Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, October 16, 2009

S'arrus'u Arayış - Eun ve Siyah Ayna


Günlerce uçtu dağları geçene kadar. Leviathan toprakları büyüktü; deniz kıyılarından en içteki dağlara kadar uzanıyordu sınırları. Dağlara ulaştığında ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, yolun yarısını bile gelememişti, aylar geçmiş gibi hissediyordu. Nefeslendi, dinlendi. Ve sonra kurak çöl e doğru kanatları açtı.

Çöl uçsuz bucaksız görünüyordu. Eğer yerde olsa kaybolacağından emindi şimdi. Uçarken hiç değilse görüş açısı genişti, yıkıntıları gördüğü yerde fark edebilirdi. Arada sırada kum fırtınaları aksatıyordu şimdi de yolculuğunu. En sonunda çareyi, çantasındaki giysilerden parçalar yırtarak yüzünü kapatmakta buldu. Artık hiç değilse ağzına ve burnuna dolmuyordu kumlar.

Leviathan'dan ayrılalı pek çok gün ve gece geçti. Gündüzleri hem sıcak olıyordu hem de güneş gözlerini alıyordu. Bu yüzden artık daha çok gündüzleri dinlenirken geceleri yolculuk yapmaya başlamıştı. Bir gece yarısı dalgınca kanat çırparken yakaladı gözleri yıkıntıları. Çok uzakta değildi, bir kaç saate varacaktı.

Şehrin yıkıntılarına vardığında yere bastı ayakları. Gökyüzünde bulut yoktu ve kocaman bir ay aydınlatıyordu her yeri. Hiç ses yoktu, sadece rüzgarın uğultusu eşlik ediyordu ona. Ayakları her bir adımda kuma gömülüyor, garip bir çatırdama sesi çıkarıyordu. Sessizce yıkıntıların arasında gezdi. Etrafa baktı bir şeyler görebilmek için.

Her yere baktı. Göle, kova kova kan boşaltan lichleri gördüğünde durdu. Garipseyerek izledi onları; ne yapmaya çalışıyorlardı? Yanlarına gitmek istedi, bir yandan kendini durdurdu; ne olacağını kim bilebilirdi?

Uzun saatlerin ardından gün doğdu. Yıkıntılarda hiçbir şey yoktu Kelebek'e yok gösterebilecek. Aynadan ise hiç iz yoktu. Bir an Tılsım'ın onu yanlış yönlendirmiş olabileceği ihtimali düştü aklına. Yakınlardaki bir taşın üzerine oturup çantasını açtı. Biraz tatlı ekmek kemirirken, diğer eliyl kırık aynayı incelemeye başladı. Herhangi bir şeye, en ufak bir şeye bile inanabilirdi şu an. Bir işaret olarak yorabilirdi. . .

Ama hiçbir şey yoktu.

Zaman geçtikçe umudu kırılan Kelebek bir an acaba her şeyi yanlış bir bakış açısından mı gördüğünü düşündü. Ayna parçasının keskin kenarlarında parmaklarını dolandırırken bir an onu kendine saplayıp ölümde etrafta gezinmeyi düşündü, ama hayır. Çözüm bu olamazdı.

O sırada bir katga sürüsünün seslerini duydu Kelebek. Merakla etrafına baktı, görünürde bir şey yoktu. Dikkatli bir biçimde baktığında gözleri karanlıkta hareket eden bir karaltı seçebildi; lichlerin kan boşalttığı gölüm ortasında toparlamış bir küme karaltı vardı. Gerçekten karga mıydı onlar yoksa sadece siyah duman mı karar veremedi ama zaten herhangi bir şeyi işaret olarak kabul etmeye hazır olan beyni, o daha düşünmeden harekete geçti.

Kan gölümü geçip ortadaki kara parçasına ulaşmak sandığından daha uzun bir süre aldı. O toprağa adımını atar atmaz, kara duman dağıldı ve kocaman, derin bir krateri açığa çıkardı. Kelebek merakla yaklaştı. Yaklaştıkça bir parlama gördü kraterin ortasında. Adımlarını sıklaştırdı.

Oradaydı. Yıllardır aradığı ayna, işte karşısındaydı. Yerde, tüm o toz toprağın arasında, simsiyah parlıyordu. Kadın, yanında diz çöktü aynanın. Bir an merakla elini üzerinde gezdirecek oldu ama eli gitmedi bir türlü. Garip bir şey vardı aynada kestiremediği. Dokunmaya çekindi. Ve sonra daha dikkatlice baktı aynaya. Ve o an vücudu kilitlendi.

Bir anda bedeninde dışarı çekildi kadın, gökyüzüne yükseliyordu. Kontrol edemiyordu yükselişini, korkunç bir hızla gidiyordu. . .ve şimdi. . . düşüyordu. Karanlıklardan geçtiği ve kabusları gördüğü gibi düşmeye başlamıştı birden. Eun'a gelmek için uçtuğu yollardan geri dönüyordu. Uzaklara. . . Büyük bir hızla uzaklaşıyordu. Aynanın onu nereye götürdüğünü bilmiyordu.

Kıtaları ve okyanusları aştı. Ve birden bir duvara çarpmış gibi durdu uçuşu. Buzlarla kaplı bir yerdi burası; geldiği yolu düşünerek güneyde olduğunu hesapladı Kelebek. Tanıdık bir şey aradı ama bulamadı. Buzullar. . . buzullarda karaltılar. . . Burası mıydı gelmesi gereken yer?

Birden, çok yüksekten düşer gibi geri çekildi bedenine. Derin bir nefes ciğerlerine dolarken, Kelebek sırt üstü yere yıkıldı. Derin bir kahkaha boğazını yırtarcasına dışarı çıktı. Kendini yorgunluğa teslim edip, olduğu yerde kaldı.

"Nerede olduğunu biliyorum, S'arrus." diye mırıldandı, tatlı uykuya kendini teslim etmeden önce.

~ Rose

Envai çeşit Narsillion şarkısı dinlendi bu yazılıken.

No comments: