Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Monday, October 12, 2009

S'arrus'u Arayış - Bilge

Gözlerini araladı; bir rüya mıydı bu? Şimdi gerçek miydi yattığı yer? S'arrus. . . Gerçekten konuşmuş muydu onunla?

Yattığı yerden doğruldu, gün ağarıyordu. Dün gece yattığı odaydı bu, o küçük han. Eşyalarını toparladı. Hancıya parasını ödeyip Pullus'un yanına gitti.

"Yolumuz uzun. Ama iki günlük yolu yarım günde alabileceğini biliyorum." diye fısıldadı atın kulağına. At kafasını salladı, toynaklarıyla yeri eşelemeye başladı; hırslanmıştı.

Rüzgar gibi gittiler.

Tepeye ulaştıklarında daha havanın kararmasına bir kaç saat vardı. Kelebek, Pullus'u bir ağaca bağladı.

"Yukarıya çıkan patika sadece benim yürüyebileceğim kadar dostum." diye açıklama yaptı hayvanın uzun burnunu okşayarak. "Merak etme, çok geçmeden geri döneceğim. Burada güvende olacaksın, kimse seni göremeyecek çünkü. Beni beklerken dinlen."

At gözlerini kapatıp burnunu kadının eline yasladı. Kelebek gülümseyip atıp semerini çıkarıp yere koydu, eşyalarını alarak patikaya doğru yollandı. Belki bozkırdı etrafı ama nedense bu tepede büyümüş kocaman ağaçlar vardı. Yemyeşildi. Garip bir şekilde kuşlar buraya toplanmış, sesleri yoğun bir uğultu yapıyordu. Etrafına baktığında vahşi hayvanlar gördü; bir kaç kurt, bir kaç ayı. Garip bir şekilde sadece kadını süzdüler. Daha da garibi, genelde avladıkları geyik ve ceylanlarla beraber dolanıyorlardı. Kelebek kaşlarını çattı; bu yer çok garipti.

En tepeye vardığında gece olmuştu. Yerde ufak ufak parlayan taşlar patikayı aydınlatıyor, ateşböcekleri yavaş yavaş yerlerinden çıkıp kadının etrafında dönüyordu. Büyük bir tak karşıladı onu; sarmaşıkların dolandığı beyaz sütunlardan oluşmuş bir takdı bu. Bir kaç adım taşı basamak oluşturmuştu. Çok az ileride ufak bir gölet, gölette dolanan pek çok kuş vardı. Ördekler, kazlar, kuğular. . . Sazlar büyümüş, upuzun gökyüzüne doğru uzanıyorlardı. Ağaçlar çatı oluşturmuştu burada, geniş gövdeleri ve iri kökleri doğal bir kamelya oluşturmuştu.

"Ah, sen Kelebek olmalısın."

Uzun gri saçlı, beyaz gözlü bir adamdı bu; kördü. Elinde uzunca bir asası vardı; belli ki bu tepede yetişen bir ağaçtan yapılma bir asaydı bu. Hala yapraklar canlı duruyordu asada, üzerinde sarkan kuş tüyleri ve doğal taşlar vardı.

"Ben de seni bekliyordum."

"Beni mi?"

"Evet. Ben her şeyi bilirim, değil mi?" Adam hafifçe güldü. "Gel, karnını doyur."

Kadın kaşlarını çatıp kuşkuyla adamı süzdü. Kuşkulanmıştı ama yine de adamı takip etti. Ağaçların arasına kurulmuş deri ir çadır vardı burada. İçeri girdiler.

Dışarıdan göründüğünden büyüktü içerisi. En uzakta bir yer yatağı duruyordu, yanında ise bir sandık. Odanın diğer taraflarında türlü türlü masalar, masaların üzerlerinde türlü türlü taşlar, ipler , boncuklar ve kuru bitkiler vardı. Çadırı destekleyen tahta kolonlardan birine bir tef asılıydı, tefe ise yüzlerce ip bağlanmıştı. Adam onu masaya buyur etti; türlü türlü meyve ve kocaman bir bardak süt bekliyordu kadını.

"Teşekkür ederim." dedi Kelebek ve önüne konan tabaktaki üzümlerden bir kaç tane ağzına attı. "Eğer geleceğimi biliyoduysanız, neden burada olduğumu da biliyorsunuz?"

"Elbette." dedi adam gülümseyerek. Kelebek adamın göremediğini biliyordu, ancak adamın fiziksel görüşü olmasa da, içini görebildiğini hissediyordu; bu ise onu ürkütmüştü. "Korkma, başkalarının özelini habersiz kurcalayacak kadar densiz değilim." dedi adam gülümsemeye devam ederek.

Kelebek yanaklarının kızardığını hissetti. "Pekala. . . O halde, onu nerede bulabilirim?"

Adam ayağa kalktı ve üzerinde türlü türlü eşyanın bulunduğu masalardan birine gitti. "Biraz Vanilya, bir kan taşı. Manolyanın çiçeğinin özü. " Bir de beyaz yapraklar koydu bir kasenin içine. Kadına yaklaştı, bardağını alıp sütün yarısını kaseye koydu. Kasedeki sıvı karışımı kırmızı bir renk aldı. Gittikçe koyulaşıyordu rengi.

"Sorularının cevabını ben veremem." dedi adam, sonra kaseyi Kelebek'in önüne koydu. "Ama onu aramanda sana yol gösterebilirim."

Kelebek boş bakışlarla bir adam, bir de önündeki kırmızı sıvıya baktı.

"Kendini hazır ve güvende hissettiğinde iç bunu. Cevaplarını bulmanda yardımcı olacak."

Kelebekten ses çıkmadı; adamın duyduğu tek şey, tahta kasenin masaya çarpıp yere düşme sesi oldu. Ve sonra bir bedenin yere yığılma sesi.

"Yolculuğu başladı." dedi bilge, kadını kucaklayıp yer yatağına yatırarak . Bir kurt postuyla üzerini örttü, yatağın yanına bir iskemle çekti. Çadırın kenarına asılı tefini alıp iskemleye yerleşti ve garip bir dilge garip bir şeyler mırıldanarak parmaklarını tefde gezdirmeye başladı.

~ Rose

Apocalyptica - Hope

But in this heart of darkness
All hope lies lost and torn
All fame, like love is fleeting
When there's no hope anymore

Pain and glory, hand in hand
A Sacrifice, the highest price

No comments: