Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Monday, November 30, 2009

Kelebek'in Çığlıkları

( Öncesi için: http://winterofsarrus.blogspot.com/2009/11/veda-hikayesi.html )
( New Moon (The Meadow -
Alexandre Desplat)
***

Şölenin görkemli açılışından sonraki kutlamalar hiç azalmayan bir coşkuyla devam etti. Bülbül'ün öğrencileri görmekli şarkılar ve danslarla liderleri ve konukları eğlendirdiler, Morrigan öğrencilerinin yetenekleriyle kendini kanıtlayarak tatmin oldu, Noctua ise dağların derinlerinden hikayeler anlattı herkese. Şölen tüm hızıyla sürerken Kelebek bir an Leviathan ve Asporia'dan gelen konuklarının yanına gitti. Çağlayan ve Arleon'un uzaktan sarıldıklarını görmüş, diğer ülkeler arasındaki barışı görmek hoşuna gitmişti. Yanlarına yürürken ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oldu.

"Kar, seni sevinde hissettiriyor olmalı." diyordu Çağlayan.

"Kesinlikle." diye onayladı Arleon, yüzünde büyük bir gülümsemeyle. "Tılsım'ın da davetli olduğunu biliyordum, ancak bu akşam onu göremedim?"

Çağlayan kurmalı bebek gibi tekrardan Kelebek'e söylediği bahaneleri sıraladı düz bir sesle. "İşler işte. . ." diye bitirdi sözlerini.

"Tılsım'ın burada olmaması gerçekten şaşırtıcı. Çalışmalarını sürdürmek için şölene gelmemek? Bir ülkenin ve komşu ülkelerin liderlerinin toplanacağı bir şölende ülkelerle ilgili hayatî meselelerin konuşulmaması imkansızdır çünkü!" Arleon şüpheci bir bakış attı kadına.

"Tılsımı bilirsin işte. . ." diyerek omuz silkmekle yetindi sarışın kadın. Kelebek'in yaklaştığını görünce içi ferahlamış bir biçimde ayağa kalkıp ona sarıldı. "Şölen çok güzel!"

Ayak üstü sohbet ederlerken bir anda tatlı bahar havası yerini soğuk kışa bıraktı. Peri ışıkları soldu, ortam karardı. Müzik sustu, konuklar konuşmayı bırakıp kapıya baktı. Kelebek de kaşlarını şüpheyle çatıp başını döndürdü.

Ölü atlarıyla beraber üç lichdi gelen.

Kelebek istemsizce kalbinin hızlıca atmaya başladığını fark etti, zorlukla yutkundu ve sakinliğini bozmamaya çalışarak nefes alış verişini düzeltti. Acaba. . . acaba?!

Ortadaki lichin işaretiyle birisi Çağlayan'a siyah bir mektup uzattı, öbürü ise kanlı bir mektup bıraktı Kelebek'in ellerine. Liderlerinin işaretiyle lichler şölen alanını terk ederken peri ışıkları parıldadı tekrar, soğuk hava yokoldu. Kelebek, boş gözlerle elindeki mektuba bakakaldı. İçten içe biliyordu ne yazdığını, hissedebiliyordu. Açmaya korkuyordu, çünkü biliyordu ki, kelimelerin gücü büyüktü.

Bir şeyi kelimelere dökmek, kabullenmenin ilk adımıydı.

Şölenin devam etmesini emrederek yavaş adımlara odasına çıktı gözlerini mektuptan ayırmadan. Bir yandan içindeki iyimser taraf bunun bir tebrik mektubu olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendini, ama biliyordu ki değildi. Değildi. . .

Odasına girdiği gibi kapıları büyüyle mühürledi. Gören gözlerden ve davetsiz kulaklardan kendini korumak için ek bir kaç söz ekledi büyüye. Bülbül'ün pencere önünde büyük bir hayal kırıklığıyla kanat çırpışını görebiliyordu zihninde. Güldü. Çalışma masasına oturdu, gümüş mektup açacağı ile mühürü kırdı ve yavaşça okumaya başladı.

Haber mektubuydu bu. Kuzey topraklarında Sifaus ve Adramelech'in yaptığı büyük kavgadan ve oluşan kraterden bahsediyordu. Kelimeler ilerledikçe kaşları çatıldı; sözün üçüncü kardeşe geleceğini biliyordu. Mektubu kavrayan eli okudukça kasıldı ve kağıt buruştu elinde. Dizleri titriyordu, gözleri etrafa boş baktı bir an, şölen alanındaki tüm kontrolü bir anda kırıldı.

Ciğerlerini patlatırcasına, acı dolu bir çığlık koyuverdi ve o an davetsiz kulakların bunu duymayacağını bildiği için mutlu oldu. Çığlıklar birbiri ardına geliyor, onu nefessiz bırakıyor, her biri devamında göz yaşlarını getiriyordu.

Eğer oturmuyor olsa, dizleri onu çok ayakta tutamazdı zaten, titriyordu. Tüm vücudu, kendini kaybetmiş bir şekilde titriyor, göz yaşları gözlerinden istemsizce akıyordu. Beyni kabullenemiyordu; neden? Nasıl? Ne zaman?! Bir anlık bir güçle ayağa kalkıp dolabını açtı kapağı kırarcasına, kumaşlara sarılı siyah aynayı indirdi, parçalarcasına çözdü kumaşları ve aynaya baktı.

"GÖSTER!!"

Ama ayna bir parça cam gibiydi sadece, hiçbir şey göstermedi. Hiçbir tepki vermedi. Kelebek ne dediyse, ne yaptıysa boştu; büyüsü anlaşılan diğer her şey gibi, herkes gibi yokolmuştu.

"Hayır. . . Hayır. . ."

Kızıl saçlı kadın umutsuzça etrafa bakındı. Su Aynası. . . Evet, Su Aynası ona gösterirdi gerçeği. Doğru değildi hiçbiri, nasıl olabilirdi ki?! Eteklerine takıldı ama aldırmadan Su Aynasını çıkarıp yatağının üzerine koydu. Sordu. Gerçekte ne olduğunu sordu. Ve diledi, güneydeki adaların yerinde olduğunu, o çok sevdiği adamın. . .

Kelimelere dökemedi.

Ama ayna dürüsttü. Tüm çıplaklığıyla gösterdiği tek şey artık olmayan adalar ve adaları batıran fırtınanın bıraktıklarıydı. Uzakta bir yerde, zaten paramparça olan ve artık tanınmayacak haldeki pelerini yakaladı gözleri.

Sustu. Yastığının yanından kitabını aldı, açıp sayfalarına dokundu sessizce. Eski kitap kokusu. . . Yaptıkları her bir konuşma yıldırım hızıyla aklından geçiyordu, sahneler tekrar tekrar oynuyordu aklında. Her bir söz, her bir mimik, mekanların en ince ayrıntısı ve hatta düşen en ufak gölge bile hafızasındaydı. Bunları düşünürken sayfaları çevirdi bir bir, her bir yaprağa özenle dokunarak. Sonra kitabı kapattı. Yatağa uzandı, kitaba yanağını dayadı. Göz yaşları yanaklarından sessizce akarken anımsadı.

"Siyah giymediğini biliyoruz, ama buna ihtiyacın olacak."

Ve bir de Su Aynasının ona gösterdikleri.

Acıyla gözlerini kapattı. Biliyordu, böyle görmek istemezdi onu, güçlü olmalıydı.

Ama bu gece değil.

Bu gece değil.

Elinde kalan tek şeye, kitaba sarılıp ağladı bütün gece; ta ki rüya kapanı ve Ejder'in Gözyaşları biraz etki gösterip onu derin bir uykuda esir alana dek.

O gece, şölende herkes eğlenmeye devam ederken, Camy Kelebek'in penceresine bakıyor, neler yaşadığını tahmin edebiliyordu. Gülümsedi.

~ Rose

Sunday, November 29, 2009

Aesten'i Kaplayan Müzik

İşlemeli büyük kapılar ardına kadar açıldı. İsteyen herkes Ağaç'ın bulunduğu bahçeye buyur edildi; şölen bu büyük bahçede yapılacaktı. Dallardan periışıkları sarkıyor ve geceyi aydınlatıyordu; soğuk ışıklardı bunlar, etrafa zarar vermiyorlardı. Arada bir renk değişitiriyorlardı muzipçe, peri ismine yakışır bir biçimde. Sadece toprak bırakılmış bir alanda taşlardan bir çember yapılmıştı ve büyülü bir alev yanarak hem ışık hem sıcaklık sağlıyordu. Hoş, Ağaç'ın bu büyülü bahçesinde kışın soğuğundan eser yoktu.

Bahçenin çeşitli yerlerine büyük şölen masaları kurulmuştu. Etrafta bir görevli ordusu geziyor, masalardaki yiyecek ve içkileri kontrol ediyor, eksikleri tamamlıyordu. Ormanda cıvıldayan kuşların hepsi, şimdi bu iç bahçeye akın etmişti.

Düş halkının büyük bir çoğunluğu Ağaç'ın büyüklüğü karşısında ağzı açık kalmıştı. Ağaç'ı o güne kadar sadece 7 lider görmüştü; diğer herkes içinse Ağaç, bir hikayeden ibaretti. Şimdi herkes onun o muhteşemliğine tanık olmuş, mitlerin gerçek olduğunu anlamışlardı.

Herkesin toplandığına emin olduktan sonra, altı lider -Noctua, J.,Bülbül, Kwahu, Morrigan ve CamaeL- kendilerine özel silahları ellerinde kendileri için hazırlanmış masaya doğru yürüdüler. Ortada büyük bir koltuk ve iki yanında üçer koltuk olmak üzere uzun bir masa hazırlanmıştı liderlere. Hepsi yeni dikilmiş özenli giysilerinin hışırtısıyla, zırh giyenler ise tören zırhlarının tıkırtısıyla koltuklarına yerleştiler. En son Kelebek, kızıl bir alev gibi belirdi yeşilliğin ortasında. Kadife elbisesi parıl parıl parlıyor, hediye zırhı ateşin ışıklarını yansıtıyordu. Elinde uzun saplı, iki taraflı baltasını tutuyordu, diğer elinde ise kalın bir büyü kitabı vardı. Herkes bir sessizliğe gömülmüşken yavaşça masaya ilerledi. Koltuğuna yaklaştı ama oturmadı.

"Düş'ün liderleri, Komşularımızın elçileri ve diğer tüm davetliler, hoşgeldiniz!" dedi gülümseyerek. "Düş'deki güç dengesini bozup savaşa son vermek üzere gönderilişimin üzerinden yüzyıllar geçti. Hiçbir zaman Düş'ün gerçek liderlerinden biri olarak kabul görmedim. Bunu hep bir zayıflık olarak görmüştüm fakat bunun gerçek anlamını şimdi kavrıyorum;" kalabalık büyük bir sessizliğe gömüldü. "Düş'ü yönetmek için seçilen benim."

Herkesin şaşkın bakışlarını süzdü kadın bir bir. "Ben, Kan Cadısı Kelebek, Düş'deki hakimiyeti resmileştiriyorum. Ve bunu yaparke, Ağaç'ın onayını istiyorum."

Ağaç'ın yaprakları hışırdadı, dalları ise garip bir sesle gıcırdadı. Dallardan biri Kelebek'in üzerine eğildi çok uzun gibi gelen bir süre içinde ve dal geri kalktığında Kelebek, ellerinde kıpkırmızı bir elma tutuyordu.

"Ağaç'ın da onayıyla beraber, hakimiyetimin resmileştiğini ilan ediyorum!" Elmadan bir ısırık aldı; elma sulu ve tatlıydı ancak renksiz değildi akan su. Sanki Ağaç'ın kanı akıyordu dudaklarından. Gülümsedi, parmaklarıyla akan suyu silip emdi, ve Kwahu'ya başıyla bir onay işareti verdi.

Yalnız Kartal elini yana atıp hayvan derisinden yapılma bir davul çıkarıp hafif bir tempo tutturdu. Onun ritmine Morrigan'ın zilleri katıldı yavaşça. J. dudaklarına flütünü götürüp bir ezgi başlatırken, Noctua'nın akordeonundan hepsini toparlayan bir müzik çıktı. CamaeL yeni hediye edilmiş kemanı ile yayını buluşturdu ve en sonunda Bülbül, en tatlı sesiyle şarkısına başladı.

Düş'ün liderleri kutlama şarkısı ile şölene başlarken büyülü alevler dans etti, peri ısıkları renk değiştirdi. Dikkatli bakan gözler alvelerde Düş'ün yaratılışını ve takip eden tarihi anlatan simgeleri görebildi, diğerleri ise sadece müzikle kendini kaybetti.

Saatlerce devam eden şarkıyı tüm Aesten duydu; en kuzeydeki topraklardan en güneydeki buzullara kadar. En doğudan en batıya ulaştı müzik. Duyanlar bir an için gözlerini kapattıklarında kendilerini Düş'deki şölende, ateş başında bulduklar.

Bütün bunları gülümseyerek izleyen Kelebek sessizce koltuğuna oturdu ve elmayı geride hiçbir şey bırakmayana kadar yedi. Aldığı her ısırıkta ise damarlarına karışan gücü hissedebiliyordu.

~ Rose

Sirenia isimli grubu dinledim hep.

Saturday, November 28, 2009

Düş'ün Liderleri VI : Meleklerden CamaeL

Tüm liderler Düş'de toplanmıştı artık. Kalenin etrafındaki ormanda türlü türlü kuş cıvıltıları yükseliyordu gündüz ve gece fark etmeksizin. Kelebek büyük bir keyifle avludaki curcunayı izliyordu kuş seslerini dinlerken ve yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

"Kelebek?" diye seslendi CameL kapıyı tıklattıktan sonra. "Terzi bizi bekliyor."

Kelebek pelerinine sarınıp Camy'yi takip etti ve beraber Terzinin onları beklediği odaya doğru geçtiler.

CamaeL, meleklerden geliyordu ve baş meleklerden birinin adını almıştı. 6 tane büyük beyaz kanadı vardı hafif bir mavilikle parlayan. Cennet'in altın ordularının Gümüş Komutanı olarak geçerdi kimi kitaplarda adı. Sevgi dolu, merhametli ve adil olmasıyla bilinirdi. Zaman zaman adalet duygusunu gölgeleyen tek bir şey vardı; kıskançlığı.

Büyük Liderler Savaşı sırasında Ağaç, onun yönettiği kente, bir çiçek bahçesinin içinde Kelebek'i sunmuştu. 7.lider olabilecek bu kızın asla ölememe özelliğine duyduğu kıskançlık, ona bazı şeyleri çarpık anlatmasına yol açmıştı. Kelebek zaman içerisinde CamaeL'e bağlanmış, onun koruyucusu kesilmiş ve dengeyi onun yönünde bozmuştu. Ancak bununla yetinmeyen ve Kelebek'in gücünden korkan CamaeL onu zicire vurmuş, içindeki kıskançlığı söndüremediği için de ona çeşitli işkenceler etmişti.

S'arrus'un ortaya çıkmasıyla dengelerin tekrar değiştiğini fark eden CamaeL, harekete geçmek için geç kalmıştı. Kelebek'in gözleri açılmış, zincirleri kırılmıştı. Adalet için gelmişti ve Camy'nin elinden bir tek bunu uygulamasına izin vermek geliyordu. Nitekim, içinde bir yerde yaptığı seçimler yüzünden hep acı çekiyordu ve şimdi cezasını çekerek vicdanını bir nebze olsun rahatlatabiliyordu.

CamaeL ve şimdi Kelebek, Düş'ün başkenti olan ve tam merkezdeki kent Düş'ün lideriydi. Düş'e hayat veren o ulu ağaç burada köklenmişti. Geçimini gelen vergilerle sağlıyordu bu kent ve Düş'deki şehirler arası ticareti elinde tutuyordu. Düzenli olarak büyük pazarlar kurulurdu burada, bilgi ve eğitim hep buradaydı. Festivaller hep Düş'de yapılırdı. Aynı zamanda ne kadar felaket olurduysa hep burada olmuştu diğer şehirleri es geçip. Diğer kentler nasıl Düş'ün devamlılığı için üretim yapıyorduysa, Düş'de onları korumakla yükümlüydü sanki.

CamaeL kızıl kumral saçlı görünüyordu fakat doğal saç rengi sarımsı kumraldı. Yıllar önce Kelebek ilk geldiğinde saçlarının rengini değiştirmiş, bir daha da doğal rengine dönmemişti. Gümüş zırhlar giyer, zırh giymediği zamanlarda ise uzun elbiseleri tercih ederdi. Bir zamanlar saf sevgi ve ışık ile parlayan yüzü, artık zamanla yaptığı şeyler yüzünden çarpılmıştı. Sessizdi artık ve cezasının bitmesini büyük bir umursamazlıkla bekliyordu.

Terzi büyük bir sevgiyle karşıladı iki kadını ve hemen buyur etti. Önce Kelebek, kendisi için özel dikilmiş bordo ve biraz dekolteli elbiseyi denedi üzerinde. Memnuniyetle kafasını salladı, onayladı. Gelen hediyelerle birlikte uyumlu olacaktı giydiği. Özellikle Noctua'nın onun için dövdüğü bileklikleri çıkarmamıştı hala.

Ve sonra Camy giydi beyaz-mavi elbisesini. Bir an yüzü tıpkı eskiden olduğu gibi saf bir sevgiyle parladı. "Nasıl oldum?"

"Çok güzel görünüyorsun." dedi Kelebek gülümseyerek.

Camy, kızıl saçlı kadına sıkıca sarıldı.

~ Rose

Egil Saga - Faun

Friday, November 27, 2009

Düş'ün Liderleri V: Kartallardan Kwahu

(Not: Hopi kızılderililerinin konuştuğu dilde Kwahu Kartal demekmiş.)
----------

Bülbül'ün Düş'e varışından sonra çok geçmemişti ki, bir gün batımında son liderin varlığını hissetti Kelebek. Çalışma masasından kalkarak merakla terasa çıkıp etrafa baktı ama kimseyi göremedi. Sadece batıda çok güzel bir gün batımı vardı gökyüzünü kırmızıya boyayan, bir süre gözlerini oraya dikmiş bir biçimde manzaraya izledi. Çok geçmeden kırmızılığı delen bir karaltı fark etti. Yükseklerden uçan geniş kanatlı bir kuş, batıdan Düş'e doğru uçuyordu. Yüzüne bir gülümseme gelen Kelebek büyük bir heyecenla odasından çıktı ve hazırlıkların yapılması için emirler yağdırdı.

Çok geçmeden batıdan Düş'e doğru uçan kuş surlara vardı ve avluya kondu. Kanatları büyüyüp etrafını sardı, bir insan boyutunu aldığında ise sırtında toplandı. Uzun boylu, 20-25 yaşlarında bir genç adamdı bu. Yanık tenli, uzun koyu renk saçlı, hayvan postundan yapılma kıyafetler giyen, belindeki kemerden pek çok deri kese sarkan, vücudu dövmelerle sarılı biri. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Diğer liderlere zıtlık oluşturacak şekilde yalnız gelmişti ve neredeyse hiç bir başka eşyası yoktu sırtındaki ufak çanta haricinde.

"Selam olsun sana, Ulu Kelebek." dedi adam, hafifçe eğilip selam verirken, ellerini göğsünde kavuşturmuştu.

Kelebek de onun selamını tekrarladı. "Sana da selamlar, Ulu Kwahu."

Kartallardan gelen Kwahu, ya da daha çok kullandığı ismiyle Yalnız Kartal, Düş'ün Batı-Kenti'nin lideriydi. Düş'ün batısında yer yer ormanlar olsa da, çoğunlukla gün batımı gibi kızıl çorak topraklar uzanırdı. Batı-Kenti de bu çorak topraklara dağılmış bir kentti. Çoğunlukla bir çember etrafında göçebe yaşardı oranın halkı, mevsimler değişip de zorlukla başladığında bir başka yere geçerlerdi. Böylece bir süre kullandıkları yerdeki kaynaklar yenilenir, inandıkları denge bozulmamış olurdu. Düş'ün en duru-görü'ye sahip şamanları buradan çıkardı. Deri işlemeciliğinde ustaydı burada yaşayanlar. Çoğunlukla çok az konuşur, konuştuklarında ise az kelimeyle çok şey ifade etmeye çalışırlardı. Anlamak için dinlemek gerektiğini savunurlardı.

Kelebek, Kwahu kendini evinde hissetsin diye iç avlunun bir kenarında büyük bir ateş yaktırmış, deriden yapılma tentelerle Batı-Kenti gibi bir hava yaratılmaya çalışılmıştı. En azından şölen boyunca kullanılabilecek güzel bir yer elde etmişlerdi. Nitekim Kwahu bu ufak yeri gördüğünde yüzündeki ciddi ifade kırıldı ve bir gülümseme yerleşti yüzüne.

"Zahmetiniz için teşekkür ederim." dedi, Kelebek'in ona gösterdiği yere oturarak.

"Eğer sizi mutlu edebildiysem, ne mutlu bana." diye cevap verdi Kelebek, adamın soluna oturarak.

Diğer liderler Yalnız Kartal'ın huyunu bildiklerinden ve soğukta dışarda oturmak istemediklerinden yemek salonunda vakit geçirmekteydiler. O akşam Kelebek ve Kwahu beraber yemek yiyecekler gibi görünüyordu. En azından karşılama umduğu gibi gitmişti Kelebek'in ve içi ferahlamıştı.

Özenle hazırlanmış yemekleri sessizce yediler. Kelebek çabucak Kwahu'ya ayak uydurmuş, sadece vücut diliyle bir şeyleri anlatabilmeye başlamıştı. Dinlediğinde gerçekten duyabiliyor, en ufak işaretin anlamını daha rahat kavrayabiliyordu. Hiç konuşmamalarına rağmen Kwahu'nun uzun ama rahat bir yolculuk geçirdiğini, bu mevsim avın iyi geçtiğini ve sürülerin iyi yavruladığını, en kaliteli derileri elde ettiklerini anlamıştı. Ama öyle bir an geldi ki, Kwahu konuşmak zorunda kaldı.

"Duru-görücülerimiz Düş'ün geneli için iyi şeyler görse de, büyük değişimler haber ettiler." dedi. Bir eli deri keselerden birine gitti, sessizce bir toz aldı avuçlarına ve ateşe attı. Tatlı bir koku yayıldı etrafa, ateşin rengi maviye döndü. "Fakat sadece sizin için bir görü yok Kelebek. Sadece düz bir karanlık var anlam veremediğimiz. Bilinmezlik."

Kelebek kaşlarını çattı. "Bunu neye yormalıyım?"

"Korkun olmasın." dedi adam, kadının gözlerinin içine bakarak. Bir daha da konuşmadı. Deri kese içindeki bitki tozlarını gösterdi ve iki eliyle tutarak Kelebek'e sundu. Kelebek elindekini incelerken de kadının omuzlarına sıcacık siyah bir kürk bıraktı.

"Siyah giymediğini biliyoruz fakat bir kaç gün içinde buna ihtiyacın olacak." dedi adam, ellerini göğsünde kavuşturup selam verdi ve onun için hazırlanmış çadıra girdi.

Kelebek şok olmuş bir surat ifadesiyle adamın sözlerini anlamlandımaya çalıştı. Siyah. . .

Elini yumruk yapıp göğsünün üzerine koydu korkuyla ve tüm korkularının gerçek olmamasını diledi sessizce.

~ Rose

World of Warcraft Sountrack - Tauren Rest Area 1A, 1B, 2A, 2B, 3A, 3B

Thursday, November 26, 2009

Düş'ün Liderleri IV: Bülbüllerden Lucinia

Günün ortasına doğru Kelebek ve J. kış bahçesinde oturmuş sohbet ediyordu. Morrigan son bir kaç gündür eğitimlerini boşlayan öğrencilerini fazladan çalışma ile cezalandırıyordu, Noctua ise geceki avdan sabaha karşı yorgun bir biçimde dönmüş, avladıkları taze geyik ve tavşanları kale mutfağına bıraktıktan sonra odasına çekilmişti.

Bir anda papağnların rahatsız edici çığlıkları doldurdu avluyu. Aralarında bir tane ufak kuşun olduğu 6 kuş avluya indi. Bu ufak kuş bir bülbüldü ve yavaşça ayağa kalktığında fırfırlı elbisesinin içinde, uzun sarı saçları olan ufak bir kıza dönüştü. Elbisesinin kolu yırtıktı ve derin bir kesikten oluk oluk kan akıyordu.

"Leydim, ormanda -!" diye başladı söze ama lafı yarım kaldı.

"Lucinia!" J. gözleri kocaman açılmış bir biçimde panikle bağırdı. Turuncu ve yeşil kanatları gerilirken kılıcını çekmiş, ormana doğru süzülmeye başlamıştı. Kelebek J.'in adamlarına başıyla işaret etti; bu bülbül kızın yaralarına bakılacaktı çabucak; kesik derin görünüyordu. Çok fazla oyalanmadan baltasını kaptı o da ve J.'in peşinden gitti.

Nerede olduklarını bulmak pek zor olmadı; J. direk bülbül seslerini duymuş, eşsiz yön duygusuyla nereden geldiğini bulmuştu (gemi kaptanı olmasının artılarından biriydi bu asla şaşırtılamayan yön duygusu.). Ağaçların arasına sert bir dalış yaptı kılıcı çekili bir biçimde ama bunun pek de gerekli olmadığını fark etti yere indiğinde. Nitekim, hemen onun ardından yere inen Kelebek bir kahkaha patlattı.

16-17 yaşlarında ufak bir kız, korsesinin arkasına doğru uzayan fırfırlı eteğini dalgalandırarak daldan dala konuyor, bir yandan eğlenirken onlara saldırmış olan gölge yaratıklara bir görünüp bir kaybolan hançeriyle saldırıyordu. Hemen onun arkasında ise bir grup ufak kız vardı kertenkelelere binmiş, korkuyla titreyen. En sonunda gölge ortadan kaybolduğunda küçük kız üzerini başını düzeltti, kısa sarı-yeşil saçlarını kontrol etti, bileğindeki gizli bıçakları yerlerine yerleştirdi ve şaşkın bir surat ifadesiyle ona bakan J. ve Kelebek'e baktı.

"Ah, size geldiğimi haber versin diye yollamıştım onu ben, sizi paniklettirsin diye değil." Küçük kız kıkırdadı. "J.!" diye bir mutlu çığlık attı sonra, koşarak genç adama sarıldı kucağına tırmanıp. "Seni görmeyi beklemiyordum." yanağını yanağına dayadı sonra gözlerini aralayıp Kelebek'e el salladı. "Merhaba ev sahibi!"

Lucinia ya da daha çok kullandığı adıyla Bülbül, Güney-Doğu kentinin Lideriydi ve J.'in tam simetriğindeki kenti yönetiyordu. Tropikal ormanlarla dolu, kocaman ağaçların yükseldiği, yağmurun eksik olmadığı bir kentti bu. Ağaçların üzerine inşa edilmiş, kat kat ip merdivenlerle içinde gezilebilen, renk renk çiçeklerle bezeli, yer yüzünde cennet bir kentti bu. Kuş sesleri yankılanırdı ormanlarda daima. Her türlü bitki yetiştiği için orada yaşayan halk şifalı bitkileri kurutur, meyve ve sebze yetiştirir, onlarla geçim sağlardı. Şifalı otları çeşitli iksirlere, kremlere, merhemlere ve ilaçlara dönüştürmekte en iyisiydiler. Bir diğer geçim kaynakları ise keresteydi. Ormana zarar veremeyecek kadar alırlar, çoğunlukla zaten düşmüş olan ağaçlardan çok güzel ahşap mobilyalar, enstrümanlar ve eşyalar yaparlardı. Buradaki akademide belki de tüm Aesten'in en hünerli ozanları yetişirdi.

Kelebek ve J.'in öncerliğindeki küçük kızlar grubu ormanın içinden geçerek Düş'ün geniş kapılarına vardılar. İçeri girdiklerinde J. Bülbül'ü yavaşça yere bıraktı (tüm şımarıklığıyla J.'e taşıtmıştı kendini), kızlar kertenkeleleri bakıma götürürken bir kaç tanesi de eşyaları odalara taşıdı. Bu yeni gelen kız büyük bir dedikodu zincirini başlatmıştı ve kıskanç J. hayranları çoktan ondan nefret etmeye başlamıştı.

"Burası hiç de hatırladığım gibi değil. Kar yağmazdı ki burda?!" diye homurdandı Bülbül avluda karların içinde koştururken. "Ama çok şey değişmiş. Hmm. Neyse, ne zaman yiyoruz?"

Kelebek gülerek onu yemek salonuna götürdü. Her zamankinden fazla ve çok çeşitli hazırlanmıştı masa bu sefer. Noctua yine şöminenin başında piposunu tüttürüyordu ki Bülbül'ün girişiyle ayağa kalkıp sevgiyle kucakladı küçük kızı. "Bülbülümüz gelmiş."

"Evet babalık, benim şarkılarım olmadan bu şölen hiçbir şeye benzemez!" Adamı ellerinden tutup bir kaç tur etrafında döndü sonra masadaki yerini aldı, kimseyi beklemeden o küçük bedeninden beklenmeyecek miktarlarda yiyeceği tabağına doldurmaya başladı. J. sessizce onun yanına oturdu, Morrigan ise rahatsız bakışlarla süzüyordu onu.

"Gölgelerin sayısında artış var Kelebek, hoş günler geçirmiyor musun yoksa?" diye sordu Bülbük bir tavuk butu kemirirken. "Güzel düşler gör kabuslar değil. Kabusları haketmiyorsun."

Kelebek sadece gülümseyerek şarabını yudumladı. Bir kaç parça sebze dışında hiçbir şeye dokunmamıştı hala. Sessizce masadakileri izlemekle yetiniyordu; muhabbet eden farklı kültürdeki insanların sesleri, kahkahaları. . . Uzun zamandır böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. En azından artık bülbüllerin sesi diğer rahatsız edici detone sesleri bastırabiliyordu.

"Sana hediye olarak benim özel olarak kardığım iyileştirici merhemi getirdim. Hoş, pek ihtiyacın yok sanırım artık." dudak büktü. "Kalp ağrısına da iyi gelir." diye fısıldadı sonra, göz ucuyla J.'e bakarak. "Bir de şarkılarımızı getirdik sana. CamaeL'e ise en iyi ustamın son yaptığı kemanı getirdim. Yeterli olur herhalde, değil mi?" alt dudağını ısırıyordu gerginlikle.

Kelebek kızın avucundaki şişeyi aldı, yavaşça içini açıp kokladı; çok güzel kokan bir merhemdi bu. Keyifle gülümsedi, kapağı geri kapattı. "Sadece gelmiş olman bile yeterli Bülbül, ağırlaşan Düş'ün havasına neşe getirdin."

Kız neşeyle bir çığlık attı ve bir anda şarkı söylemeye başladı. Şarkısı o an tüm hollerde yankılanırken herkes bir an durup kızın rahatlatıcı sesini dinledi.

Gece yatmadan önce merhemden bir parça sürdü Kelebek, iç çekerek çekmeceye baktı içindekini görürcesine. Yatağına uzandığında ise uzun zamandır hiç uyumadığı kadar kesintisiz uyudu. Öyle ki, bir kaç oda ötesinde J. ve Bülbül'ün kavgalarını duymadı bile.

Ne bağırışlarını ne de kapıların çarpılış seslerini.

Sadece derin ve sessiz bir uyku vardı o gece.

~ Rose

Sweeney Todd Soundtrack - Greenfinch and Linnetbird

Wednesday, November 25, 2009

Düş'ün Liderleri III : Baykuşlardan Noctua

Konukların ve liderlerin yavaş yavaş Düş'e varmaya başlamış olması Kelebek'i mutlu ediyordu. Hala büyük bir merakla Sifaus ya da S'arrus'dan haber beklerken bu merakın dikkatini bozmasını engellemeye çalışıyor, kendini çalışmalarına ve karşılamalara vererek kafasını dağınık tutuyordu. Ancak, bir kaç gündür, Arleon'un varışından sonra başka kimse gelmemişti daha.

Gene boş geçen bir günün ardından, kimse Düş'e ayak basmamıştı. Gün batımına kadar ufukta kimsenin görünmediği her gün Kelebek'in hevesi biraz daha kırılıyordu; Düş'ün diğerleri gelemeyecek miydi? Ya diğer ülkelerin liderleri?

Derin bir üzüntüyle iç çeken Kelebek tam geceliğine uzanmak üzereydi ki yer titredi. Kadın garipsedi; doğal değildi bu, deprem olamazdı. Merakla terasa çıkarak uzaklara baktı.

Güm!

Yer tekrar titredi ve surların ardından kalın ve tok bir ses yükseldi.

"Düş'te hayat gün batımına kadar mı?! Beni hayal kırıklığına uğratıyorsun Kelebek!"

Kapılar açılırken Kelebek kendini terastan aşağı atarak yavaşça süzülerek yere kondu. Morrigan pencereden kapıya bakıyor, J.ise ortalıkta görünmüyordu (muhtemelen bir yerlerde içip eğlenmekteydi).

Kapıların açılmasıyla beraber 3 tane iki metra boyunda siyah ayı kükreyerek içeri daldı. Sırtlarında 3 tane 50 yaşlarında adam taşıyorlardı. Yavaşça ayıların üzerinden inerek üstlerini düzelttiler. İki tanesi selam verdikten sonra ayıları bakıma götürdü (seyisler korkmuştu), ortadaki adam Kelebek'in önüne gelip ona, adamdan beklenmeyecek bir şefkatle sarıldı. "Ah, seni son gördüğümde dizime geliyordun!"

Noctua, baykuş kanatlı liderdi ve Düş'ün Doğu Kenti'nin lideriydi. Doğu Kenti falezlere oyulmuş, yükseklerde bir kentti, gün doğumunda bembeyaz parıldar, açık denizlerdeki gemilerin yön bulmasına yardımcı olurdu. Özellikle metal ve mücevher işlemeciliği ile ünlüydü bu kent; her dağ içine oyulmuş kentten bekleneceği gibi. Denizden gelen nemli rüzgarları yüksek falezler keser, kenti geçip batıya gidildikçe ve dağın öte tarafına geçildikçe karlarla kaplı ormanlar ve platolar çıkardı insanın karşısına. Doğu Kenti'nin insanları siyah ayıları evcilleştirmiş, böylece hem soğuk şartlarda onları ormandan geçirebilecek hem de dağa tırmanıp falezleri aşabilecek bineklere sahip olmuşlardı. Düz yerleri olmadığı için tarım yapamayan Doğu Kenti halkı, mevsimi geldiğinde ava çıkar ve et kuruturlardı; tahılı ise diğer kentlerden getirtiyorlardı. Ticaret çoğu insanın ikincil geçim kaynağıydı; işlenen metaller, mücevherler ve kurutulmuş et, siyah ayı postları ve binekler deniz aşırı kentlerde büyük rağbet görüyordu.

Kelebek de sevdiyle adama sarıldı. "Seni tekrar görmek çok güzel Noctua, gecikmeni bir türlü yerinden kalkamamana bağlıyorum."

Yaşlı adam utangaçça gülümsedi. "Eh, yaşlı kemiklerim artık şömine başında dinlenmeyi tercih ediyor ufaklık." 60yaşlarında gösteren bu adamın saçları kumraldı ancak kumral teller kadar beyaz teller de karışmıştı aralarına. Upuzun sakalı özenle taranmış ve kesilerek şekillendirilmişti. Yüzü yaşlılık çizgileriyle doluydu ama vücudu yaşını göstermeyecek kadar yapılıydı. Sağlam görünüşlü demir zırhlar giyinmişti, sırtında ise geniş bir kule kalkan bir de neredeyse yarı boyunda bir çekiç taşıyordu (veya balyoz, boyutları gerçekten büyüktü çünkü).

"O zaman seni salonumuza alalım, şömine başında en güzel baharatlı şarabımızdan sunalım?" Kelebek adamın koluna girdi ve beraberce çabucak hazırlanmış ve ısıtılmış salona girdiler. Şöminenin yakınına iki rahat koltuk konmuştu, ikisinin ortasına yerleştirilmiş olan ahşap masada iki ise kupa baharatlı sıcak şarap duruyordu. Bir tabak atıştırmalık da ihmal edilmemişti.

Koltuklarına yerleştiler. Noctua büyük bir yudum aldı kupadan ve atıştırmalıkları mideye indirmeye başladı. Kelebek gülümseyerek adamı süzdü.

"Sen hep bu kadar yaşlı mıydın yoksa yıllar mı yaşlandırdı seni?" diye sordu bir an.

Adam güldü "Her ikisinden de. Sanırım aynısı senin için de geçerli hm?"

"Sanırım." diye mırıldandı kadın. "Diğer kentlerin liderleri dışında iki kişi kaldı gelmeyen. Morrigan ve J. vardılar."

"Vay, buz kraliçesi buralara kadar geldi ha?" derinden güldü adam. Yanındaki çantalardan birini açtı, içinden güzel oymalı bir pipo çıkarıp yavaş yavaş, hiç acele etmeden tütün ile doldurdu, yaktı ve büyük bir zevkle tüttürmeye başladı. "Gece geç saat olduğu için fazla uyanık tutmayacağım seni, ama biliyorsun, kanatlarımdan gelme bir alışkanlığım var; gece avlanırız biz."

Kelebek gülümsedi. "Hiç sorun değil, geceleri çok iyi uyuyabildiğimi söyleyemem. Hoş, J.in getirdği rüya kapanı gerçekten uykularımı rahatlattı."

"Vay vay, gerçekten düşünceli bir şey yapabilmiş sonunda kerata." O sırada kapı çalındı, Noctua'nın adamlarından biri elinde kumaşlara sarılı birşeyle geldi. Her adımda tıngırdamasından Kelebek bunun metal bir şey olduğunu anlamıştı. "Bunu ben işledim, elimden geldiğince." dedi adam, paketlenmiş hediyeyi aldı, kumaş kıvrımlarını bir bir açtı ve içindekini alarak şömine ışığına tuttu.

Metal bileklikler, sol kol için plaka zırh ve bir omuzluktu bu. Tek tek kanat tüyleri işlenmişti ice ince, kabartmaların hepsi Kelebek'in Düş'e gelişini, o zamanlar bir çocuk olduğunu, gün geçtikçe büyüdüğünü ve Kan Cadısı oluşunu anlatan simgelerle doluydu.

"Ben duymuştum ki, bileklerini kesme adetin varmış..."

"Vardı, ama artık yok."

"Daha önce bilseydim bilekliklerin içine yaptığım yumuşak kısımları eklemezdim. Biraz hakaret gibi oldu sana, kusura bakma." dedi adam tekrar biraz utançla.

"Sorun değil. Düşünceli davranışın beni mutlu etti aslında." Kelebek bileklikleri alarak taktı, Noctua ona diğer parçaları giyebilmesi için yardım etti. İlk başta biraz sıkan biraz da bol gelen parçalar oldu ama saniyeler içinde Kelebek bu uyumsuz parçaların şekil değiştirerek tam üzerine oturduğunu hissetti.

"Doğu Kenti'nin özel metali, biraz da Baykuş büyüsü." Adam kadını süzdü ve kafasını salladı. "Çok yakıştı."

"Artık pek kaba kuvvet kullanmıyorum."

"Yine de kendini korumak için ihtiyacın olacak." kupayı dikti adam ve ayaklandı. "Haydi, şunları çıkar, odana git ve uyu. Sanırım göl kenarındaki ormanda avlanmamız sorun yaratmaz, değil mi?"

"Hayır, hala av mevsimindeyiz. " Sevgiyle kucaklaştılar, Kelebek odasına çıkarken kapının önünde toplanan üç adam silahlarını av için hazırladılar.

~ Rose

Korpiklaani - Beer Beer / Fields in Flames

Tuesday, November 24, 2009

Düş'ün Liderleri II : Papağanlardan J. Roger

(Geri kalan liderlerin resimlerini vakit oldukça çizip buraya ekleyeceğim, ama hikayelerim, resimleri çizmeyi bitirene kadar bekleyemeyecek. Her güne bir hikaye gene. )

Kuzgunlar tüm gece sessizdi, sadece uzaklardan gelen kanat hışırtıları vardı. Daha sonra, gün doğumuyla beraber avluda kanat sesleri yerini elbiselerin hışırtılarına bıraktı. Şehirlerinden uzak bile olsa Morrigan, tüm öğrencilerinin eğitimine Düş topraklarında devam ediyor, sert bakışlarıyla kızların asalarını tutuşlarına, el hareketlerine ve büyü sözlerindeki telaffuzlarına bakıyordu. En ufak bir hatada affı yoktu; yapması gereken çalışmayı iki katına çıkarıyordu. Kelebek bir süre pencereden onları izledi , sonra gözleri önce güneye, uzaklara kaydı merakla, sonra beyaz karların üzerinde hareket eden bir lekeye.

Bir grup atlı, hızla Düş'e yaklaşıyordu. Uzaktan gözlerinin seçebildiği kadarıyla yeşiller, sarılar ve turuncular vardı en başlarındaki adamın pelerininde. Bunu fark eden kelebek hemen pelerinine sarınıp, bu gece için de bir şölen masası hazırlanmasını emretti.

Çok geçmeden Morrigan, öğrencilerinin günlük eğitimini tamamlamış ve paydos etmişti. Pazaryerindeki meydanda, bir kış bahçesinde oturmuş çayını yudumlarken Kelebek hızlıca yanından geçip başıyla selamladı. Morrigan merakla onun gittiği yöne bakarken, dev kapıların açıldığını gördü.

İçeri bir grup atlı adam girdi, hepsi gençti ve 20lerini geçmemişti. Hepsinin başlarında şapkalar, bandanalar sarılıydı, deri çizmeler, siyah pantolonlar, deri yelekler ve gömlekler giymişlerdi. Bellerinde uzun palalar, hançerler taşıyorlardı. Hepsinin başında ise gemi kaptanlarına özgü şapkası ve ceketiyle bir adam duruyordu. Saçları uzun ve rastalıydı, boncuklarla süslenmişti ve bir kırmızı bandanayla geriye tutturulmuştu.
Yüzünde sevecen ve muzip bir sırıtışla atından aşağı atladı ve Kelebek'in pelerin sandığı renkli papağan kanatlarını titreterek gerindi; kanatlar daha sonra yok oldu. "Evet, beni tanı diye bayrak yerine onları taşıyordum. Gerçekten ağırlar biliyor musun Kelebek?" diyip kıkırdadı; sesi yeni olgunlaşmaya başlamış bir genç adamın sesi gibiydi ve gülümsemesi çok tatlıydı.

"Hoşgeldin J." dedi Kelebek, elini uzatarak. Genç adam kibarca kadının elini tutarak dudaklarına götürüp ufak bir öpücük kondurdu.

"Hoşbulduk leydim!" adam kıkırdayarak doğruldu.

Güney-Batı Şehri'nin lideriydi J. Roger. Deniz ticaretinin kalbinin attığı kentti orası, balıkçılığın en yaygın geçim kaynağı olduğu, sürekli tropikal bir havanın estiği, deniz kokusunun eskisk olmadığı neşeli tavernalar, paralı askerler ve çoğunlukla kanun kaçaklarının bulunduğu bir kent. J. en genç liderlerden biriydi ve lideri olduğu kent de onun gibi kıpır kıpır ve düzensizdi. Yine de herhangi bir tehlike arzetmiyordu; genç görünmesine rağmen otoriter bir liderdi.

Omzundaki papağan korkunç bir sesle J.'in dediklerini tekrarlarken, J. kafifçe gagasını okşadı hayvanın. Bir eli belindeki papağan işlemeli paladaydı (palanın bıçak kısmını papağanın kuyduğu oluşturuyordu.). Adamları da atlardan inerek etları seyislere teslim etti, eşyaları atlardan indirerek kalede ayrılan odalara taşımaya başladılar. Bu eşyaların arasında çok güzel işlemeli kutular, üstü örtülü hediyeler ve J.'in yetenekli olduğu üflemeli çalgılar vardı. Genç adamın bakışları avluda geziyor, bir bir çevresindeki kadınları süzüyordu. Güzel gülümsemesi çoğunu etkisi altına almıştı bile.

Yemek salonuna girdiklerinde, içerisi kandillerle aydınlatılmış, en güzel tütsülerle hava güzelleştirilmiş, masalar yemeklerle donatılmıştı. J.'in adamlarından bir kaçı Kelebek'in çalgıcılarını kovmuş, kendi müzikleri kalenin hollerinde yankılanmaya başlamıştı. Taverna müzikleriydi bunlar ve Kelebek kıkırdadı. Morrigan ve öğrencileri de masadaydı ancak Morrigan her zaman olduğu gibi buz gibi oturuyordu.

Nazik şarap kadehlerinin yerini bu gece büyük bira maşrapaları almıştı. J.'in adamları büyük bir gürültüyle muhabbet edip eğleniyor, Morrigan ve öğrencileri rahatsız bir biçimde yerlerinde kıpırdanıp duruyorlardı. En sonunda Morrigan kafasıyla onayladı ve öğrencileri de J.'in adamlarıyla eğlenceye katıldı. Çiftler oluştu, danslar edildi. Çok geçmeden J. müziği susturdu.

"Çok sevgili ev sahibelerim, Leydi Morrigan, sizi tekrar görmek çok güzel. Ve, siz sevgili bayanlar daima hediyelere bayıldığınız için benim sizi hediyesiz bırakmam çok büyük aptallık olurdu." Parmağını şıklattı ve üç büyük işlemeli kutu geldi. İlki Morrigan'a, ikincisi CamaeL'e, sonuncusu da Kelebek'eydi.

Morrigan kutuyu açtı ve gözleri parladı; gümüş ince işlemelerle süslenmiş, kocaman, yumruk büyüklüğünde incilerle bezenmiş bir saç tokasıydı bu. Morrigan sessizce teşekkür ederek tokayı saçlarına iliştirdi; kıyafetlerinin beyazlığıyla bir uyum içerisindeydi.

"Güney-Batı'nın en özenle aranıp bulunmuş, en eşsiz incileridir onlar, Leydi Morrigan. Kuzgun kara saçlarınızla oluşturduğu o muhteşem kontrastla, simsiyah gecede yolumuzu aydınlatan dolunay gibi, yol gösteren Kuzey Yıldızı gibisiniz!"

Morrigan'ın yanakları hafifçe kızardı ama elini genç adama doğtu sallayarak rahatsız bir hareket yaptı.

Gülüşmelerden sonra CamaeL sessizce kutuyu araladı. Bir el aynası bir de saç fırçası çıktı kutudan; gümüş ve altın işlemeli, sedef kaplamalıydı bunlar. Üzerlerine melek kanatları işlenmişti ince ince ve CamaeL'in sembolü olan Ankh'ı içeriyordu her biri.

"Güney-Batı sahillerinin en yetenekli kakmacılarının eseri, Leydi CamaeL, her bir fırça darbesiyle deniz dalgalarından ipek olsun saçlarınız, aynaya her baktığınızda, denizin suyu gibi berrak bir gülümseme olsun suratınızda." diye devam etti J. suratında aynı gülümsemeyle.

CamaeL gülümseyerek hediyelerini kutusuna geri koydu ve tüm gözler Kelebek'e çevrildi.

Kelebek kutuyu açtığında kırmızı bir ışık yüzüne vurdu. El yordamıyla kutunun içinden çıkardı hediyesini; bu bir rüya kapanıydı. Elastik ince ağaç dallrından bir çembere gerilmiş, parıl parıl ipliklerle örülmüştü. Ahşap çemberden aşağıya turuncu yeşil tüyler, boncuklar, deniz kabukları ve inciler sallanıyordu. Ama herkesin gözünü alan şey, yumurta büyüklüğündeki kırmızı taştı. Tümışığı yansıtıyor, bir saniye sonra tüm ışığı yutuyordu. Ahşaptan bir çerçeve içindeydi ve ahşap çemberin hemen altında yavaşça sallanıyordu.

"Kabuslar asla size gelmesin Leydi Kelebek, en güzel uykular sizin olsun. Gece karanlığında kırmızı taşın ışığı sizi korusun, en rahatsız aydınlıkta ise tüm ışığı soğursun. Sayısız gezilerimin birinde, adaların yerlilerinin bir armağanı idi bu. Ancak benim gibi bir gezginden çok, sizin gibi bir cadının işine yarar diye düşündüm."

Kelebek gülümseyerek rüya kapanını kutuya geri yerleştirdi. "Bu çok güzel J. Teşekkür ederim." dedi ve ayağa kalkarak adamın yanağına ufak bir öpücük kondurdu. Belki de ilk defa J.'in yanaklarının kızardığına şahit oldu adamları. Adam kekeleyerek önemli olmadığını belirtti.

Kahkahalar, gülüşmeler, sohbet ve müzik eşliğinde bütün gece sürdü eğlence. En sonunda herkes odasına çekildiğinde Kelebek yeni hediyesini yatağının başucuna astı. Komidininin çekmecesinden, üstadının ona verdiği kitabı aldı, yapraklarını bir bir çevirerek sevgi dolu gözlerle süzdü her bir kelimeyi.

Yavaşça yorganına kıvrılıp güzel rüyalar dilerken kendi kendine, dışarıdan gülüşmeler ulaşıyordu kulağına. Yüzünde bir gülümsemeyle uykuya daldı kraliçe.

~ Rose

Hans Zimmer - Up is Down

Monday, November 23, 2009

Düş'ün Liderleri I : Kuzgunlardan Morrigan

Kelebek o sabah uyandığında hava gerçekten çok soğuktu. Sabahlığına sarınıp pencereye gittiğinde karın atıştırmaya başladığını gördü. Şömineye oda ısınsın diye bir kaç odun atıp külü eşeledi, oda uygun bir sıcaklığa geldiğinde ise giyinerek yeni güne hazırlandı. Aynanın önünde oturmuş saçlarını tarıyordu ki çok uzaklardan gelen bir zil sesi duydu. Durup dinlemeye başladı. Çok zaman geçmeden pencerede bir takırtı başladı. Merakla pencereye yaklaşıp perdeyi araladı.

Camı gagasıyla tıklatan bir kuzgundu bu. Pencereyi araladı Kelebek ve kuşu içeri aldı. Kuş, tüylerindeki karı silkip içeri sekti ve pervazdan halı zemine bir kadının ufak ayakları bastı.

"Leydi Kelebek, hanımım gelişini haber vermem için beni önden yolladı." dedi siyah örgü saçlı kadın hafifçe eğilip selam vererek. Beyaz hayvan kürklerinden yapılma bir cübbe giyiyordu ve saçlarına kuş tüyleri iliştirilmişti.

Kelebek hafifçe başını salladı ve kıza onu takip etmesini işaret ederek odadan çıktı. Kızı mutfağa, bir şeyler yemesi için bırakırken kaledeki herkese Kuzey Kenti'nin lideri Kuzgunlardan Morrigan'ın gelidiğini haber etti. Anlaşılan şölen davetiyesi ulaşmıştı.

Kuzey Kenti buzlar ve karlarla kaplı bir yerde kuruluydu. Beyaz geyikler, kutupayıları ve kuzgunlar o topraklara egemen hayvanlardı. Doğayla iç içe yaşayan, genellikle soğuk insanlardı burada yaşayanlar. Kürk işlemede beceriklilerdi. Gece ve dolunay vakitlerinde kendilerini rahat hissederlerdi. Leydi Morrigan'ın eğittiği öğrencileri şekil değiştiriciydi; kendi kanatlarına sahip değillerdi ve ne kuşlardan ne meleklerden geliyorlardı ama Kuzgun formuna geçip saatlerce uçarak yol alabiliyorlardı. Hepsinin hayvanlarla kusursuz bir iletişimi vardı.

Bir kaç saat içinde Morrigan'ın odası hazır edilmiş, kalenin en sıcak salonunda ise bir yemek masası konukla için donatılmıştı. Kelebek, bordo kadife pelerinine sarınmış, surların üzerinde kadının varmasını bekliyordu.

Çok geçmeden kuzgunların bağırışları yaklaştı, siyah bir duman gibi bir kuzgun sürüsü kalenin avlusuna doluştu ve karların üzerinden seke seke bir beyaz geyik kapılara yaklaştı. Üzerinde beyaz kükten yapılma pelerinlere sarılmış, bir elinde bir adam boyunda bir asa taşıyan, kuzgun saçlı bir kadın taşıyordu. Kapılar açıldı ve kadın içeri buyur edildi. Gülümseyerek geyikten indi kadın ve Kelebek'le selamlaştı.
"Hoşgeldiniz!" dedi Kelebek gülümseyerek.

"Teşekkür ederim." dedi Morrigan. 40-45 yaşlarını geçik bir kadındı bu. Ağaç'ın yarattığı günden beri o yaştaydı, kuzgun kanatlarına sahipti ve parlak şeylere karşı bir aç gözlülüğü vardı. Seyrek konuşan, biraz soğuk bir kadındı ama bakışlarından ve hareketlerinden az çok ne düşündüğü anlaşılabilirdi. Tıpkı vahşi doğada beraber yaşadıkları hayvanlar gibi, sadece bakışlarla anlaşmaya alışmıştı o.

Beraberce hazırlanan salona gittiler, masaya yerleştiler. Kuzgun sürüsü tek tek Morrigan'ın öğrencileri halini almış, eşyaları taşımış, odalara yerleşmiş ve resmi kıyafetlerini giymişti. Hepsi hazır bir biçimde iki liderin salonda masadaki yerlerini almalarını bekliyordu. Hepberaber oturdular ve yemek servis edilirken hafif bir müzik çalmaya başladı.

"Düş'de kar yağdığını ilk defa görüyorum." dedi Morrigan, gümüş kupayı elinde çevirerek. "Bundan mutluluk duydum, evimde hissettiriyor beni."

"Buna sevindim." diye cevapladı Kelebek. "Bir dostumun hediyesi bana."

"O zaman izninle ben de sana kendi hediyemi takdim etmek istiyorum." kadın, başıyla uzakta duran bir öğrencisine işaret etti. Ufak kız üstü kumaşlarla örtülü bir kafes getirip masanın üzerine bıraktı. Morrigan'dan onay alan Kelebek, merakla örtüleri kaldırdı; Bu, gümüş bir kafesti ve içindeki bir kutuda ufak oval bir yumurta vardı sımsıcak sarmalanmış.

"Safkan Kuzey Kenti kuzgunu yumurtasıdır bu." diye açıklama yaptı Morrigan. "Çok geçmeden çatlayacak. Sayıları gün geçtikçe azalıyor. Birinin daha güvende olacağını bilmek beni mutlu eder."

Kelebek gülümsedi yumurtaya bakarken. "Ona elimden gelen en iyi şekilde bakacağım."

Morrigan'ın buz gibi yüzü gülümsemeyle ısındı bir an. Gülümsediğinde gerçekten çok güzel oluyordu.

Bütün gün ve gece, Kelebek, Morrigan ve öğrencileri, şölen masasında sohbet ettiler ve eğlendiler. CamaeL bir süre onları ziyaret etti, ancak şölen hazırlıkları ve çıkan sorunlar onun çok fazla kalmasına izin vermedi. O gitmeden Morrigan, bir çift eldiven hediye etti ona da, en kaliteli işlerden biriydi.

Gecenin koyu karanlığında, mumlar birbir söndürülürken Kelebek odasına çekildi. Pencereden dışarı baktığında bir kuzgun sürüsünün kalenin etrafında uçtuğunu görebiliyordu.

~ Rose

Vas - Vernal Garden

Saturday, November 21, 2009

Crossroads

Kelebek, baş ağrısını geçirmek için kafasını salladı bir kaç defa. İşe yaramadığı gibi durumu daha da kötüleşmişti. Neler olduğunu anlamasa da, sonsuza kadar dostu olacak şey, tekrar insan formunu alıp dönmüştü işte.

"Bak, sana sorularının cevabını geitrdim."

Siyah eldivenli elin tuttuğu, ipek kumaşlara sarılı şeyi gördü; tarot kartları. "Hayır." dedi ilk önce gözlerini çevirerek. Çok uzun zaman olmuştu çünkü. "Ama. . .belki. . ." diye devam edip çekingence elini uzattı kartlara.

Kartları dizdi, bir bir açtı. Gölge, yavaşça omzunun üzerinden Kelebek'in kartları bir bir açışını izliyordu. Açılan her kartta yüzündeki gülümseme büyüyordu; Kelebek'in yüzünde endişeli bir ifade vardı oysa ki.

Sıra son iki karta geldiğinde korkuyla nefesini tuttu kadın. Sessizce ilkini açtı; "Asılan adam." Kaşlarını çattı, başını yana eğip anlamlandırmaya çalıştı. Derin bir nefes alıp son karta gitti eli. Gözleri büyüdü korkuyla.

"Biliyordum. . ." diye fısıldadı sadece.

"Hmmm, anlaşılan birileri bir yolağzına gelmiş." dedi Gölge gülerek. "Gerçekten, yaptığın aptallıkların bir sonuç oluşturacağını hiç aklından geçirmedin değil mi?"

"Daha çok, inanmak istemedim."

"İnan ya da inanma, gerçek gerçektir ama tatlım. Şimdi. . ." işaret parmağını çenesine dayadı Gölge. "Gerçekten senin için çok önemli bir şeyden vazgeçmek gerekecek."

"Böyle olmak zorunda değil." dedi Kelebek, ayağa kalkıp pencereye yürüdü. "Böyle olmak zorunda değil. Evet, seçim yapmak zorundayım ama bu bir şeyden vazgeçmem gerektiği anlamına gelmez. Kendimle hesaplaşmam gereken şeyler var. Yanlış şeyler yaptım, evet. Ama geri düzeltilemeyecek hiçbir şey olduğunu sanmıyorum. Umut daima var olmalı."

"Ah, inanmıyorum, Kelebek'in içine Camy kaçmış!"

"Kapa çeneni."

"Her neyse, sen inanmak istediğine inanmaya devam et tatlım. Ama geçen her saniye seni seçim zamanına yaklaştırırken, ne yapacağını merak ediyorum. Ben. . . senin için hep buradayım, biliyorsun."

Gölge'nin varlığı odadan yokolurken Kelebek bir çığlık atıp üzerinde kartlar olan masayı tekmeleyerek devirdi. Bakışları kartları ateşe verircesine bir öfkeyle doluydu. Kartlara değildi öfkesi, düşüncesizliğineydi.

"Children do mistakes, often fall down, as they grow up." diye mırıldandı gülümseyerek sonra, sakinleşmişti. Kartları yerden topladı, ipekten kumaşlara sardı ve kutusuna koyup sandığına sakladı.

Zaman geçtikçe kabullenmek, daha kolay olacaktı.

~ Rose

Narsillion - The Last Night Errant

Thursday, November 19, 2009

Waiting

". . . Your spirit still fills the air
Your voice is echoing in my head
Footsteps creeping through the house
I know you will come back
And I`m waiting patiently

Minutes become hours
Hours of nothingness

The clock is ticking,
Watching me in my loneliness,
Staring at the door, in hope you`ll return
Counting minutes, days, months...
I can`t stand this silence

Hours become years
Years of emptiness

Time`ll be my murderer
Hands are its spies
Watching me in my senselessness
Sitting in my room all alone
Waiting...

Loneliness is killing me
Dying has begun . . . "


CamaeL'in sesi etrafını sararken Kelebek alaycı bir gülümseme takındı. "Neden bu kadar depresif olmak zorundasın böyle zamanlarda?" dedi gülerek.

"Böyle hissediyor olman gerekmez mi?"

"Ah, lütfen. Böyle gereksiz bekleyişlerin, gözyaşlarının ve aptalca umutların bizi bir yere götürmeyeceğini yıllar önce senden öğrendik hatırlarsan." Kelebek, ona bakmasa da hafif üzgün bir surat ifadesiyle başını eğdiğini biliyordu. İç çekti. "Dolayısıyla, miniğim, artık büyüme zamanı. Hazırlanacak bir şölenimi var, ve kalenin insanları onları dürtüklemediğimiz sürece çalışmalarını yavaşlatacak kadar uyuşuklar."

"E. . .Evet." dedi CamaeL sessizce arkasını dönüp kaleye doğru yürümeye başlarken.

Kelebek bir süre sessizce dönüp arkasından baktı uzaklaşan kızın. Güldü, dönüp uzaklara kadar uzanan gölü izledi. Berrak suda yüzen balıklara takıldı gözü. Evet, gerçekte çok güzeldi şarkılar dinleyip ağlamak, yas tutmak, asla geri dönmeyeceğini bildiğin insanları inatçı bir ifadeyle beklemek. Hı hı evet. Hikayeyken güzeldi.

Şimdi?

Kahkahası rüzgara karıştı, rüzgar kanatlarının altından geçip onu kulesine taşıdırlar. Okunacak sayfalar dolusu kitap, özümsenecek dağlar kadar bilgi, yapılacak milyonlarca şey ve bir de zaman. Herşeyi bırakıp gereksiz umutlara gözyaşı dökecek kadar zaman yoktu.

~ Rose

Bugün bir kitap gördüm, beni al dedi bana uzaktan. Elimi uzattım, Camy tuttu elimi. "Korkuyorum, bırak onu yerine. Okuma." dedi. Kelebek ise çoktan kitabı almış ve dükkanı terk etmişti.

Persephone - Waiting

Wednesday, November 18, 2009

Karanlık

Karanlık çöktüğünde davetiyeler yollanmış, kalenin şölen için ihtiyacı olan malzemeler listelenmiş ve sabah satıcılara ulaştırılmak üzere habercilere teslim edilmişti. Tüm bu işleri düzenleyen CamaeL, elinde tüy kalemiyle masasında uyuyakalmıştı. Kelebek sessizce onu yatağına yatırıp üzerini örttü, mumları söndürdü, kızı hafifçe alnından öptükten sonra kapıyı arkasından çekip çıktı.

CamaeL'in kulesini kendi kulesine bağlayan geniş avluyu geçerken ellerini kollarına sürterek ısınmaya çalıştı. Kar yağmaya başlamıştı tekrardan. Bir an durup Düş topraklarına baktı. Gecenin içinde minik ateş böcekleri gibiydi evlerin pencerelerinden süzülen ışıklar ve bir bir sönüyorlardı gece ilerledikçe. Soğuğa aldırış etmeden uzunca bir süre özlemle baktı görüntüye. Vedadan beri yalnız hissediyordu kendini.

"Hmh." Bir iç çekişle omzunu silkti ve kafasını salladı, düşünceleri dağıtabileceğini umarak. Kuleden içeri girdi, merdivenleri tırmandı ve kırmızı kadifelerle kaplı odasına girdi. Sıcacıktı, şömine yanıyordu. Gümüş şamdanlardaki mumlar ise etrafta yansımalar oluşturuyordu. Duvardaki raflardan birine uzandı, kavanozdan biraz kurumuş salndalağacı çıkararak alevlere attı. Şömine yandıkça güzel bir koku doldu odaya.

Kıyafetlerini çıkarırken fark etti ilerde, odanın hiç aydınlanmayan köşesini. Paravanın arkasına geçip orada giyindi geceliğini. "Beni ziyaret edeceğini düşünmemiştim." dedi gülerek.

"Beni özlediğini ummuştum."

"Ah, seni özlemem için bir sebep ver bana, ne olursun." Kelebek yavaşça yatağına uzandı şimdi insan şeklini almış, yanına oturan karanlığa bakarken.

"Çünkü geceleri, sen yalnız yatağında yatarken, sana sarılıp üzerini örten bir tek ben varım?"

"Hmmm." Kelebek gözlerini kapatıp sırtını döndü karanlığa. "O zaman işini yapıp git. Başka bir işe yaramıyorsun zaten."

Karanlık silüet güldü, kadının üzerini örttü, kollarını sardı ve kulağına fısıldadı. "İyi geceler, leydim."

"İyi geceler. . ." diye mırladı Kelebek gülümseyerek.

~ Rose

Narsillion - Montserrat

Tuesday, November 17, 2009

Şölen Davetiyeleri'nin Yollanışı

Yanağına değen nemli bir şeyin hissiyle gözlerini araladı Kelebek; Ağaç'ın dallarından biriydi bu. Üzerine sarılı olan dalları farke tti o an ve gülümsedi. Etrafına baktığında ise nedenini anladı; yer bir kaç santim karla kaplanmıştı.

"Demek kış buraya da geldi hm? Halbuki baharın ne kadar da ölümsüz görünüyordu. Belki de kapıyı hiç açmamalıydım, ne dersin?" dedi Kelebek gülerek, Ağaç ise rüzgarla beraber yapraklarından derin bir hışırtı çıkararak karşılık verdi.

"Liderleri toplamanın ve senin için gecikmiş bile olsa bir şölen vermenin vakti geldi artık." Kelebek ayaklandı, köklere tutunarak kapıya tırmandı, son bir kez mucizevi ağaca baktıktan sonra taş kapılara dokundu birer kez. O koridorda ilerlerken kapı yavaş yavaş kapandı.

Çok geçmeden Kelebek çalışma masasına oturdu ve pek çok davetiye yazdı. Hepsinde aşağı yukarı aynı şey yazıyordu, zira zaten toplamda Camy dahil 6 lider vardı, bu da davet edilecek 5 lider daha olduğunu gösteriyordu. Sonra gülümsedi; davet etmesi gereken bir kaç kişi daha vardı.

"Leviathan'a ; Çağlayan ve Tılsım'a.
Kış'ın hükmettiği topraklara; Sifaus ve S'arrus'a.
Ve tüm diğer komşu ülkelerin hükümdarlarına.

Onlarca yıl sürmüş olan Sonsuz Karanlık'ı uğurlayıp Sonsuz Kış'a girdiğimiz şu günlerde, kalbine kadar kış girebilmiş olan Düş'de ağırlamak istiyoruz sizi. Düş'ün yaratıcısı Ağaç'ın kutsamasını alacağımız ve benim, Kan Cadısı Kelebek'in Düş üzerindeki hükümdarlığımın resmi olarak ilan edeceği şölene davet ediyorum sizi. Kış boyu sürecek olan bu şölene Düş'ün diğer liderlerinin de katılacağını belirtmekte yarar görüyor ve sizi de aramızda görmek istemekte ısrar ediyorum. Çünkü çok seyrek yapılan bu kutsama töreninde bulunmak isteyeceğinize eminim.

Cevabınızı en yakın zamanda duymak üzere.

- Kan Cadısı Kelebek. "

Her biri özenle sarılmış parşömenler, işlemeli gümüş tüplere kondu, en güzel kurdelelere sarılıp kış çiçekleriyle süslendi ve en sonunda Kelebek hepsini bir bir mühürledi.

Ertesi sabah tüplerin verildiği haberciler bir bir Düş'den havalanırken havada uçuşan tüyler yağan karı anımsatıyordu ona ve kanatların sesleri ise evde hissettiriyordu onu.

Evet, davetiyeler de yollandığına göre, artık hazırlık zamanıydı. Kale şölene göre dekore edilmeli, yemek siparişleri verilmeli, en büyük vesüslü mumlar yapılmalı, en pahalı içkiler getirtilmeliydi, değil mi?

Hem belki. . . kendisi ve Camy için yeni birer elbise diktirmek fena bir fikir olmayabilirdi.

...

~ Rose

Saturday, November 14, 2009

Düş'ün Yaratılışı, Ağaç ve Kelebek

Güneş dağların ardından yükselmeye başladığında Kelebek terasta oturmuş günün doğumunu izliyordu. Gün ışığı kadının saçlarını aydınlatıyor, sanki alevmişçesine parlamasını sağlıyordu. Güneşin sıcaklığı kemiklerine kadar onu ısıtırken Kelebek sanki biri adını fısıldamışçasına başını çevirip etrafa baktı. Gözlerini bir kaç kere kırpıştırdı, sessizce ayağa kalkıp odasına girdi.

Ziyaret zamanıydı, eskileri hatırlama ve saygılarını sunma vaktiydi. En güzel elbisesini geçirdi üzerine ve seremoni zırhını takındı; ilk doğduğu zaman üzerinde olan kıyafetlerdi bunlar, onu Düş'e verenin hediyeleriydi.

Baltasını da aldıktan sonra kapıdan dışarı çıkıp kuleden aşağı indi hızlı adımlarla. Pelerini basamaklara sürünüp kadifenin sürtünme sesini çıkarıyor, zırhı tıngırdıyor, hafif bir şarkı mırıldanıyordu. Keyfi yerindeydi.

Kuleden avluya indiğinde savaştan beridir artık pek fazla kimsenin kullanmadığı ana binaya girdi. Hala sağlamdı; üç beş yerde çatlaklar belli oluyordu ama çabuk tamir edilebilirdi. Hala kullanılabilir durumdaydı ana hol. İlerledi içlere doğru, merdivenleri çıkıp üst katlara çıktı, kalenin en içine girdi, merkeze ilerledi. Merkeze ilerledikçe hava ısındı. Kuş cıvıltıları geliyordu ve kadın ilerledikçe bu ses artıyordu. Duvarlar yeşil yosunlar ve renkli sarmaşıklarla kaplıydı artık.

En sonunda çift kanatlı bir kapıya geldi; taştan oyulma, üstüne kazınmış bir çok resim olan, normal taşlara nazaran ılık bir kapı. Kadının beyaz parmakları resimlerin üzerinde gezdi ve tek tek yazılanları okudu.

"Derler ki, Aesten'in kalbinde bir ağaç yaşar. O ağacın dalları dünyanın katmanlarını tutar, yeşerir, çiçek açar ve meyve verir. Meyveler olgunlaştığında ise yaşam başlar."

Kelebek ellerini çekip kollarını iki yana açtı avuçlarında iki kocaman alev topu oluşturarak yüksek tavanlı koridoru aydınlattı. Artık tüm kapıyı kaplayan ağaç resmini görebiliyordu. Gülümsedi. Sessizce okumaya devam etti.

"Düş bu meyvelerden sadece biridir. Altı kalın zincirle dallardan birine bağlıdır bu meyve ve olgunlaştığında zincirler kopmuş, büyük okyanusa düşmüştür. Düş, artık Aesten'in bir parçası, ona bağlı bir adadır. Zincirin bağlı olduğu yerler biri merkezde olmak üzere yıldız biçimde yerleşmiştir adaya. Her biri birer şehir olarak yükselecek ve kendilerine has özellikler gösterip yaşamlarına devam edecektir.

Düş'ün Aesten'e gelişinin ardından merkezde bir ağaç filizlenmiştir. Bu ağaç zamanla büyümüş, yeşermiş, çiçeklenmiştir. İlk polenler bitkileri, ikinci polenler hayvanları, üçüncü polenler ise yaşayan insan ve diğer ırkları oluşturmuştur. Çiçekler en sonunda meyveye dönüşmüş, Düş'ün 6 liderini hediye etmiştir Düş'e."

Kelebek gülümsedi. "Ve ben yedinciyim." Ellerini salladı havada alevleri söndürmek için, sonra avuçlarını taş kapılara dayadı. Hafifçe içip "Açıl." diye fısıldadı. Hiç güç kullanmasına gerek duymadan kapılar hareketlenip açıldılar ve Düş'ü yaratan Ağaç tüm güzelliğiyle Kelebek'in önüne geldi.

Kelebek gülümsedi. Ağacı çevreleyen, tavanı olmayan geniş odaya baktı. Düz taş duvarlardı bunlar kaleyi destekleyen ve Ağaç'ı koruyan. Ancak onun gelişmesini engellemeyecek kadar da geniş ve alçaktı duvarlar. Düş taştandı ve nemli kalmasını sağlıyordu odanın. Kuşlar dallara yuva yapmış, ufak bir cennet oluşturmuşlardı Düş üzerinde. Yavaş yavaş merdivenlerden aşağı indi Kelebek, Ağaç'ın kalın köklerinin üzerinden atlayarak hatırladığı ilk yere doğru bilinçsizce yürüdü.

Gözlerini ilk açtığı yere.
"Ne zaman ki Düş'ün 6 lideri güç kavgasına düştü, bir savaş patlak verdi. Altı liderin güçleri dengeliydi, herhangi birinin kazanması olanaksızdı. İşte bunu fark eden Ağaç, bir meyve daha verdi. " diye mırıldandı kelebek yeşilliklerin arasındaki kırmızı çiçekli bahçeye adım atarak. Oradaydı işte ilk gözlerini açtığı yer, CamaeL'i ilk gördüğü yer.

Daha çocuktu halbuki o zamanlar.

"CamaeL'i seçen Ağaç, ona bir şampiyon bahşetti. Ölemeyen, öldürülemeyen bir kızdı bu. Saf ve temiz beyaz kanatları olan ufak bir kız. Kırmızı elbisesine sarınmış, çiçek bahçesinde mutlulukla oturan, ne olduğunu fark edememiş küçük bir kız." diye devam etti, yavaşça çimenlerin üzerine uzanıp.

"Peki ne oldu sonra Anne?" diye sordu Kelebek gözlerini kapatıp. "Ne oldu da büyüdüm? Neden o kadar kana susamış yarattın beni ki kanatlarım ve saçlarım artık kıpkırmızı? Evet, belki öyle olmam gerekti Düş'ü kurtarabilmek için, ama gerçekten buna değdi mi?" gözlerini aralayıp ağacın dallarından süzülen ışığı izledi.

"Yıllarca kan döktüm, kendiminkini veya başkasınınkini. Defalarca, defalarca gereksiz ölüm. Her biri biraz daha büyüttü beni, ta ki bu hale gelene kadar. Ta ki Camy beni zincire vurmak zorunda kalana kadar. Gerçekten gerekli miydi?"

Kuşları dinledi, sanki Ağaç ona cevap veriyormuşçasına bir anda hepsi aynı melodiyle şakımaya başlamıştı.

"Keşke beni eksik yaratmasaydın anne. Bana sadece kan dökme yetisini vermeseydin keşke. Belki biraz sevmeyi becerebilseydim, çok daha yararlı olabilirdim. Evet sevebiliyorum belki ama tıpkı diğer yaptıklarım gibi, çok saplantılı bir sevgi oluyor bu. "

Yattığı yerde yan dönüp cenin pozisyonunu aldı, elleriyle gözlerini kapadı. Tıpkı yaratıldığı zamanki kadar korumasızdı ve neler olduğunun farkında bile değildi belki de.

~ Rose

Saltillo - 002 F#m

Friday, November 13, 2009

Kaming Suun.

Ağır nezlem(ya da gribim, bilemiyorum) geçtikten sonra yazılacaklar listesi; (bir başka deyişle, KAMING SUUN!)

- Kelebek'in Ağaç'ı ziyareti, Düş'ün tarihçesi
- Davetiyelerin yollanışı
- Düş'ün diğer 5 liderinin Düş'e varışı
- Kelebek'in tahta çıkması üzerine verilen şölenler

Hnn. . .

~ Rose

Wednesday, November 11, 2009

Değişim.

Kelebek'i rahatsız uykusundan uyandıran şey, kağının önünde duyduğu zincir şakırtılarıydı. Kapısı tıklanmadan önce CamaeL'in onu ziyarete geldiğini farketmişti.

"Gel," diyebildi sadece, bir yandan ayılmaya uğraşıp kafasını kaşırken. Yatağın perdesini aralayıp terliklerini giydi, üzerine sabahlığını geçirdi.

"Uyuyor muydun? Rahatsız etmiyorum umarım?"

"Yok, gel. Uyanmıştım zaten, iyi oldu." Kelebek, kızın elinde iki kupa sıcak çay olduğunu fark etti. Çekmecelerden birine uzanıp bir kutu kurabiye çıkarıp masaya koydu ve rahat kadife kaplı koltuğuna yerleşip, karşısındaki koltuğu işaret etti. "Gel, otur."

Camy kupanın birini onun önüne koydu, sonra o da yerine yerleşip kupayı avuçlarının arasına aldı. "Aslında iyi olup olmadığını kontrol etmek için gelmiştim." dedi çekingen bir tavırla.

"Gerek yok ki buna, seni endişelendiren ne?" çayından bir yudum aldı.

"Umm. . . Seni daha önce aşıkken gördüm, evet o aralar hiçbir şeyi kolaylaştırmıyordum seni, ama o sarışını kaybettiğinde neler yaptığını görecek kadar yanındaydım ve seni durduracak kadar da güçlüydüm. Etrafa ve kendine çok zarar veriyordun; bilhassa kendine. Toparlanana kadar yıllar geçti ve seni kendine zarar vermekten vazgeçirmek zordu, vazgeçtiğinde de çok geçti zaten."

"..." Kelebek sessizce kızı dinlemeye devam etti.

"Bugün Düş'e geri döndüğünde kaledeki herkes bir katliama hazırdı, aslında hepimizin kafasını koparıp kalenin hendeklerini kanla dolduracağın üzerine bahislere bile girenler oldu. ÜStelik bu sefer seni durduramayacak kadar da güçsüzüm. Bir kısım ise intihar edeceğin ihtimali üzerinde duruyordu, ki odanda bu hançeri buldum daha sonra. Ama, yokluğunu fark etmediğine göre böyle bir şey yok aklında."

"Evet, yok."

"Seni anlayamıyorum artık. Bugün geldin ve hiçbir şey olmamış gibi odana girip işlerinle ilgilendin. Korkuyorum ve bu beni endişelendiriyor."

Kelebek bir kahkaha patlattı. "Ah, hepinizin kafasını koparıp hendekleri kan doldurmak fikri çok iyiymiş, üstelik adıma yaraşır bir hareket olurmuş ama hmm. . . Gereksiz. Kendimi öldürmek? Aptalca."

Camy'nin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Kısa zamanda böyle bir değişim çok garip gelmişti ona.

"İçimde garip bir huzur var Camy, ne yapmam gerektiğini biliyorum artık sanırım. Sanırım kendime bir amaç buldum. Daha önce algılayamadığım şeyler şu an o kadar açık ve net ki. . . "

"Nedir...?"

"Açıklaması zor. Gerçekten, yapabilsem yapardım. Ama şu son bir kaç dönemde, yaptığım yolculuklar, S'arrus'un bana gösterdikleri, okuduğum kitaplar. . . Hepsi bana çok iyi geldi. Yakında belki bir yolculuğa daha çıkacağım. Daha nereye ve ne için gideceğimi bilmiyorum ama biliyorum yollara tekrar düşmem gerektiğini. Ve bunun için Leviathan'a gideceğim önce Pullus'u almak için."

"Anlıyorum."

Fincanlar boşalmıştı, ikisi uzunca bir süre konuşmuşlardı. En sonunda Camy, fincanları alıp ayağa kalktı. "Artık işlere geri dönsem iyi olacak."

"İyi olduğunu görmek güzel."

"Senin de." Camy gülümsedi ve yavaşça odayı terk etti.

Kelebek kurabiye kutusunu yerine koydu, terasa çıktı. Hava serindi, gökyüzü bulutluydu ama içini üşüten başka bir şey vardı. Hissettiğinin ne olduğunu anlayamadı. Gözleri güneye uzanan ufka takıldı ve en iyi dileklerini fısıldadı rüzgara. Korkuluklara tüneyip boylu boyunca uzandı taşların üzerine.

Gökyüzü güzeldi. Deniz güzeldi. Karla kaplı Düş güzeldi. Kendisini kötü hissetmesi için bir neden yoktu.

Gülümsedi.

~ Rose

Rob Lane - Merlin Soundtrack