Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Wednesday, November 11, 2009

Bütün geceyi kurumuş güllerin arasında geçiren Kelebek, en sonunda dallardan birini kırarak bir mendile sardı ve kemerinden sarkan deri bir kesenin içine yerleştirdi. Son bir kez karların arasındaki ölü bitkilere baktı, yavaşça yürümeye başladı. Kuleden ve bahçeden uzaklaşana kadar hiç durmadan yürüdü. Uçurum göründüğünde koşmaya başladı ve ayağı boşluğa değdiği an kanatlarını açıp Düş'e doğru yola çıktı.

***

Düş'te serin bir kış hakimdi. Kar yağmayı bırakmıştı, güneş arada bir yüzünü gösteriyordu ama yine de soğuktu. Uzaktan Camy'nin kalenin etrafında yürüyerek tamie işlerini kontrol ettiğini, ordunun günlük eğitimini denetlediğini, insanlarla konuşup notlar aldığını görebiliyordu. Surlara ayak bastığında gözler bir an ona çevrildi. Camy'nin suratındaki korku ile endişe arasında gidip gelen ifadeyi çok net okuyabiliyordu. Bir anda kale sessizleşti; herkes bir felaketin olmasını bekliyor gibiydi. Kelebek bir kahkaha attı, elini beline koyarak.

"Hey, kimse ölmedi değil mi? İşlerinizin başına." dedikten sonra odasına çıkan merdivenlere doğru yürümeye başladı.

Merdivenleri tırmanmak hiç bu kadar uzun sürmemişti onun için. En sonunda çift kanatlı kapıları iterek açtı ve odasına girdi. Evet, hiçbir şey değişmiyordu odasında. Ağır kadife perdeler, üstü örtülü ayna, çalışma masası ve erimiş mumlar. Kitapları üstüste dizili duruyordu, kalemleri ve kağıtları özenle yerlerine yerleştirilmişti. Paravan gene odanın bir köşesinde katlıydı, üzerine giysiler fırlatılmıştı. Hmm. Her şey normal görünüyordu.

Makyaj masasına yanaşıp mücevher kutularından birini alıp içini boşalttı, kemerinden sarkan deri keseden mendili çıkardı, kutunun içine koyup kutuyu kapattı ve özenle çekmeceye yerleştirdi. Sırayla masaya döktüğü takıları bir başka kutuya aktardı. Üzerindekileri çıkardı, masadan yarım kalan kitaplardan birini aldı ve yatağına girip perdeleri çekti.

Bir süre rahatsız edilmeden kitap okumak istiyordu şimdi. Kitap bittiğinde yine bir yolculuğa çıkacaktı. Ama bu sefer nedeni ne olacaktı, ancak zaman gösterebilirdi. Hendine güldü hafifçe ve ayıracın bulunduğu sayfaya geldi yavaşça. Eski kitapların kokusunu ve sayfalardaki dokuyu seviyordu.

Okudu.

Çok geçmeden elinde kitap uyuyakaldı.

Uykusunda Düş'ün meydanında büyüyen bir tomurcuk gördü; bir insan boyunun iki katı büyüklüğünde bir çiçek tomurcuğu. Herkesin gözlerinde bir dehşet vardı onu görünce. Sanki kalp gibi titriyordu çiçek her saniye. Ve kimse ne onun nereden geldiğini biliyordu ne de içinde ne olduğunu.

~ Rose

Stuart Chantwood - Time only Knows

No comments: