Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, October 16, 2009

S'arrus'u Arayış - Bir şişe su


Tılsım ile konuşmasından sonraki ilk şafakta, yola çıkmak için hazırdı Kelebek. Yeni ve genişçe bir çanta almıştı kendine ve yolda ihtiyacı olabilecek şeyleri doldurmuştu bir bir. Artık kalın kumaşlara sarılı iki şey var çantasında; Düş'de yanına aldığı kitabı ve ruhlar dünyasından bulduğu ayna parçası. Yolculuğu bitene kadar, doğru yolda olduğuna inanmasını sağlayan şeyler.

Bir süre yatağın üzerinde sessizce oturduktan ve güneşin doğuşunu izledikten sonraPullus'u görmek için ahıra indi. Pullus onu gördüğünde, her zamanki gibi tepinmeye ve yolculuk için olan coşkusunu göstermeye başladı. Kelebek yavaşça atın burnnu okşadı onu sakinleştirip.

"Üzgünüm dostum," dedi üzgün bir sesle."Beraber çok uzun bir süre yolculuk ettik. Kıtanın bir ucundan bir ucuna, dağlardan ve tepelerden iki yıl boyunca eşlik ettin bana yorulmadan. Ama şimdi gideceğim yerde ölüm var. Seni riske atamam. Onun için seni burada, Leviathan'da bırakıyorum döneceğim güne kadar. Sana çok iyi bakacaklar, emin ol bundan."

At Kelebek'in elinden kurtularak bir kaç adım geri çekildi. Kelebek şüpheci gözlerle ata bakarken, bir anda ilüzyon çatladı. Siyah yeleler alev aldı, toynaklar bastığı yeri yakmaya başladı ve gözleri artık ateş püskürtüyordu baktığı yere. Evet, Pullus gerçekten sıradan bir at değildi; bir Nightmare'di.

"Sende bir şeylerin farklı olduğunu biliyordum." dedi eğlenmiş bir sesle. "Ama yine de, canım atım, kıtalar arası yapacağım bu yolculukta, kanatlarıma güvenmem gerekli." Yanan yelelere aldırmadan atın kalın, kaslı boynuna sarıldı. Yeleler yakmadı, garip bir şekilde soğuktu. "Geri döneceğim. O zamana kadar, Leviathan'a çocuklarını armağan et." avcunun içiyle hafifçe boynuna vurdu hayvanın büyük bir sevgiyle. At, o gidene kadar arkasından baktı kadının.

Leviathan kentinin büyük meydanında, Çağlayan bekliyordu onu. Her zamanki gibi büyük gülümsemesiyle karşıladı onu. En derin iyi dileklerini sundu ve iyi yolculuklar diledi. Meydanın bir ucuna ilerleyip elindeki ufak şişeye Leviathan'ın sularından doldurdu. Sessizce Kelebek'e sundu. Kelebek bu sembolik hediyeyi kabul ederek çantasına yerleştirdi dikkatlice. Tılsım ise ortalıkta görünmüyordu. Kelebek son bir kez selam verdi, deniz kokusunu içine çekti ve bir anda yoktan var oldu kan kırmızı kanatlar.

Eskisi gibi değildi kanatlar; tüyleri parlaktı, daha sıktı artık, yolunmamıştı. Eskisinden büyüktüler, belki 2-3 kat daha büyük ve daha geniş. Bu değişime şaşırdı Kelebek ama yüzünde tatminkar bir gülümseme vardı kanatlarını gerip rüzgarı hissederken.

Göğe yükseldi. Tılsım oradaydı işte, sarayın yüksek blakonlarından birinden, uzaktan izliyordu Kelebek'in gidişini. Çok fazla kalmadan bulundupu yeri de terk etti zaten. Yapacak çok daha önemli işleri vardı.

Yıllardan sonra ilk kez rüzgarı kanatlarının altında hissetmek, mükemmel bir mutluluk hissi verdi Kelebek'e. Yolu çok uzun değildi zaten. Dağları aşması gerekliydi. Ve sonra bulacaktı aradığı yeri.

Kutsal Zaman Çölü'nün ortasındaki, Eun ülkesinin kalıntılarını.

~ Rose

Michelle Belanger and Nox Arcana - Ella Sheena

No comments: