Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, December 09, 2009

Jezabel

"Bence üzerine bunu giymelisin, bordo ve kadife. Kesinlikle seni anlatıyor."

Kızıl saçlı kadın gözlerini açtığında kendisini odasında buldu. Yatağı, çalışma masası, giysi dolabı. . . Herşey yerli yerindeydi ama, duvarlar nerdeydi?

"Hmm evet, ve seninn bu muhteşem makyaj malzemelerin. Hmmm."

Simsiyah bir gökyüzü vardı, yıldızlar parlıyordu. Yattığı yerden uzun uzun yıldızlara baktı kadın, bulunduğu yerin gerçek olmadığını biliyordu. Neredeydi? Ne zamandı? Konuşan kimdi?

"Ah, gümüş takılar! Ne kadar güzel olacağım, bak şimdi!"

Kelebek yavaşça yatakta doğrulup yere bastı ve ayaklandı. Geceyi bölen beyaz kar tabakasını seçebiliyordu gözleri uzaktaki. Siyah ve beyaz, zıt ama uyumlu. Bu garip alternatif gerçeklikte bile bir uyum vardı ve her şey güzeldi. Sessizdi. Sakindi.

Omzuna dokunan el ile kendine geldi; garip bir yumuşaklığı vardı elin ve. . . ıslaktı? Yapış yapış bir ıslaklık? Kelebek yavaşça elin sahibine döndü. Kelebek'in kıyafetleri, kolyesi, saçları. . . Sırıtan bir yüz ona evet, yüzlerce bıçak yarasıyla beraber dışarı oluk oluk akan kanla beraber.

"Ne kadar güzelim! Değil mi?!" Kadın şaşkın bir yüzle ona bakan Kelebek'i boşluğa itti. "Ve sen de gidince en güzel hep ben olacağım."

Ah, avlunun karla kaplanmış taşlarıın yaklaştığını görebiliyordu Kelebek. Korkmuyordu ama; düşme korkusunu yenmişti aylar önce. Sert bir çarpma bekliyordu ama...? Yavaşça düştüğü yerden doğruldu. Hm, bu avlunun beyaz taşları değildi? Hatta doğru hatırlıyorsa bu S'arrus'ın kütüphanesinden başka bir yer değildi?

Ayağa kalktı, kar ve buz soğuğunu kemiklerine kadar hissedebiliyordu. Yavaş adımlarla rafların arasında gezerken düşündü; güney adalarıyla beraber batmamış mıydı burası? Değer verdiği pek çok şeyle beraber yok olmamış mıydı?

Kapının olduğu taraftan gelen bir kumaş hışırtısıyla oraya döndü, gözleri sadece bir anda yok olan pelerinin ucunu yakalayabilmişti. Koştu, yetişebilmek için ama bu oda bu kadar büyük değildi, kapı bu kadar uzak değildi? Kapıdan dışarı çıktı; yukarı uzanan merdivenler vardı. Aceleyle basamakları çıktı birer ikişer. Her bir köşeyi döndüğünde sadece pelerinin ucunu görüyordu ve biliyordu ki asla yetişemeyecekti. Tırmandı yine de.

Ve sonra merdivenler bitti, tepedeydiler. Dakikalardır peşinden gittiği adam orada duruyordu işte, o tanıdık figürü. Yüzünde bir gülmsemeyle yaklaştı yavaşça.

"Neler oluyor?" diye sorabildi sadece, ağzından başka bir ses çıkamadı.

"Yaşadığını hissetmek için benden yaralarını geri istemiştin." Adam sağ elini yumruk yaparak kaldırdı. "İstediğini alacaksın."

Kelebek şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir anda acıyla dizlerinin üzerine düştü; buzdan yüzlerce bıçak etini kesiyor, uzun zamandır hissetmediği bir acıyı tattırıyordu ona. Elleriyle kendini destekledi, son gücüyle kendini adama doğru savurdu; umutsuzca bir hareketti ama o an çaresizce kabullenmektense yapabileceinin en iyisiydi.

Adamın sise dönüşüp ortadan kaybolmasına şaşırmadı, kendini kuleden aşağı düşerken bulmaya da. Nedense beyni ona böyle rüyalar gösterdiğinde hep bir yerlerden düştüğünü gösteriyordu ona. Gülümseyerek gözlerini kapattı.

Gözlerini açtığında eski evindeydi. Bir apartman dairesinden farksızdı bu ev. Tek tek kapıları açıp kapıyor, bir şeyleri, birilerini arıyordu. Üzerindeki kıyafet farklıydı; tülden bir gecelik. Upuzun bir koridor boyunca, sayısız kapı açıp kapattı umutsuzca. En son kapıya dokunduğunda aradığını bulduğunu biliyordu. Kapıyı araladı. . .

"Onu ben öldürdüm!" Kendisiyle göz göze geldi. Elinde eski baltasını tutuyor, üzerinden akan kanlara aldırış etmiyordu. "Ben öldürdüm." Kadının arkasına baktığında kanlı et parçalarının arasında sarı saçları seçebildi. "O istedi. Ben öldürdüm. Hiç ses çıkarmadı."

Kelebek geriledi. O her bir geri adım attığında kendisi ona bir adım yaklaşıyordu. Yüzündeki çarpık gülümseme, kıyafetler, o gözlerinden akan kan şehveti. . . Baltasını kaldırdı yavaşça ve hızlıca indirdi kadının üstüne.

"Tamam, bu kadar işkence yeter sana."

Kelebek titreyerek kolunu gözlerinin üzerinden çekti. Uçsuz bucaksız bir çayırdaydı. Az ilerisinde uzun, kıvırcık sarı saçlı bir kadın duruyordu. Saçları yarım toplanmıştı, siyah uzun bir elbise giyiyordu.

"Pişmanlıklarının ve acılarının sana hala zarar vermesine izin verdiğini görmek acı. Bundan daha iyi bir performans beklerdim senden. Yeterli değil, ama olacak. En azından artık duraksamadan kararlar verebiliyorsun."

Kelebek ayağa kalktı ve etrafa baktı boş gözlerle. "Sen kimsin? Ben nerdeyim? Bunu bana neden yapıyorsun?"

"Sana sadece senin içini gösteriyorum. " kadın güldü. "Kendini bilmen için. Öğrenmen için. İlerde, zor zamanlarda, bunları sana karşı kullanamasınlar diye. Kendini tanıman için. Güçlenmen için."

"Neye karşı? Kime karşı?"

Sarışın kadın, Kelebek'in yüzünü avuçlarının içine alıp fısıldadı.

"Gün geçecek, zaman akacak. Bir dalga edasıyla güç yükselecek ve yok olacak. Bütün bunlar orada olacak ve sen orada olacaksın. Güç yükselecek. . . . Sen, orada olacaksın. . ."

"Ben?. . . Ama. . . Na . . .sıl. . .?"

Kadın Kelebek'in alnına dokundu bir kere ve Kelebek yavaşça yeşil yer örtüsüne düştü derin bir uykuda.

~ Rose

Chris Velasco - Let us Prey [Jericho OST]

No comments: