Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Saturday, October 10, 2009

Ayrılık/Buluşmalar [Separation/Reunion]

Günler geçti.

Her gece CamaeL, yatağındaki güllerin solduğunu gördü. Hiçbir zaman bir anlam veremedi. Kelebek ise gün geçtikçe daha çok odasına kapanıyor, sürekli bir kitap karıştırıyordu. Yemeğini odasında yiyor, çoğunlukla unutuyordu bile. Camy onu en son dışarı çıktığını gördüğünde, yüzü solmuştu, ancak gözleri, derin bir alevle yanıyordu.

İlk başta çok fazla su içiyordu Kelebek. Daha sonra ise geceleri ateşi yükselmeye başladı. İçinde garip bir his vardı; haz ile korkunun bir arada olması gibi, tadına doyamadığı bir tat, açlığını körükleyen.

Ve bir gün, kitap bitti.

--

Ufukta gün ağarmaya başlamıştı; savaşın son demleriydi artık. Gölgenin kuvvetleri surları daha az vuruyordu, iyice güçlenmiş ordular ise rahatlıkla savuşturabiliyordu bu saldırıları. Kuruyan bitkiler yavaştan yeniden yeşermeye başlamış, alev alev yanıp etrafı ısıtan büyük ateşlere gerek kalmamıştı; tatlı bir bahar esintisi hakimdi artık Düş'e.

Konuşma sesleriyle gözlerini araladı Kelebek. Merakla pencereye gitti neler olduğunu görmek için. Sırıttı; Bir mızraktı bu. Etrafında şehrin alkının bir çember oluşturduğu, basit görünümlü ama öyle olmadığı apaçık belli olan bir mızraktı. Birileri onu almak için ilerlediği an arkalarından bir ayak sesi duydular; CamaeL'di bu. Adamların açtığı yoldan geçerek mızrağa ilerledi.

"Leydim durun, ya bu bir. . .?"

"Merak etmeyin, bir dostumun emanetidir bu." Dedi CamaeL gülümseyerek ve eliyle mızrağı kavradı yavaşça. "Onun geleceği güne kadar..."

Arkasını pencereye döndü kadın. Gözünü aldı gene masanın üstünde duran kitap. Bitirdiğinden beri kafası karışıktı; büyük bir açlık içini kemiriyor, sorular beynini yiyor, ne yapması gerektiğinin kararsızlığı onu deli ediyordu. Sürahiden bardağına buz gibi soğuk su doldurdu, yavaşça yudumladı. Sakinleşmeliydi, herşeyi bir sıraya koymalıydı. Gözlerini kapattı.

Ne kadar orada öylece gözleri kapalı ayakta durduğunu bilmiyordu ama, gözlerini açtığında herşey çok açıktı. Bardaktaki suyun ısınmış olduğunu fark etti, bardağı masaya bıraktı. Dolabını açarak yolculuk çantasını aldı. Bir kaç parça kıyafet, ve bir de pelerini yeterli olacaktı ona. Kitabı aldı, özenle en yumuşak ipeklere sardı ve diğer eşyalarıyla beraber çantasına yerleştirdi. Kalenin mutfağına inerek bir kaç gün yetecek yiyecek aldı yanına; normalde açlık hissetmese de, ihtiyacı olabilirdi belki kim bilir?

Elbisesinin üstüne pelerinini geçirdi, başlığını çekti kafasına. Atların tutulduğu ahıra yollandı ve gördüğü ilk seyise onun için en iyi atını hazırlamasını istedi. Avluya çıkıp bekledi.

Çok geçmeden adam, yularından tutarak huysuz bir siyah at getirdi. At güçlü ve iriydi, gözleri kızgınlık ve enerjiyle parlıyordu. Toynaklarıyla yeri eşeliyor, sabırsızlığını belli ediyordu; görünüşe göre uzun zamandan beri ilk defa güzel bir gezintiye çıkacaktı hayvan, heyecanlıydı. Seyis, zorlukla zaptediyordu hayvanı.

"Buyrun leydim. Adı Pullus'tur, en güçlü aygırdır buradaki. Eminim tatmin edecektir sizi." yuları kadına teslim etti. Kelebek hiçbir şey söylemeden adamı başıyla hafifçe selamladı ve atı da beraberinde yürüterek kapılara doğru yürüdü.

"Kelebek?" dedi tatlı bir ses; Camy.

"Efendim?" dedi kadın sessizce.

"Gidiyor musun?" Camy hafifçe kadının omzuna dokunup yüzüne baktı.

"Gitmeliyim. " dedi Kelebek sadece iç çekip. "Ne kadar süre giderim bilmiyorum, ama geri döneceğim. Savaş bitti sayılır, bensiz de idare edebilirsin."

"Ama nereye?"

"Birini görmeliyim. Yapmalıyım bunu. Beni engellemeye kalkma Camy, çünkü buna gücün yetmez. O yüzden, iyi dileklerini ver bana." Kadın kollarını kızın vücuduna sarıp uzun bir süre sıkı sıkı sarıldı.

Camy hafifçe kadını öptü saçlarından. "O zaman git, ve cevaplarını bulmuş olarak gel Kelebek. Ama at neden?"

Kelebek gülümsedi ve bir ayağını üzengiye atıp, "Çünkü bir süre dikkat çekmeden yolculuk yapacağım. " dedi. Atın üstüne kendini çekti. "Görüşmek üzere. Gidelim Pullus!"

Camy arkasından garip bir hüzünle bakarkan Kelebek başını çevirdi ve yola baktı. At, sanki bu anı beklermişçesine bir coşkuyla öne atıldı. Çok geçmeden uzun bir yol almışlardı bile.

"Bir iz. . . ipucu. . .Herhangi bir şey. . . Seni nerede bulacağıma dair. . .herhangi bir şey ver bana." diye fısıldadı Kelebek sadece.

--

Bir de buluşma hikayesi var bunun devamında, ama kelimlere dökülmeyecek.

~ Rose

No comments: