Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Tuesday, December 01, 2009

Kelebek'in Ağıtı

(Tema müziği; Dead Can Dance - the Host of Seaphim, Kelebek'in Ağıtı: Dead Can Dance - Song of Seaphim (aşağıda player'da mevcut), Ağıt'ın sözleri Dargaard - ..Of the Broken Stones)
***

Şölen devam etti.
Bütün bir gün , hazırlıklar tekrardan yapıldı akşam için, masalar donatıldı yine, pazaryeri doldu taştı ziyaretçilerle. Bütün bir gün, tıpkı diğer günler gibi geçti. Ama bütün bir gün, Kelebek ortada görünmedi. Odasından çıkmadığı gibi, odasındaki büyü de çözülmemişti. Bülbül düzenli aralıklarla onu ziyarete gidiyor, kapıyı çalıyordu fakat cevap veren olmuyordu.

Kelebek kapının çaldığını duyuyordu fakat ifadesizce, hiç kıpırdamadan yatağın üzerinde oturmuş, boş gözlerle kucağındaki kitaba bakıyordu. Uyandığında, önceki gecenin kötü bir kabus olmasını dilemişti fakat yerdeki buruşmuş kanlı parşömeni gördüğünde, mektubun gerçekten de geldiğini hatırlamıştı.

S'arrus artık yoktu. Ve bir zamanlar var olduğunu hatırlatabilecek hiçbir şey bırakmamıştı; bu kitap hariç.

Bir veda yoktu, vasiyet yoktu, ne yapması gerektiğini gösteren, kendi için yazılmış bir mektup yoktu. Her şey yolunda gibiydi ve bir anda. . . Yoktu!

Derin bir nefes alıp, artık normal bir aynadan farksız olan siyah aynaya baktı. Gözleri şişmiş ve ağlamaktan kızarmıştı. Aynaya yaklaşıp önünde diz çöktü, gözlerine dokundu yavaşça. Sonra, yatağın üstüne fırlatılıp atılmış siyah kürkü gördü. Durdu, düşündü.

Ne yapması gerektiğini biliyordu.

***

Gece olduğunda herkes yine şölen alanındaydı. J'in adamlarından bir grup, hafif bir taverna ezgisi tutturmuş konukları eğlendiriyordu, konuklar kendi aralarında muhabbet ediyor, zaman geçiriyorlardı. Taş kapının açılmasının sesiyle müzik sustu, konuklar gözlerini kapıya çevirdi. Liderler şaşkınlıkla gözlerini kocaman açarken, Bülbül boğazından yükselen şaşkınlık sesini bastırmak için elini dudaklarına bastırdı.

Kelebek, Düş'e bırakıldığı günden beri ilk defa, bordo ya da kırmızıyı bir kenara bırakmış ve simsiyah giyinmişti. Yerlere sürünün dantelli ve tüllü elbise vücudunu sarıyor, boynundan kocaman, gümüş ankh'ı sarkıyordu. Siyah eldivenli ellerinde büyük beyaz bir mum taşıyordu; türlü türlü rünler kazılıydı mumun üzerine ve iki yanı kanat biçiminde şekillendirilmişti mumun. Omuzlarında Kwahu'nun ona "yakın zamanda ihtiyacı olacağı" için verdiği kürk vardı. Koyu kırmızı makyajı bu gece siyahlarla değişmişti, kan damlası gibi parlayan dudakları bu gece siyahtı. Mumun alevinin sönmemesine dikkat ederek yürüyordu Ağaç'a doğru.

Ağaç'ın önünde durdu, başını kaldırıp Ağaç'ın gökyüzüne uzanan görkemli dallarına baktı. Bir an ılık ava duruldu, lapa lapa kar yağmaya başladı şölen alanına. Kelebek gözlerini kapattı, dudakları aralandı, elleri mumu sımsıkı tutarken bir ağıt döküldü dudaklarıdan.



Kelebek'in sesi yavaşça susarken son sözleri bir fısıltı gibi dolandı tüm Aesten üzerinde.


Mumu Ağaç'ın köklerinin arasındaki ufak yere bıraktı ve yavaşça davetlilere döndü.

"Bu gece," diye söze başladı. "şölene bir ara veriyoruz. Bu gece tüm Düş susacak, ağıtımı duyan herkes susacak. Beni duyan her ruh, kaybettiği sevdiklerini anacak bu gece. Sadece bu gece, büyük bir yas tutulacak. Göz yaşları gerekli değil, sadece anımsayacak herkes ve güzel günlerin anılarıyla gülümseyecek. Gün tekrar ağardığında ise, şölen devam edecek..."

Uzunca bir süre konuklarının yüzlerindeki ifadeyi süzdü Kelebek, durduğu yerden. Şaşkındılar; büyük bir eğlence için çağırılmışlardı ama yas tutmaları bekleniyordu? Anlam veremiyorlardı, veremezlerdi de. Kelebek, yüzünde acı bir gülümsemeyle, kapıya yöneldi. Geldiği hızlı adımlarla geri çıktı odasına. Kar hala yağmaya devam ediyordu; hem şölen alanına hem de tüm Düş'e. Derin bir sessizlik hakimdi tüm ülkeye.

"Ağlayıp kendimi kaybetmemi istemezdin, biliyorum." diye mırıldandı, teras kapısına yaslanıp güneye bakarken. "Ama sana en azından bu kadarını borçluyum. Bilerek ve hissederek eğlenmeye devam edemem, yasını tutmalıyım, sadece bir gece bile olsa da. Ve sonra, yolumda ilerlemeye devam edeceğim."

Kapı tıklandı. İçeri giren Çağlayan'dı. "Yalnız kalmak istersen gidebilirim, ama zor zamanlarda birileriyle beraber olmak, yapılabilecek en iyi şeydir, biliyorsun değil mi?" dedi en şirin sesiyle.

Kadife kaplı kanepeye oturdular. Kelebek, sarışın kadının kucağına yasladı başını büyük bir sessizlikle. Sarışın kadın da sarıldı ona, destek verircesine. Fakar Kelebek, Çağlayan'da bir gariplik hissetmişti girdiği ilk andan beri. Gözlerini araladığında siyah ojeli tırnaklar ve yüzüne düşen bir tutam siyah saç fark etti. Gülümsedi, siyah saçlı kadının gizlenme isteğine saygı duyup sessizliğini korudu. Güvende hissediyordu, çok geçmeden şöminenin tatlı sıcaklığında, Tılsım'ın kollarında uyudu.

Sabah olduğunda, her şey daha kolay olacaktı.

~ Rose

Not: Bu yazı S'arrus için. Kelebek'in hayatına girip onu büyüttüğü, öğrencisi kabul ettiği ve zincirlerini kırdığı için. Eski kitap kokusu, bir kadeh de şarap ile anıyoruz kendisini.

2 comments:

Adramelech said...

"Ve lichlerden biri, atları ile uzaklaşırken Düş'den, ağıtın sesiyle bir an durdu. Ses onu gülümsetti. Kardeşleri bir kaç adım sonra durdular ve ona baktılar. Tiz ama fısıltı şeklinde bir ses duyuldu arkadakilerden birinden. Durmuş olan lich önüne döndü, kahkahamsı bir ses çıkardı ve diğerlerinin arasına gelip yürümeye devam etti.

Görenler der ki, Lichler sürekli batıya devam etmişler. Denir ki üçüde Batan Güneşin Sonsuz Şelalesine kadar yol almışlar ve orada sonsuz nöbetlerine başlamışlar..."

Asli "Çağlayan" Bingöl said...

O sessizlikte söylenmedi tek bir kelime,
Süzülmedi kankırmızı gözlerden, tek bir gözyaşı bile,
Cadı, sessizliği örttü kadının üstüne,
Kelebek uyurken Tılsım'ın yüreğinde.