Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Saturday, November 14, 2009

Düş'ün Yaratılışı, Ağaç ve Kelebek

Güneş dağların ardından yükselmeye başladığında Kelebek terasta oturmuş günün doğumunu izliyordu. Gün ışığı kadının saçlarını aydınlatıyor, sanki alevmişçesine parlamasını sağlıyordu. Güneşin sıcaklığı kemiklerine kadar onu ısıtırken Kelebek sanki biri adını fısıldamışçasına başını çevirip etrafa baktı. Gözlerini bir kaç kere kırpıştırdı, sessizce ayağa kalkıp odasına girdi.

Ziyaret zamanıydı, eskileri hatırlama ve saygılarını sunma vaktiydi. En güzel elbisesini geçirdi üzerine ve seremoni zırhını takındı; ilk doğduğu zaman üzerinde olan kıyafetlerdi bunlar, onu Düş'e verenin hediyeleriydi.

Baltasını da aldıktan sonra kapıdan dışarı çıkıp kuleden aşağı indi hızlı adımlarla. Pelerini basamaklara sürünüp kadifenin sürtünme sesini çıkarıyor, zırhı tıngırdıyor, hafif bir şarkı mırıldanıyordu. Keyfi yerindeydi.

Kuleden avluya indiğinde savaştan beridir artık pek fazla kimsenin kullanmadığı ana binaya girdi. Hala sağlamdı; üç beş yerde çatlaklar belli oluyordu ama çabuk tamir edilebilirdi. Hala kullanılabilir durumdaydı ana hol. İlerledi içlere doğru, merdivenleri çıkıp üst katlara çıktı, kalenin en içine girdi, merkeze ilerledi. Merkeze ilerledikçe hava ısındı. Kuş cıvıltıları geliyordu ve kadın ilerledikçe bu ses artıyordu. Duvarlar yeşil yosunlar ve renkli sarmaşıklarla kaplıydı artık.

En sonunda çift kanatlı bir kapıya geldi; taştan oyulma, üstüne kazınmış bir çok resim olan, normal taşlara nazaran ılık bir kapı. Kadının beyaz parmakları resimlerin üzerinde gezdi ve tek tek yazılanları okudu.

"Derler ki, Aesten'in kalbinde bir ağaç yaşar. O ağacın dalları dünyanın katmanlarını tutar, yeşerir, çiçek açar ve meyve verir. Meyveler olgunlaştığında ise yaşam başlar."

Kelebek ellerini çekip kollarını iki yana açtı avuçlarında iki kocaman alev topu oluşturarak yüksek tavanlı koridoru aydınlattı. Artık tüm kapıyı kaplayan ağaç resmini görebiliyordu. Gülümsedi. Sessizce okumaya devam etti.

"Düş bu meyvelerden sadece biridir. Altı kalın zincirle dallardan birine bağlıdır bu meyve ve olgunlaştığında zincirler kopmuş, büyük okyanusa düşmüştür. Düş, artık Aesten'in bir parçası, ona bağlı bir adadır. Zincirin bağlı olduğu yerler biri merkezde olmak üzere yıldız biçimde yerleşmiştir adaya. Her biri birer şehir olarak yükselecek ve kendilerine has özellikler gösterip yaşamlarına devam edecektir.

Düş'ün Aesten'e gelişinin ardından merkezde bir ağaç filizlenmiştir. Bu ağaç zamanla büyümüş, yeşermiş, çiçeklenmiştir. İlk polenler bitkileri, ikinci polenler hayvanları, üçüncü polenler ise yaşayan insan ve diğer ırkları oluşturmuştur. Çiçekler en sonunda meyveye dönüşmüş, Düş'ün 6 liderini hediye etmiştir Düş'e."

Kelebek gülümsedi. "Ve ben yedinciyim." Ellerini salladı havada alevleri söndürmek için, sonra avuçlarını taş kapılara dayadı. Hafifçe içip "Açıl." diye fısıldadı. Hiç güç kullanmasına gerek duymadan kapılar hareketlenip açıldılar ve Düş'ü yaratan Ağaç tüm güzelliğiyle Kelebek'in önüne geldi.

Kelebek gülümsedi. Ağacı çevreleyen, tavanı olmayan geniş odaya baktı. Düz taş duvarlardı bunlar kaleyi destekleyen ve Ağaç'ı koruyan. Ancak onun gelişmesini engellemeyecek kadar da geniş ve alçaktı duvarlar. Düş taştandı ve nemli kalmasını sağlıyordu odanın. Kuşlar dallara yuva yapmış, ufak bir cennet oluşturmuşlardı Düş üzerinde. Yavaş yavaş merdivenlerden aşağı indi Kelebek, Ağaç'ın kalın köklerinin üzerinden atlayarak hatırladığı ilk yere doğru bilinçsizce yürüdü.

Gözlerini ilk açtığı yere.
"Ne zaman ki Düş'ün 6 lideri güç kavgasına düştü, bir savaş patlak verdi. Altı liderin güçleri dengeliydi, herhangi birinin kazanması olanaksızdı. İşte bunu fark eden Ağaç, bir meyve daha verdi. " diye mırıldandı kelebek yeşilliklerin arasındaki kırmızı çiçekli bahçeye adım atarak. Oradaydı işte ilk gözlerini açtığı yer, CamaeL'i ilk gördüğü yer.

Daha çocuktu halbuki o zamanlar.

"CamaeL'i seçen Ağaç, ona bir şampiyon bahşetti. Ölemeyen, öldürülemeyen bir kızdı bu. Saf ve temiz beyaz kanatları olan ufak bir kız. Kırmızı elbisesine sarınmış, çiçek bahçesinde mutlulukla oturan, ne olduğunu fark edememiş küçük bir kız." diye devam etti, yavaşça çimenlerin üzerine uzanıp.

"Peki ne oldu sonra Anne?" diye sordu Kelebek gözlerini kapatıp. "Ne oldu da büyüdüm? Neden o kadar kana susamış yarattın beni ki kanatlarım ve saçlarım artık kıpkırmızı? Evet, belki öyle olmam gerekti Düş'ü kurtarabilmek için, ama gerçekten buna değdi mi?" gözlerini aralayıp ağacın dallarından süzülen ışığı izledi.

"Yıllarca kan döktüm, kendiminkini veya başkasınınkini. Defalarca, defalarca gereksiz ölüm. Her biri biraz daha büyüttü beni, ta ki bu hale gelene kadar. Ta ki Camy beni zincire vurmak zorunda kalana kadar. Gerçekten gerekli miydi?"

Kuşları dinledi, sanki Ağaç ona cevap veriyormuşçasına bir anda hepsi aynı melodiyle şakımaya başlamıştı.

"Keşke beni eksik yaratmasaydın anne. Bana sadece kan dökme yetisini vermeseydin keşke. Belki biraz sevmeyi becerebilseydim, çok daha yararlı olabilirdim. Evet sevebiliyorum belki ama tıpkı diğer yaptıklarım gibi, çok saplantılı bir sevgi oluyor bu. "

Yattığı yerde yan dönüp cenin pozisyonunu aldı, elleriyle gözlerini kapadı. Tıpkı yaratıldığı zamanki kadar korumasızdı ve neler olduğunun farkında bile değildi belki de.

~ Rose

Saltillo - 002 F#m

No comments: