırak ve Ölüm


Şimdi bu kadar rahat olduğuma bakma, yaşamımın belli bir dönemine kadar görüp görebileceğin en panik insandım ben. Belki kendimi korumayı, poligonda ateş etmeyi ya d arkadaş arasında iken dövüşlerde karşıdakini yere düşürmeyi biliyordum ama bütün bunları "gerçekten" yapmak... O an geldiğinde beynin sanki pamuk oluyor biliyor musun? Böyle, sadece bembeyaz bir görüntü geliyor gözünün önüne, ne yapacağını bilmez durumda, sanki araba farına bakan tavşan gibi öylece duruyorsun. Bu halimi farkeden üstler de beni eğitsin diye birini taktılar yanıma; Ace Hall.

Ace'i sana nasıl anlatabilirim? 35'den az 45'den fazla demezdim onun için ama bana baktığında, gözlerinin ta derinlerinde yaşını hissedebiliyordum. En azından bir 100-150 olmalıydı. O zamanlarda bizim bu sülfürlü kanın yaşamı uzattığından habersizdim tabiki. Benden ne kadar büyük olabilirki diye düşünüyordum. Sonra, uzun boylu ve yapılıydı. Genelde kirli sakalla dolaşırdı, saçları ne çok uzun ne çok kısaydı ama daima karman çormandı. Üzerinde deri ceketi, bol kotu ve düz tişörtüyle çok salaş bir görüntüsü vardı. Aslında onu takım elbiseyle de gördüm; Tanrım, takım elbise erkek milletine gerçekten yakışıyor! O normalde dökülen adam, Milan Leydi'sinin huzuruna çıkacak diye, bir anda 180derece dönmüştü o gün. Eski günler... Ne diyordum? Ha, evet. Mesela ağzından düşürmediği purosu vardı. Sol bileğinde daima ahşap boncukları olan bir bileklik olurdu. Aslında tesbihimsi bir şeydi ama üzerinde boncuklardan başka bir şey yoktu. Ve tabii ki botlar. Kesinlikle. Bıçaklara karşı derin bir ilgisi vardı. Kabul etmese de lavantayı severdi. Pencerenin önünde yetiştirirdi.

Garip. Ne kadar gereksiz ayrıntıları anımsıyorum hakkında. Her gece silahlarını temizler, mermileri tek tek sayardı. Kapıları 2 kere kontrol ederdi. Uyurken konuşurdu. Uyandığında ilk yaptığı şey 30dakika egzersiz yapmak olurdu ve bunu hep çıplak yapardı. Kahvaltıda koyu, şekersiz kahve içerdi. Et yemeye doyamazdı asla... Falan filan. Öyle biriydi işte Ace, biraz ondan biraz bundan, bildiğin şeytan piçi bir avcı işte. Benim gibi.

İlk karşılaştığımızda saçlarımı karıştırıp gülmüştü bana, sonra elini omzuma atıp götürmüştü. İlk başta nasıl olduğunu anlamasam da o buluyordu beni hep. Beraber geçiriyordun günlerin çoğunu; bana bilmem gereken temel teorik bilgileri gündüzleri kütüphanede verdiği derslerle öğretiyor, geceleri bunların uygulamasını yapıyorduk. Ev ödevleri de veriyordu tabii ki. Mesela bir bara gittiğimizde ortamdakileri sayıyordum ya da o gece bir ritüel üzerine çalışıyordum, en olmadı tarih okuyordum.

Ace beni asla bırakmayacak, hep koruyup kollayacaktı. Emindim bundan. Artık ilk avımı yere serdiğimde, ellerim bulaşam kanla hala titrerken, bana sarılıp bunları söylemişti. Yağmurun altında terk edilmiş yavru köpekler gibiydim. Sığınmaya ihtiyacım vardı ve Ace bana tam olarak bunu sağlıyordu. Teslim oldum. Onundum. Sorumluluklarımı yerine getirdiğim saatlerin dışında onundum. Herşeyimle. Sonuçta, ikimizin de kanında benzer şeyler vardı, aynı şeyleri biliyor, olayları aynı şekilde görüyorduk. Benden daha çok bilmesi ve tecrübesi beni ona hayran bıkaıyordu. Bunun farkındaydı tabii ki.Ve bunun farkında olan her erkek gibi, bundan yararlanmaya meyilliydi de.

Zaman geçti. Beraberliğimizin kim bilir kaçıncı yılında, bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Artık Lucifuge'da statüm yükselmişti. O dönemler at kuyruğu saçlı, koca gözlüklü, nerd kız olmaya devam ediyordum. Daha iyi olmalıydım, en iyi olmalıydım! Ace benle gurur duymalıydı! Ancak en iyisi olursam beni takdir edecekti. Gözlerinde o ışıltıyı görecektim. Beni sevecekti. Onun gözünde bir numara olacaktım daima. Sadece ben olacaktım...

O gece eve saldıranın ne olduğunu bilmiyorum. Kaç kişi olduklarını, hatta "kişi" olup olmadıklarından bile emin değilim. Kan, benim kanımdı. Çığlıklar benim çığlığımdı. Ace yanımdaydı ama gözlerinndeki korkuyu okuyabiliyordum. Beni tuttu, o an odada her ne vardıysa üzerine fırlattı. Son gördüğüm pencereden aşağı atışı kendini ve sokakta uzaklaşan sırtı.

O an gerçekten kendimi bırakıp ölmek istedim biliyor musun? Yıllarımı beraber geçirdiğim adam, herşeyiyle idolüm ilan ettiğim adam, gözünün içine baktığım, sevdiğim adam... Kendini kurtarabilmek için beni ölüme terk etmişti! Bir an tereddüt bile etmemiş, savaşmamış, öylece çekip gitmişti... Aptal yerine konmuştum. Yaptığım her şey anlamsızdı. Kim bilir neler düşünmüştü beni öyle canla başla çalışırken gördüğünde. Kim bilir ne kadar gülmüştü! Evet, gerçekten çok aptaldım ben...

Çok sinirlendiğimde kontrolü kaybedebiliyorum biliyor musun? O zaman ister istemez etrafı ateşe verebiliyorum. Bir anda bir yangın çıkabiliyor. Herşeyi yakabiliyor. Bana saldıran şeyleri mesela ya da evimizi. Kitaplarımı, hayatımı, o güne kadar ediniğim herşeyi. Beni. Yanıp bitip kül olabiliyor her şey. Tıpkı babamın yandığı gece gibi. O sülfür kokusu hiç burnumdan gitmedi o geceden sonra. Kendi kanımın kokusundan iğrenmeye başlamıştım ki ayağa kalktım zor da olsa. Bilinçsizce yürüdüm.

Yaşayacaktım. O korkak piç herife inat yaşamalıydım. Karanlık...

Minicik bir ara sokaktaydı beni bulan rahibenin kilisesi. Benim Şeytan'ın piçi olduğumdan habersiz içeri almış, yaralarımı sarmış, tek bir soru bile sormamıştı üstelik. Kimbilir kaç gece bakmıştı bana, kimbilir kaç kere ölümden döndürmüştü. Uyumadan dualar okumuş, bu zavallı kızın canını bağışlaması için nasıl da yakarmıştı Tanrı'sına. Tanrı'sı da cevapsız bırakmamıştı onu.

Yaşadım. İyileşmem sürdü ama yaşadım. Her gün, iyileşmeye zorladım vücudumu en son hücreme kadar. Ne kadar kaldım orada bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yangınla beraber her şeyin geride kaldığıydı. Artık yaşamak için tek bir amacım vardı.

Ace. Onu bulacaktım.

Sunday, September 19, 2010

omg NUUUUUU!!! T.T

T.T Bilgisayarım teknik servise gitti. Dolayısıyla photoshop boyamalarım, işlerim, WoW gear arayışlarım ve bilimum bilgisayarla yapılan işlerim sekteye uğramış durumda. Ortalıkta görünmezsem o yüzdendir.

Bilgisayarım geri geldiğinde size gelecek olan şeyler;
- Nadine Part 2
- Gezdik Gezdik Bitiremedik için tatil hikayeleri
- Boyanacak ve gösterilecek bir düzine eskiz.

İyi bakın kendinize =)

Sunday, September 12, 2010

Nadine [ Lucifuge Günlüğü Bölüm 1] - İnisiyasyon


Bu senin şanslı gecen, çünkü gerçekten kötü bir dönem geçiriyorum. Biliyor musun, normalde kafama takmadığım şeyleri kafama takıp dert ediniyorum, konuşma ihtiyacı hissediyorum. Anlıyor musun? Ben normalde böyle şeyleri önemseyen biri değilim ama kahretsin ki hayatım klişe bir korku filmi gibi! Bu gece bunu sana anlatmakta da oldukça kararlıyım. Bunu bir şans kabul et, istersen işkence.

Hah, evet, güzel sandalye. El yapımı ve antika. Güzel bir zevkin varmış... Konuşmaya zorlama, şu an konuşamayacağını biliyorum, bir dilin olmadan konuşmanı bekleyemem senden zaten değil mi? Her neyse.

Bu arada, tanışmayı unuttuk biz. Hani, ben seni tanıyorum da, sen beni tanımıyorsun. Adım Nadine. Nadine Luminitsa Miller. Ailenin küçük çocuğu, en değerlisi falan feşmekan. Umutmuşum ben meğerse. Bana hep öyle dediler. Gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum. Nereden başlasam... Onun hakkında bir fikrim de yok.

Bir ablam var mesela, adı Nadia. Yıllar önce o on sekizinde evi terk ettiğinden beri görüşemedik. Gazetede kimsesiz bir kadın cesedinin fotoğrafını gördüm, Nadia olduğuna eminim. Ama içimde bir şeyler onun ölmediğini söylüyor. Bizim ailenin genleri bir garip. Garip ve güçlü. Benim kanımda sülfürlü bir şeyler var mesela. Babamın annesinin annesinin annesinin annesi, bir Romanya çingenesi, şeytanların biriyle fingirdeşivermiş. Nesil atlaya atlaya bana gelmiş bu gen. Ortaya çıkışı daha eğlenceli bir hikaye.

Ailemin tamamen tarih profesörlerinden oluştuğunu söylemiş miydim? Bizim aile mesleğimiz gibi bir şey. Babam da öyleydi, annem de, Nadia da öyle olmayı planlıyordu. Başardı da. Öğrenciliğim sırasında yazdığı bir kaç tez geçti elimden, pek de güzel hazırlanmışlardı. Yaptığı her şeyde iyiydi o genelde biliyor musun? Ortadan yokolduğunda üzülmüştüm ama babam öldüğü zamanki kadar değil.

Nasıl öldüğünü mü merak ediyorsun? Çok ama çok şüpheli bir yangında, ben 13-14 yaşlarındayken, daha ergenliğimin baharında. Cayır cayır. Eski Mısır üzerine yaptığı bir araştırmanın kayıtlarıyla beraber yandı bitti kül oldu. Elektrik kontağı ya da gaz kaçağı... Ne bahane uydurdular emin değilim ama, içten içe bir sorun olduğunu biliyordum. Bir şekil kokusunu alıyordum işte.

Zaman geçti. Biraz daha büyüdüm. Yıllar geçtikçe gözümün kenarıyla gördüğüm karaltılar, aynada bir görünüp bir kaybolan hayaller arttı. Hatta bir ara öyle ki, kendi gölgem şekilden şekile girdi ben odamda otururken. Bu böyle olmayacaktı. Underground büyücü kültleriyle irtibat gerekliydi. Korunmak gerekliydi. Bilmek gerekliydi. Ama bazı şeyleri bilmezken daha rahatsındır. Bilmediğin için inanmazsın. İnanmadığın için sana zarar veremezler. Günümüz insanlarına ne kadar özeniyorum bazen! O kadar hiç bir şeyden habersizler ki! O kadar rahat uyuyorlar ki yataklarında, yataklarının altındaki canavarlardan habersiz!

Kültlerle iletişimden sonra işin o kısmı hallolmuştu ama bu bana etrafta, sadece tuzdan bir çemberle korumanın yetmeyeceği şeyler olduğunu da göstermişti. Ufak bir silah, poligonda geçen günler, derslerin arasında kick-box kulübünde geçirilen saatler... Kendini savunma kurları, Japon arkadaşlarla katana düelloları... Evet, normal kızlardan değildim, beni deli de sanabilirlerdi. O ara yüzüme bakılcak gibi de değildi aslında. Geceleri uyumadığım, uyuyamadığım için mor halkalarım, kocaman göz altı torbalarım vardı. Saçlarım taralı olurdu ama kesimi düzensizdi. Kuaförleri hiç sevemedim. Çok okumaktan, eğri büğrü eski harfleri çözmeye uğraşmaktan bozulan gözlerimi ancak kalın camlı gözlüklerim koruyabiliyordu. Neyse ki vücudum güzeldi; yaptığım onca spor bir işe yarıyordu.

Bir gece, 23. doğum günümde, bir elimde üzerine tek bir mum dikilmiş mini browni, öbür elimde gümüş zincirim ve avcı bıçağım otururken oldu her şey. Gölgelerin arasından sisler kalktı birden, şekillendi. Korumalarımı nasıl geçtiği hakkında bir fikrim yok ama yapmıştı işte! Gözlerimi ovuşturdum ama o hala oradaydı. Kocaman, gölgeden bir köpek.

"Sen 7. jenerasyondansın." diyip gitti. Ancak benim bu yedinci jenerasyon zırzavatından haberim yoktu o ara.

Demiştim ya sana, babamın büyük annesinin büyük annesinin annesinin annesinin annesi şeytanlarla fingirdemiş... Anlaşılan bizim ailenin şanslıı, belki de lanetlisi bendim. Tabi her okuduğum kabuslarıma giriyor, beni gün geçtikçe daha da paranoyak bir hale getiriyordu. O gece beni takip eden adamların da tamamen paranoyamın ürünü olduğunu düşünüyordum ki, ara sokağa çekilip bayıltıldım. Uçağa bindirildiğimi anımsıyorum. Uzun bir uçuş, korku dolu. Nereye götürüldüğümü bilmeden. Ne kadar vakit geçtiğini bilmeden. Anımsamak istemediğim dakikalar, o yüzden hızlıca ileri sarıyoruz.

Milan! Tabi, oranın Milan olduğunu çok sonra öğrendim ama olsun. Kafamdaki çuval çıktığında hangar gibi bir yerde, tamamen bağlı bir biçimde oturuyordum. Oturduğum sandalye, genişçe bir leğenin ortasındaydı ve leğen, bileklerime kadar su doluydu. Suyun normal bir su olmadığını, ara sıra gözüme çarpan ve suda kıpraşan karaltılardan anlayabiliyordum. Karşımda, takım elbiseli bir adam oturuyordu.

"Şu an nerede olduğunu biliyor musun," diye sordu bana ve ben başımı iki yana sallayarak cevap verdim. "Kim olduğunu biliyor musun," diye sordu bu sefer. "Nadine Luminitsa Miller," diye cevapladım. Başını iki yana salladı. "Yedinci jenerasyonun üyesisin ve sana iki seçenek sunacağım."

İki seçenek. Önce bana sana yedinci jenerasyon hakkında anlattıklarımı anlattı tabii. Anlaşılan o ki bu takım elbiseli arkadaş bir ... Hmm... Şirket? Grup? Kült? Öyle bir şeylere üyeydi ve benim gibileri arayıp bulmakla görevliydi. Can sıkıcıydı ama Ya onlardan biri olacaktım, ya da bana doğrulttuğu silahtaki kurşunlarla tanışacaktım. Canımın yanacağına emindim. Kafana bir silah dayadığımda ne hissediyorsun? Hm? Aynen böyle evet. Göz bebeklerin ne kadar büyük... Korkmuş olmalısın. Ben de aşağı yukarı öyle hissediyordum işte.

Ne diyebilirdim ki yaşamayı gerçekten çok isterken? Hiç bir şey bilmeden evet dedim. Bilmek, eğitilmek, bir işe yaramak. Benim için yeterli olacaktı. Artık onlardan biriydim. Lucifuge diyorlardı bize. Güzel isim ha? Seviyorum ben. Sırtımda kocaman bir dövme bile var.

Ah evet, silahı kafanda unutmuşum, ateş alacağından korkuyorsun değil mi. Sence o kadar sakar mı görünüyorum? Hala hayatta ve bu statüdeyken, beni bu kadar küçük görmene çok bozuldum. Titremeyi keser misin? Hikayemi bitimedim daha! Ama önce içecek bir şeylere ihtiyacım var...

Monday, September 06, 2010

Easdfg.

Donanımdan anlayan bir hatun olmayı ve google'ı çok çok seviyorum.

Gayet basit olan bilgisayar problemimin kolay olduğunu nette yaptığım ufak bir araştırma sonucu öğrendim.

BIOS boot etmem gerekiyormuş, ya da öyle bir şeyler. Yaptım, düzeldi. Bir daha beni korkutma canavarcığım <3

Sabbaha kadder SC2!

<3<3<3<3<3<3<3<3<3

Bir kötü haber.

Antalya'ya, eve döndüm. Okulum başlayacak, yoğun bir çizim yılı olacak benim için. Buraya hikaye ve çizim bloguma bol bol çizim, bir de gezi bloguna bu yazki gezilerime dair şeyler ekleyecektim. Fakat görünen o ki, bilgisayarım ayvayı yemiş ben yokken, açılmıyor. Sanırım bir donanım sorunu var. Tamire gidecek.

O tamirdeyken, benim net bağlantım az olacak çünkü salondaki bilgisayarı kullanacağım.

Haber vereyim dedim =)

Sevgiler.

Not: SCII Collector's edition'a saldırdım eve gelir gelmez. Kuruyorum bir yandan. :3 Artbook çok güzel! ^^

Thursday, September 02, 2010

Buralar yapım aşamasında... Geçmişteki yazıların renk kodlarını sileceğim, düzenleyeceğim, sonra layout u bitireceğim. Sade bir şey olacak ve koyu renk olmayacak (sıkıldım). Ayrıca tüm bunları yaparken Düş-Arşiv'i de düzenleyeceğim ki insanlar rahat rahat okusun.

Onun dışında Ankara ziyaretim sırasında bol bol masaüstü oynadığımız için mutluyum. Hala süren bir mage oyunumuz var :3 (old wod). Mirja diye bi CoE mage'i. Pek hoş oldu ehehe. Bir de Nayto'nun bir gün elbet oynatacağı Hunter karakterim var isim bulamadığım. Luciferuge'dan, 7th generation. Çok tatlı ama. Familiar çağıracak böyle *.*

Oyun zarları beni sevmiyormuş meğersem. Bol bol botch attım durdum :(

Okul kaydımı yaptım. Sadece Çarşamba günleri tüm gün ders var. Kalan tüm vakit boş. Bol bol çizim, Bol bol spor, bol bol iş. Hadi hayırlısı.

Bir de uykum geldi çokça üf.

Kızıl saçlı kadın aynaya bakarak saçlarını topladı. Kıyafetlerini düzeltti, sivri topuklu ayakkabılarını ayağına geçirdi ve kapıyı ardından kapayarak çok yüksek olmayan merdivenlerden inmeye başladı. Her bir adımı apartman boşluğunda yankılanırken, eli elindeki minik çantaya daldı, bir metal tabaka çıkararak içindeki sarma sigaralardan birini dudaklarının arasına sıkıştırdı. Yürürken sakince bir kaç nefes çekti, gökyüzüne baktı; yağmur yağacak gibi duruyordu. Gülümsedi. Sonbahar gelmişti.

İlerdeki kitapçıya doğru adımını attı. Bir an ne olduğunu anlayamadı; ellerini gözlerinin önünden geçirdiğinde ayakları kaldırım taşlarından çok uçsuz bucaksız çöl kumlarına basıyordu.

"Özlemedin mi?"

Kızıl saçlı kadın ifadesizce etrafını çevreleyen biçimsiz gölgelere baktı.

"Bizi özledin, değil mi?"

Gölgeler kadının etrafına dolanıp sıkıca sardılar onu sevgi ve özlemle. Kadın bakışlarını kumlardan ayırmadan ileri doğru bir adım attı. Sivri topukları kumda batıyor, attığı her adımı zorlaştırıyordu.

"Gitme, bizi bırakma."

Kadın inatla bir adım daha attı.

"Lütfen..."

İttirilen bir kapı ve kapının çarptığı çıngırak sesi. Camy kitapçıya girmişti. "Herkese günaydın!" dedi neşeyle. Rüzgar çöl kumlarını kaldırıyordu zihninin gerisinde. Camın önündeki toz bezini aldı ve her gün yaptığı gibi vitrindeki kitapları silmeye başladı.

"Yağmur yağacak gibi bugün. Değil mi?"

Monday, August 23, 2010

Daha bavulu açamadan.... =)

Eve gireli bir saat ya oldu ya olmadı. İki haftalık İstanbul sonrasında bir haftalık Budapeşte-Viyana-Prag gezisinden daha yeni döndüm ki, bavulumu aşmadan bir daha çıkıyorum yollara.

Bu sefer hedefimiz Ankara.

Düğünden beri diyordu Aslı; "Yeni evime gel gel gel." Ben de diyordum ki "Gelicem, ha geldim ha gelicem." Ancak bir türlü fırsat olmadı gidebilmem için; ya tarihler uyuşmadı ya da meşguldü birimizden birimiz.

İki gün önce Prag'dayken Aslı'dan mail geldi; "29-30'u gibi bize gelsene?" . Ben nasıl bu öneriyi geri çevireyim şimdi? Okulun açılmasından hemen bir hafta önce, buluşmaların yapılabileceği süper bir zaman, üstüne üstlük daha yolculuktan yeni gelmişim oturmuş bir düzenim yok tatile çıksam bozulacak.

Biletimi aldım geliyorum Ankaraya canlar.

Buluşmalar ve görüşmeler için ya beni ya da sponsorum Aslı'ya ulaşınız =D

Leyleeeeek, havadasın görüyorum ! xD