Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Monday, November 30, 2009

Kelebek'in Çığlıkları

( Öncesi için: http://winterofsarrus.blogspot.com/2009/11/veda-hikayesi.html )
( New Moon (The Meadow -
Alexandre Desplat)
***

Şölenin görkemli açılışından sonraki kutlamalar hiç azalmayan bir coşkuyla devam etti. Bülbül'ün öğrencileri görmekli şarkılar ve danslarla liderleri ve konukları eğlendirdiler, Morrigan öğrencilerinin yetenekleriyle kendini kanıtlayarak tatmin oldu, Noctua ise dağların derinlerinden hikayeler anlattı herkese. Şölen tüm hızıyla sürerken Kelebek bir an Leviathan ve Asporia'dan gelen konuklarının yanına gitti. Çağlayan ve Arleon'un uzaktan sarıldıklarını görmüş, diğer ülkeler arasındaki barışı görmek hoşuna gitmişti. Yanlarına yürürken ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oldu.

"Kar, seni sevinde hissettiriyor olmalı." diyordu Çağlayan.

"Kesinlikle." diye onayladı Arleon, yüzünde büyük bir gülümsemeyle. "Tılsım'ın da davetli olduğunu biliyordum, ancak bu akşam onu göremedim?"

Çağlayan kurmalı bebek gibi tekrardan Kelebek'e söylediği bahaneleri sıraladı düz bir sesle. "İşler işte. . ." diye bitirdi sözlerini.

"Tılsım'ın burada olmaması gerçekten şaşırtıcı. Çalışmalarını sürdürmek için şölene gelmemek? Bir ülkenin ve komşu ülkelerin liderlerinin toplanacağı bir şölende ülkelerle ilgili hayatî meselelerin konuşulmaması imkansızdır çünkü!" Arleon şüpheci bir bakış attı kadına.

"Tılsımı bilirsin işte. . ." diyerek omuz silkmekle yetindi sarışın kadın. Kelebek'in yaklaştığını görünce içi ferahlamış bir biçimde ayağa kalkıp ona sarıldı. "Şölen çok güzel!"

Ayak üstü sohbet ederlerken bir anda tatlı bahar havası yerini soğuk kışa bıraktı. Peri ışıkları soldu, ortam karardı. Müzik sustu, konuklar konuşmayı bırakıp kapıya baktı. Kelebek de kaşlarını şüpheyle çatıp başını döndürdü.

Ölü atlarıyla beraber üç lichdi gelen.

Kelebek istemsizce kalbinin hızlıca atmaya başladığını fark etti, zorlukla yutkundu ve sakinliğini bozmamaya çalışarak nefes alış verişini düzeltti. Acaba. . . acaba?!

Ortadaki lichin işaretiyle birisi Çağlayan'a siyah bir mektup uzattı, öbürü ise kanlı bir mektup bıraktı Kelebek'in ellerine. Liderlerinin işaretiyle lichler şölen alanını terk ederken peri ışıkları parıldadı tekrar, soğuk hava yokoldu. Kelebek, boş gözlerle elindeki mektuba bakakaldı. İçten içe biliyordu ne yazdığını, hissedebiliyordu. Açmaya korkuyordu, çünkü biliyordu ki, kelimelerin gücü büyüktü.

Bir şeyi kelimelere dökmek, kabullenmenin ilk adımıydı.

Şölenin devam etmesini emrederek yavaş adımlara odasına çıktı gözlerini mektuptan ayırmadan. Bir yandan içindeki iyimser taraf bunun bir tebrik mektubu olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendini, ama biliyordu ki değildi. Değildi. . .

Odasına girdiği gibi kapıları büyüyle mühürledi. Gören gözlerden ve davetsiz kulaklardan kendini korumak için ek bir kaç söz ekledi büyüye. Bülbül'ün pencere önünde büyük bir hayal kırıklığıyla kanat çırpışını görebiliyordu zihninde. Güldü. Çalışma masasına oturdu, gümüş mektup açacağı ile mühürü kırdı ve yavaşça okumaya başladı.

Haber mektubuydu bu. Kuzey topraklarında Sifaus ve Adramelech'in yaptığı büyük kavgadan ve oluşan kraterden bahsediyordu. Kelimeler ilerledikçe kaşları çatıldı; sözün üçüncü kardeşe geleceğini biliyordu. Mektubu kavrayan eli okudukça kasıldı ve kağıt buruştu elinde. Dizleri titriyordu, gözleri etrafa boş baktı bir an, şölen alanındaki tüm kontrolü bir anda kırıldı.

Ciğerlerini patlatırcasına, acı dolu bir çığlık koyuverdi ve o an davetsiz kulakların bunu duymayacağını bildiği için mutlu oldu. Çığlıklar birbiri ardına geliyor, onu nefessiz bırakıyor, her biri devamında göz yaşlarını getiriyordu.

Eğer oturmuyor olsa, dizleri onu çok ayakta tutamazdı zaten, titriyordu. Tüm vücudu, kendini kaybetmiş bir şekilde titriyor, göz yaşları gözlerinden istemsizce akıyordu. Beyni kabullenemiyordu; neden? Nasıl? Ne zaman?! Bir anlık bir güçle ayağa kalkıp dolabını açtı kapağı kırarcasına, kumaşlara sarılı siyah aynayı indirdi, parçalarcasına çözdü kumaşları ve aynaya baktı.

"GÖSTER!!"

Ama ayna bir parça cam gibiydi sadece, hiçbir şey göstermedi. Hiçbir tepki vermedi. Kelebek ne dediyse, ne yaptıysa boştu; büyüsü anlaşılan diğer her şey gibi, herkes gibi yokolmuştu.

"Hayır. . . Hayır. . ."

Kızıl saçlı kadın umutsuzça etrafa bakındı. Su Aynası. . . Evet, Su Aynası ona gösterirdi gerçeği. Doğru değildi hiçbiri, nasıl olabilirdi ki?! Eteklerine takıldı ama aldırmadan Su Aynasını çıkarıp yatağının üzerine koydu. Sordu. Gerçekte ne olduğunu sordu. Ve diledi, güneydeki adaların yerinde olduğunu, o çok sevdiği adamın. . .

Kelimelere dökemedi.

Ama ayna dürüsttü. Tüm çıplaklığıyla gösterdiği tek şey artık olmayan adalar ve adaları batıran fırtınanın bıraktıklarıydı. Uzakta bir yerde, zaten paramparça olan ve artık tanınmayacak haldeki pelerini yakaladı gözleri.

Sustu. Yastığının yanından kitabını aldı, açıp sayfalarına dokundu sessizce. Eski kitap kokusu. . . Yaptıkları her bir konuşma yıldırım hızıyla aklından geçiyordu, sahneler tekrar tekrar oynuyordu aklında. Her bir söz, her bir mimik, mekanların en ince ayrıntısı ve hatta düşen en ufak gölge bile hafızasındaydı. Bunları düşünürken sayfaları çevirdi bir bir, her bir yaprağa özenle dokunarak. Sonra kitabı kapattı. Yatağa uzandı, kitaba yanağını dayadı. Göz yaşları yanaklarından sessizce akarken anımsadı.

"Siyah giymediğini biliyoruz, ama buna ihtiyacın olacak."

Ve bir de Su Aynasının ona gösterdikleri.

Acıyla gözlerini kapattı. Biliyordu, böyle görmek istemezdi onu, güçlü olmalıydı.

Ama bu gece değil.

Bu gece değil.

Elinde kalan tek şeye, kitaba sarılıp ağladı bütün gece; ta ki rüya kapanı ve Ejder'in Gözyaşları biraz etki gösterip onu derin bir uykuda esir alana dek.

O gece, şölende herkes eğlenmeye devam ederken, Camy Kelebek'in penceresine bakıyor, neler yaşadığını tahmin edebiliyordu. Gülümsedi.

~ Rose

No comments: