Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, December 10, 2009

Securis Sanguis

Noctua elinde Kelebek'in baltasıyla Kelebek'in çalışma odasına girdiğinde, Kelebek kanepeye uzanmış, gümüş bir kutuya dizili çikolataları yemekle meşguldü. Sırtını kanepenin koluna yaslamış, oturur pozisyonda duruyordu ve bacak bacak üstüne atmıştı. Üzerinde her zaman giydiğine benzer bir bordo elbise vardı.

"Ah, Noctua, hoşgeldin." dedi kadın, kutuyu sehpanın üzerine bıraktı, oturuşunu düzeltmeye gerek duymadan adama baktı ve parmaklarını emdi. "Sanırım kafanda bir şeyler oluştu?"

"Evet, hazırlıklar tamam." dedi adam, yorgun bir sesle. Fiziksel bir yorgunluktan çok ruhsal bir çöküntü içindeydi. "Ancak başlayabilmek için sana ihtiyacım var."

"Hmm, anlıyorum." Kelebek ayağa kalkıp üstüne çeki düzen verdi. "İhtiyacın olan son şey de bende. Onu da alıp geliyorum. Birazdan ocakta buluşuruz."

Noctua başıyla onaylayıp giderken, Kelebek masanın çekmecesinden tahta bir kutu alıp tatminkar bir gülümseyele doğruldu ve adamın peşinden demirci ocağına gitti.

Büyük bir ateş yanıyordu ocakta ve Noctua'nın adamlarından biri körükle bu ateşi canlı tutuyordu. Öbürü ise bir yandan örsü temizliyordu, bir yandan gerekli aletleri hazır ediyordu. Noctua ise bir kenarda oturmuş, kadının gelmesini bekliyordu. Çok geçmeden Kelebek göründü. Noctua ayağa kalkıp hazırlıklara başladı. Kadın içeri adımını attığında, eski baltası yavaş yavaş erimeye başlamıştı bile.

Metal, özüne dönüyordu.

Yaşlı adam metalin eriyişini izlerken Kelebek adama kutuyu uzattı. Kaşları çatıldı. "Sen. . . ama nasıl?" diye sorabildi sadece.

"Bir tek seninki eksik." dedi Kelebek gülümseyerek. "Zor olmadı." ve sonra hizmetkarlardan biri metal bir kovayla gelip normalde su ile dolu olması gereken yeri kovadaki kanla doldurdu. "Bunu bulmak daha zordu."

Yaşlı adamın gözleri doldu birden. Kulaklarında Kelebek'in daha savaş hiç olmamışkenki sesi vardı. Neşe dolu, saf ve çocuksu. Evet, belki o zamanlar bile büyük bir yıkım yaratacak güce sahipti. . . Ama o zamanlar bunun için içi acırdı. Şimdi? Rahatlığı akıyordu resmen üzerinden. En ufak bir pişmanlık duymuyordu.

Kelebek'in rahatsız edici bir sesle bir şarkıya başlayışı Noctua'yı düşüncelerden uyandırdı. Sözleri tam olarak çıkartamadıysa bile, tüm benliğiyle şarkıdaki büyülü enerjiyi hissedebiliyordu. Yavaşça elindeki kutuyu açıp içindeki kristal şişeyi çıkardı. Tıpayı açtı, kemerindeki hançeri alarak elinde açtığı bir yaradan akan kanı şişenin içine damlattı. Şişeden her bir liderin sesi tek tek fısıltılar halinde yükselirken yaşlı adam kırmızı sıvıyı yavaşça eriyik metale dökerek karıştırmaya başladı. Metal renk değiştirdi bir an ve hafifçe parladı.

Kelebek rahatsız edici şarkısına devam ederken vücudu da şarkının ritmiyle hareket ediyor, o hareket ettikçe alevler daha bir güçlü yükseliyor, metal kaynıyordu. En sonunda Noctua eriyik metali kalıba döktü; eski baltaya benzer bir kalıptu bu, ankh şeklindeydi ama iki yanında üçer çıkıntısı vardı bu yeni silahın. İşlenene kadar belli olmayacaktı nasıl bir şey olacağı anlaşılan.

Şekle diren metali alevlerde ısıtan noctua, dövmeye başladı. Bu metali dövmek için, aynı metalden yapılma kendi balyozunu kullanıyor, yine de ne kadar çok efor sarfettiği yüzünden okunuyordu. Çok geçmeden yaşlı demirci ter içinde kalmıştı ve işi daha yeni başlamıştı.

Baltanın ana parçasını dövüp güçlendirmek, sıcaklığını kan ile susturmak ve soğutmak işlemi bir kaç gün ve bir kaç gece sürdü. En sonunda büyüyle parıl parıl parladı balta ucu ve hazırdı. Bu sefer onu alıp ince işlemeye başladı Noctua. İnce ince kanat tüyleri desenleri işledi. İnce tel metaller yapıp ördü tek tek. En sonunda o kocaman kırmızı taşı yerleştirdi baltanın kalbine. Ve sıra sapa geldiğinde adam yürümekte zorlanıyordu artık. Fakat Kelebek'in şarkısı onu uyanık tutuyordu.

Baltanın sapı da hazır olduktan sonra sıra ikisini birleştirmeye gelmişti. Bir gece onun sağlamlığı üzerinde uğraştı yaşlı adam. İki gecenin sonunda gün ışığı yükselmeye başladığında bitmişti. Kristal şişe boştu artık. Demiri soğutmak için kullanılan kan havuzu pıhtı doluydu. Ocak yanmıyordu ve üç adam yorgunluktan tükenmişti. Noctua cila ve bileyileme işini bitirdikten sonra baltayı kadına sundu.

"Düş'ün leydisi, Kan Cadısı Kelebek için, Ağaç'ın özünden, Liderler'in kanından. Düş'ün kendi parçasından. Günler bitip son gelene kadar, asla kırılmayacak."

Kelebek gülümseyerek aldı baltayı. "Teşekkür ederim, Usta Noctua." Şarkısı sustuğu gibi yığıldı üç adam oldukları yere. Hizmetkarlar onları odalarına taşırken Kelebek bu yeni şaheseri tarttı elinde.

"Öncekinden daha iyi ve daha sağlam." diye mırıldandı kendi kendine. Denemek için körüklerin yanında duran örse doğru savurdu baltayı.

Sanki metalden örs değildi; bir kalıp tereyağıydı kestiği.

Kelebek bir kahkaha atıp çalışma odasına yöneldi. Bir yandan baltasını elinde çeviriyor, bir yandan dudaklarından neşeli bir ıslık dökülüyordu.

~ Rose

Ordo Funebris - Maellus Maleficarum

No comments: