Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Monday, October 26, 2009

All Hail to Blood Witch Queen

Kelebek pencere pervazına oturmuş, yastığına yaslanmış, güneyi izliyordu. Uzun bir süredir Düş'te her şey ldukça iyiye gidiyordu; yaşam normale dönmüştü ülkede. CamaeL her sabah etrafı kolaçan ediyor, kalenin kapıları açılıyor ve herkes işlerine gidiyordu. Tıpkı düşündüğü gibi, geldiğini fark etmemişlerdi bile, belki de umursamamışlardı. Kimbilir, belki de Camy, onun zamana ihtiyacı olduğunu düşüyordu. Haklıydı da.

Yaslandığı yerden doğruldu bir anda aklına bir şey gelmiş gibi. Geceydi; gökyüzünde bulutlar olmasına rağmen dolunay tüm güzelliğiyle soğuk toprağı aydınlatıyordu. Kelebek gülümsedi; bu gece olmalıydı. Başka bir zaman değil.

Yatağının yanına gidip çekmecesini açtı, içinden üzeri işlemeli ama bir o kadar da sade defterini çıkarıp yapraklarını kurcaladı, bir kaç bir şey okuyup defteri yerine kaldırdı. Çekmeceden ufak bir kese çıkarıp pencereye gitti geri. Bir kaç bir şey fısıldadı rüzgara ve kesedeki gari karışımı boşalttı. Tatmin olmuş bir biçimde gülümsedi, giyindi. Baltasını sıkı sıkı kavradıktan sonra kendini terastan aşağı bıraktı ve çok zaman geçmeden Camy'nin odasında buldu kendini.

"Dönmüşsün." dedi Camy. Üzerinde uzun beyaz geceliği ile yatmaya hazırlanıyordu anlaşılan.

"Evet, döndüm." dedi Kelebek ve tehditkat bir biçimde kızın üzerine yürüdü. "Ve artık bir şeylerin değişmesi gerek."

Camy ayağa fırladı asasına doğru uzanarak, ama o daha bir adım atamadan Kelebek onun bileğini kavramış ve terasa çıkarmıştı. Aşağı bıraktı kendini ve surların üzerine kondu kızı yanında sürükleyerek. Bir anda askerler yaylarını Kelebek'e çevirdi o ne olduğunu anlamadan.

"Anlaşılan tedbirliymişsin. Ama, ben de bu oyuna düşecek kadar saf değilim, Camy." hafif bir kahkaha çınladı kadının boğazında O an kalenin kapısı büyük bir gümbürtüyle açıldı. Uluma sesleri geceyi böldü, beyaz br kurt sürüsü içeri akın ederek askerleri alaşağı etti. Gürültü insanları evlerinden çıkarmıştı. Kimisi kocaman gözlerle olanları izliyor, kimi korkudan ağlıyor, bazıları ise dua ediyordu yere diz çökmüş.

"Neden yapıyorsun bunu Kelebek, neden?" dedi Camy üzgün bir sesle.

"Sen benim dört kanadımı bağlayıp beni zincire vurduğunda ben sana hiç soru sormamıştım. Ama buna hakkın yoktu, biliyorsun değil mi Camy? Beni kafese kapatmaya, törpülemeye. . ." kızın bileğinden bastırıp yere diz çöktürdü. "Bunu yapıyorum, çünkü belki benim yıllarca yaşadığım gibi yaşaman bir süre, beni anlamanı sağlar."

Zincirler sarıldı Camy'nin beyaz kanatlarına, bileklerine ve boynuna. Onu boğacak kadar sıkmadı ama hareketini kısıtlayacak kadar da sıkıydı. Yavaşça şeffaflaştı sonra zincirler. Oradaydılar, orda olacaklardı ama görünmeyeceklerdi. Camy ağlıyordu ve yalvarıyordu bunu yapmaması için ama Kelebek kulak tıkadı buna.

"Ben en azından sana insaflı davranacağım Camy. Benim köpeğim olmayacaksın sen benim sana olduğum gibi. Seni bir kafese kapatıp törpülemeyeceğim kanatlarını. Özgürsün. Bir o kadar da esirsin burada."

Camy'nin yaşlı gözleri zar zor seçebiliyordu kadını. Değişmiş ve güçlenmiş olduğunu da damarlarında hissedebiliyordu. Diğer kanatlarını bağlayan kemerleri kesişini izledi Kelebek'in. Sonra uzun bir uykundan uyanmışçasına gerinmesini. Kadın baltasını sallayarak bağırmaya başladı kaledekilere.

"Bundan sonra Düş'ü yönetme sırası benim! Yıllarca bana yapılan eziyeti affedeceğim. Hepiniz, Kan Cadısı Kraliçe Kelebek'in önünde eğilin!"

Kalenin kapısı büyük bir gürültüyle kapandı. Camy surların üzerinde diz çökmüş gözyaşlarına boğulurken, Kelebek yere indi. Kurtların ulumaları bir anda evlerindeki korku dolu insanların neşe çığlığına karıştı. Düş, soğudu.

Kar yağmaya başladı.

Ada ilk yaratıldığından beri ilk defa, Düş'e kar yağdı.

Kelebek, bütün gece karın altında dans etti. Kahkahalar ve çığlıklar attı. Zaferini kutladı.

İlk defa, yaşadığını hissediyordu.
~ Rose

Moonspell - Scorpion Flower / Moonspell - Sanguine
This snow, it makes me feel home. It makes me feel close. To you.

Sunday, October 25, 2009

Back Home

Yine iki gün iki gece süren bir yolculuktan sonra, eve döndü Kelebek. Görilmeden gelmişti. Sessizce odasına çıktı. Kafasındaki büyük planı gerçeğe dökme zamanıydı. Yüzünde bir gülümsemeyle terasa çıkarak güneye, çok uzaklara baktı.

Çok geçmeden çantasına uzandı, içinden yeni kitabını, defterini ve kalemini çıkardı. Yatağının üzerie yaydı, üzerine geceliğini geçirdi ve uzandı.

Öğrenecek çok şey vardı, okuyacak çok şey. Kalemi sayfaların üzerinde hareket ettikçe, gözleri her bir satırda gezdikçe hissedebiliyordu gelişmeyi zihninde. Bir kaç saat geçtikten sonra defteri ve kitabı baş ucundaki çekmeceye kaldırdı. Mumu söndürdü. Dört direkli yatağının perdelerini çekti ve uykuya daldı.

O sırada, çok uzaklarda, ne olduğu hakkında bir fikri yoktu.

Hem de hiç.

~ Rose

Saturday, October 24, 2009

Kelebek ve S'arrus

http://coolblue-gord10.deviantart.com/art/Kelebek-ve-Sarrus-141206762

Gord10 hikayemize fotomanipülasyon yapmış ^^

Ellerine sağlık! Her bir detayı çok ama çok güzel ^^ Teşekkür ederim =D

~ Rose

Thursday, October 22, 2009

Yargısız İnfazcılara Açık Mektup.

Olayları tek yönlü dinleyip yorum yapmak, insanları karalamak ne kadar kolay değil mi?

~ Rose

Monday, October 19, 2009

Frozen Rose Garden


"I'm happy, as long as i'm in my frozen rose garden. As long as i'm with you."
- Butterfly

Sunday, October 18, 2009

Death is , Once Again, My Closest Friend

Hafif bir üşüme hissiyle gözlerini araladı Kelebek. Gülümsedi. Hala uyudupu yerdeydi; en sonunda yolculuğunun bittiği yerde. Yattığı yerden doğrulup etrafa bakındı; değişen bir şey yoktu. Hiçkimseden eser de yoktu. Garipsemedi, içinden bir ses böyle olacağını biliyordu.

Ayağa kalkıp ilerledi, bir elini duvarlarda gezdirerek. Genişçe bir odaya geldiğinde durdu. Masa, sandalye ve kitapların olduğu, bir başka oda. Raflara bakınırken, tırnakları eline ve bileğine sarılı bandajları açtı. Raftan bir kitap seçti v en yakın masaya doğru yürüdü , bandajaların yere düşüşünü önemsemeden.

Kitabı masanın üzerine bıraktı. Arkasında bıraktığı kandan ize takıldı gözü; bileklerine baktığında tırnaklarıyla eski yaralarını deşmiş olduğunu gördü inanmayarak. Bir an görüntü gidip geldi gözlerinde. Gözlerini kırpıştırıp görüntüyü netleştirmeye çalıştı ama beceremedi. Sendeledi, duvara dayandı.

Dizlerinin bağı çözülüp tüm soğuk bedenini baştan aşağı titretirken, artık kocaman görünen kanatlarını çıkarıp etrafına sardı. Hayır, hala yeterince ısınamamıştı. Gülümsedi. Soğuk yere yüzüstü düştü. Bedeni buz kesti. Gözleri uzaktaki bir noktaya bakarken yüznde gülümseyen bir ifade vardı.

Ölmüştü.


Bir kaç saat sonra tekrar doğana kadar.

~ Rose
Faraway Vol. 2 - Apocalyptica
Don't you slip away from me, It's you i live for, don't you leave.
Don't you slip away from me, i'm vulnerable to your love.

Saturday, October 17, 2009

S'arrus'u Arayış - Ölüm

Gözlerini araladığında sabah olmuştu. Rahatsızca kıpırdanıp yattığı yerden doğruldu. Ne olmuştu? Etrafına bakındı; siyah ayna yerde duruyordu. Hatırladı. Bir anda, gitmesi gereken yol canlandı gözünde tekrar. Uzun yolculuk. Upuzun.

Ayağa kalktı, çantasından kalın ve uzun bir kumaş çıkardı. Aynaya dokunmamaya çalışarak kumaşa sardı kat kat onu. Kucakladı, kanatlarını açıp Düş'e doğru yol aldı.

***
Düş'e vardığında başka bir günün başka bir gecesiydi artık. Bahar iyice kendini göstermiş, çiçekler yeşermişti. Soluklanmak için avluya indi, aynayı yere dayadı. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Bir eliyle aynayı taşıyarak odasına çıktı.

Odası, bıraktığı gibiydi. Hiçbir şey değişmemişti ve tertemizdi. Gülümsedi. Aynayı yatağın kenarına dayadı ve üzerine o dönünceye kadar buna dokunulmamasını belirten bir not bıraktı. Temiz giysiler giydi. Yatağında dinlendi. Baltasını bileyiledi ve sapını sıkıca tutarak geniş terasa ilerledi. Arkasında yere düşen bir kaç tüy bırakıp, güneye doğru gitti.

***
Uzun yolu boyunca pek çok kez aralar verdi. Her yorulduğunda farklı bir mevsim yaşayan, farklı yiyecekler yiyen, farklı karakteristikleri olan, farklı bir köyde kaldı. Hep misafirperverlikle karşılandı, ağırlandı. Garipti. Ama yine de hoşuna gitti bu Kelebek'in.

Okyanusu ve son kıtayı geçip de, karları gördüğünde, yolculuğunun sonuna geldiğini anladı Kelebek.

***
Karda attığı her adımda, ayağının altında sıkışan kartaneleri çatırdıyor, soğuk tenini yakıyor, beyaz mekan gözlerini alıyordu. Büyülenmiş gibiydi ama. Etrafındaki güzelliği izlemekten bir an ne için orada olduğunu unuttu kadın. Bir an tökezleyip nerede durduğunu fark ettiğinde, her şey kafasına dank etti.

Siyah ayna'da gördüğü yer, evet. Önündeki simsiyah kapı dağıldı birden bire, sis oldu, gitti. Baltasına sıkı sıkı sarıldı kasın içeri adım atarken. Daha ne olduğunu anlamadan kapı bir andakapandı ardından, ve ne yaparsa yapsın, oynamadı yerinden. Kelebek iç çekti; anlaşılan farkedilmişti geldiği.

Yürümeye başladı binanın içinde. Bir şeyler hissediyordu, ve yürüdükçe garip bir boğukluk hissi kapladı içini. Sanki. . . Çebmerler çiziyordu, buradan daha önce geçmemiş miydi? Yok, orası değildi sanırım. Çıkmaz sokak? Bu bir şaka olmalıydı.

Kaç saat boyunca yürüdü, kaç saat boyunca aradı bilmiyordu. Soluk almak her geçen saniye zorlaşıyor, ayakta durmak için daha fazla bir çaba harcıyordu. Evet, belki ölemezdi, buna inanıyordu en azından, ama bu yerin gücü her neydiyse, çok çabuk tüketiyordu onu; belki yenilenme hızından da hızlı.

Olduğu yere çöktü, baltasını yere bıraktı. Saçlarını kavradı şakaklarından, bilincini korumaya çalışırken çekiştirdi saçlarını; acı hissederse belki kendini tutabilirdi çünkü.

O an dayanamadı. Acı dolu bir çığlık ciğerlerinden koptu ve bu garip binada yankılandı, Kelebek'in son sözleri olarak.

"Yüzünü göster S'arrus! Buraya kadar geldim. . . Yüzünü göster artık!"

~ Rose

Stream of Passion - Wherever You Are

Devamı:

S'arrus bir sis gibi dolaştı Kelebeğin etrafında. Bir kaç metre önünde cisimleşti. "Hmm, demek bu kadar dayandın?" dedi hafif küçümser bir sesle.



"Yolumu bulamıyorum." dedi kadın, gözleri sımsıkı kapalı, zihnini uyanık tutmaya çalışırken. "Yoruldum. Çok yorgunum. O kadar uzun zamandır yoldayım ki, bilmiyorum. Artık bilmiyorum. Bitmesini istiyorum sadece. Bir yere varmak istiyorum."



“Varmak istediğin yerde neresi? Bu kadar uzun yürüyüp hala varmadıysan bir gariplik yok mudur, Kelebek?"



“Seni bulmaya çalışıyorum. Ama nereye gidersem gideyim, yoksun." Avuçlarını yüzüne bastırıp tırnaklarını kafa derisine geçirdi acıyla. "Artık seni bulmak istiyorum, içimdeki açlık beni yakıyor, yol göstermeni istiyorum bana. Daha ne kadar yol gitmeliyim seni bulmak için? Daha kaç yıl aramalıyım seni?"



"Sadece iki gün oldu Kelebek, sen yola çıkalı."



Kadın şaşkınlıkla kafasını kaldırıp gözlerini açtı. "İki gün mü?"



“Bir gün ve Yirmi ile üç saat."



“İki kereden fazla gördüm gün batımını. Mevsimlerin değiştiğini gördüm, hayır. Gerçek değil söylediğin." Sendeleyerek ayağa kalkmaya çalıştı kadın. "Daha uzun. . . Daha uzun. . . Hissettim."



Sen sadece hissetmek istediğini hissettin. Sen sadece benim hissetmeni istediğimi hissettin. İstediğini seç, acısı aynıdır."



O zaman gene elimde bir parça gereksiz eşya, kıtanın öbür ucuna yolculuk mu edeceğim?" dedi Kelebek yorgun bir sesle. "Burada durmak acı veriyor bana, ne olacaksa olsun artık."



“Gitmek mi istiyorsun?"



Şu bilinmezliğin geçmesini istiyorum sadece. Bitti mi? Devam mı edeceğim yoksa? En sonunda seninle kalabilecek miyim? Yoksa gene sisi gibi dağılıp terk mi edeceksin beni? Eğer bu sonsa, en sonunda artık seninleysem, nerede olduğumun bir önemi yok."



S'arrus'un yüzündeki ifade değişti. Duygusuz bir ifadeydi artık yüzündeki. Bu sırada gölgelerden bir adam daha çıktı. Bembeyaz giyinmişti ve gözleri ve saçları da bembeyazdı. Yüzü hafif inceydi, sert bakışlı ve asil yürüyüşlüydü. Çok eski bir lehçesi vardı bu dili kullanmakta. S'arrus ile bir süre bilinmez bir dilde konuştular. Sonra Sifaus elini kaldırdı ve ortamı soğuttu. Sular dondu ve buzlar sertleşti. Ancak taze bir hava doldurdu odayı. S'arrus Kelebeğe yaklaştı. İki parmağını Kelebeğin çenesinin altına hafifçe değdirdi. Garip, çatlak bir sesle "Ayağa kalk" dedi.



Kadın hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı ve hafifçe gözlerini kuşkulu bir ifadeyle kısarak ikisini de süzdü. Neler oluyordu?



S'arrus uzun bir süre Kelebeğin yüzüne baktı. Sifaus arkasını dönmüş ve bir kitap almış okuyordu. Ancak bir gözü kardeşindeydi. "O seni kendi haline bırakmak istiyor, tam anlamıyla. Ben ise kafese sokmak, tam anlamıyla." dedi kızın aklından geçenleri okur gibi.



Hangisi olacak peki?" dedi Kelebek dikkatlice adama bakarak. Kararsızca bir elini kaldırdı, yine çekinerek adamın göğsüne koydu elini, sanki sise dönüşüp kaybolmasını bekler gibi.



S'arrus kadının elini hissettiğinde, ölü damarlarından kan aktı sanki. "Sen ne dilerdin?" dedi tehditkâr bir sesle, kendini pek kontrol edemiyordu.



Kadın gülümsedi, adama yanaştı, gözlerini kapadı ve bu sefer yanağını yasladı adamın göğsüne. "Yanında kaldığım sürece, hangisi olduğu önemli değil."



Kolları ile sıkı sıkı sarıldı kadına, kendine çekti onu.



“O zaman, yolun sonu burası mı?" diye sordu kadın, kollarını adama sararken. Bir an için kalp atışlarının odada yankılanacağı fikrine kapıldı kadın.



Aklını okur gibi, "Kalp atışların kulaklarımda yankılanıyor, burası olduğunu düşünüyorsan burasıdır." dedi ve kadının ona çok yakın olan yüzüne baktı.



“O zaman öyledir." Kadının yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.



Kısaca öptü kadını. Sonra geri çekildi. Korkusu yoktu ama yine de kendini kaybetmişti. Uzun zamandır olmayan bir şey olmuştu onun içinde.



Kelebek gözlerini kırpıştırdı şaşkınlıkla. Sonra gülümseyerek baktı geri çekilen adama. Hiçbir şey söylemeden, daha sıkı sarıldı bu sefer.



S'arrus bir an korkuyla doldu. Kadının daha da sıkı sarılmasıyla daha büyük bir korkuya dönüştü içindeki fırtınalar. Ancak sustu.



Yüzü, acı çekiyormuş gibi buruşmuştu.



Adamın tepkisini fark eden kadın, bir kaç adım geri çekilerek ellerini arkasında kavuşturdu ve başını yana eğdi. "Özür dilerim." dedi adamdan uzağa bakarak.



Kadından uzaklaştı S'arrus. Sise dönüşüp gizli kentin derinlerine ilerledi. Yok etmek istedi kendini ancak imkansızdı bu. İçindeki savaş...



Sifaus kitabı bırakarak kadının yanına yürümeye başladı.



Kelebek sessizce bir kenara oturdu. Kafasını hafifçe kaldırıp merakla ona doğru yürüyen adama baktı.



Nasılsın?" dedi adam. Nefesi buz gibiydi sesi gibi.



İyi. Yorgun. Galiba bir de kafası karışık. Genel olarak iyi ama." dedi sessizce.



"Hmm." dedi hafif bir tebessümle. "Ateş'in başına gelenleri hatırladı." dedi Sifaus kıza. "Korkuyor."



"Ateş?" Kelebek gözlerini kırpıştırdı. "Ne oldu ki?" S'arrus ve korkmak. Eh, bu yeni bir şeydi.



"Ateş... Sen onu Adramelech diye biliyordun sanırım." dedi kaşları çatık bir biçimde.



"Ah, evet." Kelebek güldü. "İroni."



"İroni?" dedi Sifaus. Kaşlarını kaldırmıştı bu sefer. "Ben göremedim sanırım." dedi.



Kadın gözlerini uzağa çevirdi. "Adra'nın başına gelenler S'arrus'u bile korkutacak kadar kötü hm?"



"Adramelech âşık olmuştu. Her şeyden çok sevdi ve şimdi nerede olduğunu tanrılar bilir. Kadın, onu öldürdü... Sayılır."



"Ve S'arrus bu yüzden kovalamamış mıydı Adra'yı?" dedi kadın gülümseyerek. Sonra başını eğdi. "Elimden bir şey gelmez sanırım." Ayağa kalktı. "S'arrus'u gerekirse dünyanın sonuna kadar kovalarım."



"S'arrus'da onu sevmişti. Ama sonra onun acı verdiğini görünce vazgeçti. Adramelech'in mutsuzluğunu görünce, aptallığı yüzünden ikisini de öldürmek istedi."



"Ve kendine kocaman bir duvar kurdu. Sen o duvarı kırıyordun az daha."



"Belki de kırmalıyım." dedi kadım gülümseyerek. "Belki de tüm yolculuğumun amacı budur."



"Onu seviyor musun?" dedi Sifaus. "Neyi kastettiğimi anladığını düşünüyorum" dedi küçümseyen ve hafifte şaka yaparmış gibi bir ses tonuyla.



Kelebek duraksadı. Ona yıllar gibi gelmiş yolculuğunu, yolculukta yaptıklarını düşündü. Hafifçe kafasını salladı. "Sanırım evet." dedi o rahat, alaycı sesiyle.



"Emin olmanı isteyecek." dedi Sifaus, çok kayıtsızdı olaya. "Korkuyor. Hem de çok. Kardeşimi üzersen, hiç bir şey yapmayacağım. S'arrus, Adra'ya anlatmaya çalıştığında Adra anlamadı. Yaptığım hiç bir şey işe yaramayacak o nedenle hiç bir şey yapmayacağım" dedi



"Tek korkan o değil." dedi Kelebek, bu sefer yüzünde acı bir gülümseme vardı.



"Bu hala insan olduğunu gösterir." dedi yüzünde çok daha acı bir gülümseme vardı.



"Elimden bir şey gelmez." dedi Kelebek omuz silkerek. "Çok az kararımdan pişmanlık duydum şimdiye kadar. Sanırım bu yolculuğa çıkmak, aldığım en isabetli karardı. Vardığım yerden mutluyum."



"Nereye vardığının farkında mısın ki?" dedi Sifaus şaşkın bir yüz ifadesiyle.



"Neresi olduğundan çok emin değilim. Ama hislerim bana doğru yerde olduğumu söylüyorlar. O halde, öyle olmalı."



"Sizler çok hızlı karar veriyorsunuz." dedi Sifaus. Ayağa kalktı. "İstediğin gibi yap ancak zor olacak. Çok zor." arkasını döndü ve büyük kütüphanenin karanlığında bir yerlerde kayboldu.



"Sabırsız olduğumu herkes biliyor. Ve evet, hareketlerimin sonucunu çok düşünmediğimde... Ne yapalım, Camy kalbimi söküp beni sınırlarda yaşamaya zorladığından beri, ilk defa bu kadar bütün ve iyi hissediyorum kendimi." Kollarını havaya kaldırıp gerindi. "Peki. . . Nereye kıvrılıp uyuyabilirim acaba. . ." diye mırıldandı kendi kendine.



Havası eskisi kadar sıkıcı ve boğucu değildi. Artık normal geliyordu burası. Hafif siyah bir sis vardı ortamda.



"Hmmm. . . ?" Kelebek başını yana eğdi etraf bakarken.



Bir kaç adım attıktan sonra gözüne bir kanepe çarptı; koyu renk ahşaptan oyulma, siyah deri kaplı bir kanepeydi bu. Kadın yaklaşıp sivri ve keskin hatlı süslemelere dokundu her bir kıvrıma hayranlıkla bakarken. Yavaşça uzandı kanepeye. Ne kadar yorgun olduğunun farkına, başını koyduğunda farketti. Derin bir uykuya daldı yattığı gibi, nerede uyanacağını bilmeden.

Friday, October 16, 2009

S'arrus'u Arayış - Eun ve Siyah Ayna


Günlerce uçtu dağları geçene kadar. Leviathan toprakları büyüktü; deniz kıyılarından en içteki dağlara kadar uzanıyordu sınırları. Dağlara ulaştığında ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, yolun yarısını bile gelememişti, aylar geçmiş gibi hissediyordu. Nefeslendi, dinlendi. Ve sonra kurak çöl e doğru kanatları açtı.

Çöl uçsuz bucaksız görünüyordu. Eğer yerde olsa kaybolacağından emindi şimdi. Uçarken hiç değilse görüş açısı genişti, yıkıntıları gördüğü yerde fark edebilirdi. Arada sırada kum fırtınaları aksatıyordu şimdi de yolculuğunu. En sonunda çareyi, çantasındaki giysilerden parçalar yırtarak yüzünü kapatmakta buldu. Artık hiç değilse ağzına ve burnuna dolmuyordu kumlar.

Leviathan'dan ayrılalı pek çok gün ve gece geçti. Gündüzleri hem sıcak olıyordu hem de güneş gözlerini alıyordu. Bu yüzden artık daha çok gündüzleri dinlenirken geceleri yolculuk yapmaya başlamıştı. Bir gece yarısı dalgınca kanat çırparken yakaladı gözleri yıkıntıları. Çok uzakta değildi, bir kaç saate varacaktı.

Şehrin yıkıntılarına vardığında yere bastı ayakları. Gökyüzünde bulut yoktu ve kocaman bir ay aydınlatıyordu her yeri. Hiç ses yoktu, sadece rüzgarın uğultusu eşlik ediyordu ona. Ayakları her bir adımda kuma gömülüyor, garip bir çatırdama sesi çıkarıyordu. Sessizce yıkıntıların arasında gezdi. Etrafa baktı bir şeyler görebilmek için.

Her yere baktı. Göle, kova kova kan boşaltan lichleri gördüğünde durdu. Garipseyerek izledi onları; ne yapmaya çalışıyorlardı? Yanlarına gitmek istedi, bir yandan kendini durdurdu; ne olacağını kim bilebilirdi?

Uzun saatlerin ardından gün doğdu. Yıkıntılarda hiçbir şey yoktu Kelebek'e yok gösterebilecek. Aynadan ise hiç iz yoktu. Bir an Tılsım'ın onu yanlış yönlendirmiş olabileceği ihtimali düştü aklına. Yakınlardaki bir taşın üzerine oturup çantasını açtı. Biraz tatlı ekmek kemirirken, diğer eliyl kırık aynayı incelemeye başladı. Herhangi bir şeye, en ufak bir şeye bile inanabilirdi şu an. Bir işaret olarak yorabilirdi. . .

Ama hiçbir şey yoktu.

Zaman geçtikçe umudu kırılan Kelebek bir an acaba her şeyi yanlış bir bakış açısından mı gördüğünü düşündü. Ayna parçasının keskin kenarlarında parmaklarını dolandırırken bir an onu kendine saplayıp ölümde etrafta gezinmeyi düşündü, ama hayır. Çözüm bu olamazdı.

O sırada bir katga sürüsünün seslerini duydu Kelebek. Merakla etrafına baktı, görünürde bir şey yoktu. Dikkatli bir biçimde baktığında gözleri karanlıkta hareket eden bir karaltı seçebildi; lichlerin kan boşalttığı gölüm ortasında toparlamış bir küme karaltı vardı. Gerçekten karga mıydı onlar yoksa sadece siyah duman mı karar veremedi ama zaten herhangi bir şeyi işaret olarak kabul etmeye hazır olan beyni, o daha düşünmeden harekete geçti.

Kan gölümü geçip ortadaki kara parçasına ulaşmak sandığından daha uzun bir süre aldı. O toprağa adımını atar atmaz, kara duman dağıldı ve kocaman, derin bir krateri açığa çıkardı. Kelebek merakla yaklaştı. Yaklaştıkça bir parlama gördü kraterin ortasında. Adımlarını sıklaştırdı.

Oradaydı. Yıllardır aradığı ayna, işte karşısındaydı. Yerde, tüm o toz toprağın arasında, simsiyah parlıyordu. Kadın, yanında diz çöktü aynanın. Bir an merakla elini üzerinde gezdirecek oldu ama eli gitmedi bir türlü. Garip bir şey vardı aynada kestiremediği. Dokunmaya çekindi. Ve sonra daha dikkatlice baktı aynaya. Ve o an vücudu kilitlendi.

Bir anda bedeninde dışarı çekildi kadın, gökyüzüne yükseliyordu. Kontrol edemiyordu yükselişini, korkunç bir hızla gidiyordu. . .ve şimdi. . . düşüyordu. Karanlıklardan geçtiği ve kabusları gördüğü gibi düşmeye başlamıştı birden. Eun'a gelmek için uçtuğu yollardan geri dönüyordu. Uzaklara. . . Büyük bir hızla uzaklaşıyordu. Aynanın onu nereye götürdüğünü bilmiyordu.

Kıtaları ve okyanusları aştı. Ve birden bir duvara çarpmış gibi durdu uçuşu. Buzlarla kaplı bir yerdi burası; geldiği yolu düşünerek güneyde olduğunu hesapladı Kelebek. Tanıdık bir şey aradı ama bulamadı. Buzullar. . . buzullarda karaltılar. . . Burası mıydı gelmesi gereken yer?

Birden, çok yüksekten düşer gibi geri çekildi bedenine. Derin bir nefes ciğerlerine dolarken, Kelebek sırt üstü yere yıkıldı. Derin bir kahkaha boğazını yırtarcasına dışarı çıktı. Kendini yorgunluğa teslim edip, olduğu yerde kaldı.

"Nerede olduğunu biliyorum, S'arrus." diye mırıldandı, tatlı uykuya kendini teslim etmeden önce.

~ Rose

Envai çeşit Narsillion şarkısı dinlendi bu yazılıken.

S'arrus'u Arayış - Bir şişe su


Tılsım ile konuşmasından sonraki ilk şafakta, yola çıkmak için hazırdı Kelebek. Yeni ve genişçe bir çanta almıştı kendine ve yolda ihtiyacı olabilecek şeyleri doldurmuştu bir bir. Artık kalın kumaşlara sarılı iki şey var çantasında; Düş'de yanına aldığı kitabı ve ruhlar dünyasından bulduğu ayna parçası. Yolculuğu bitene kadar, doğru yolda olduğuna inanmasını sağlayan şeyler.

Bir süre yatağın üzerinde sessizce oturduktan ve güneşin doğuşunu izledikten sonraPullus'u görmek için ahıra indi. Pullus onu gördüğünde, her zamanki gibi tepinmeye ve yolculuk için olan coşkusunu göstermeye başladı. Kelebek yavaşça atın burnnu okşadı onu sakinleştirip.

"Üzgünüm dostum," dedi üzgün bir sesle."Beraber çok uzun bir süre yolculuk ettik. Kıtanın bir ucundan bir ucuna, dağlardan ve tepelerden iki yıl boyunca eşlik ettin bana yorulmadan. Ama şimdi gideceğim yerde ölüm var. Seni riske atamam. Onun için seni burada, Leviathan'da bırakıyorum döneceğim güne kadar. Sana çok iyi bakacaklar, emin ol bundan."

At Kelebek'in elinden kurtularak bir kaç adım geri çekildi. Kelebek şüpheci gözlerle ata bakarken, bir anda ilüzyon çatladı. Siyah yeleler alev aldı, toynaklar bastığı yeri yakmaya başladı ve gözleri artık ateş püskürtüyordu baktığı yere. Evet, Pullus gerçekten sıradan bir at değildi; bir Nightmare'di.

"Sende bir şeylerin farklı olduğunu biliyordum." dedi eğlenmiş bir sesle. "Ama yine de, canım atım, kıtalar arası yapacağım bu yolculukta, kanatlarıma güvenmem gerekli." Yanan yelelere aldırmadan atın kalın, kaslı boynuna sarıldı. Yeleler yakmadı, garip bir şekilde soğuktu. "Geri döneceğim. O zamana kadar, Leviathan'a çocuklarını armağan et." avcunun içiyle hafifçe boynuna vurdu hayvanın büyük bir sevgiyle. At, o gidene kadar arkasından baktı kadının.

Leviathan kentinin büyük meydanında, Çağlayan bekliyordu onu. Her zamanki gibi büyük gülümsemesiyle karşıladı onu. En derin iyi dileklerini sundu ve iyi yolculuklar diledi. Meydanın bir ucuna ilerleyip elindeki ufak şişeye Leviathan'ın sularından doldurdu. Sessizce Kelebek'e sundu. Kelebek bu sembolik hediyeyi kabul ederek çantasına yerleştirdi dikkatlice. Tılsım ise ortalıkta görünmüyordu. Kelebek son bir kez selam verdi, deniz kokusunu içine çekti ve bir anda yoktan var oldu kan kırmızı kanatlar.

Eskisi gibi değildi kanatlar; tüyleri parlaktı, daha sıktı artık, yolunmamıştı. Eskisinden büyüktüler, belki 2-3 kat daha büyük ve daha geniş. Bu değişime şaşırdı Kelebek ama yüzünde tatminkar bir gülümseme vardı kanatlarını gerip rüzgarı hissederken.

Göğe yükseldi. Tılsım oradaydı işte, sarayın yüksek blakonlarından birinden, uzaktan izliyordu Kelebek'in gidişini. Çok fazla kalmadan bulundupu yeri de terk etti zaten. Yapacak çok daha önemli işleri vardı.

Yıllardan sonra ilk kez rüzgarı kanatlarının altında hissetmek, mükemmel bir mutluluk hissi verdi Kelebek'e. Yolu çok uzun değildi zaten. Dağları aşması gerekliydi. Ve sonra bulacaktı aradığı yeri.

Kutsal Zaman Çölü'nün ortasındaki, Eun ülkesinin kalıntılarını.

~ Rose

Michelle Belanger and Nox Arcana - Ella Sheena

Thursday, October 15, 2009

S'arrus'u Arayış - Leviathan Kütüphanesi

World of Warcraft Soundtrack - Undead Tavern 1A - 1B

Kelebek yavaşça gözlerini araladığında elini istemsizce yanağına götürdü.

"O, buradaydı." diyebildi zorlukla; boğazı kurumuştu. Ter içinde olduğunu fark etti. Sağ eliyle siyah ayna parçasını tutuyordu sıkı sıkı. Şaman, sessizce ona bir kase uzattı. Kelebek hiç duraksamadan taze suyu kana kana içti.

Bir kaç dakika durup kendine geldikten sonra yattığı yerden doğruldu. Şamana sessizce teşekkür edip yavaş adımlarla çadırdan çıktı. Anlaşılan bir gün bir gece geçmişti, hava karanlıktı. Acele etmeden tepeden aşağı inerken bir yandan elindeki ayna parçasına bakıyordu dalgın dalgın.

"Bulmak için, görmelisin." diye mırıldandı. "Ayna. . . Aynada görmek. . . Ama nasıl?"

Pullus'u buldu; hayvan beklemekten sıkılmış, hareket için sabırsızlıkla tepiniyordu. Kelebek'i gördüğünde sevinçle yerinde kıpırdandı.

"Sakin, oğlum, geldim işte." dedi kadın sevecenlikle, atın uzun burnunu okşarken. "Umarım iyi dinlenmişsindir, çünkü hiç durmadan gideceğiz bu sefer." At gözlerini kırpıştırdı, Kelebek semeri yerden alıp Pullus'un sırtına geçirdi, kemerleri sıktığından emin olduktan sonra atın sırtına atladı.

"Leviathan'a!"

***

Zaman geçti. Pullus yorulmak bilmeden koştu. Bozkırları aştılar, tepeleri geçtiler, ve en sonunda sahile ulaştılar. Bir sahil kasabasından öbürüne yolculuk ettiler. Ve en sonunda bir öğlen vakti, Leviathan'ın yüksek surları belirdi önlerinde. Gariptir, kapılar açıktı. Ancak yaklaştıkça Kelebek bunun nedenini anladı; Çağlayan kapının önünde bekliyordu. Yavaşladı ve sarışın kadının önünde durdu.

"Hoşgeldin." dedi kadın gülümseyerek. Doğruydu, bulunduğu yere sıcaklık getiriroyrdu bu kadın, konuştuğunda kuşlar cıvıldıyordu gerçekten de.

"Beni karşılaman ne büyük mutluluk. Açıkçası, geldiğimin bilindiğini bile bilmiyordum." Kelebek attan indi, pullus'u çekiştirdi. Çağlayan'la beraber kapılardan içeri yürürken, seyislerden biri hemen Pullus'u alarak bakmaya götürdü.

"Yakın dostlarımızdan biri şehrimize gelmiş, hiç karşılamadan olur mu?"

Kelebek gülümsedi. "Aslında planımda buraya uğramak yoktu. Birini arıyorum."

"..."

"Elimde bir ipucu var çözmem gereken. Kütüphanenizi kullanabileceğimi düşünmüştüm."

"Tabiiki." dedi kadın, aynı güler yüzlülükle. Bir başka caddeye saptılar. Anlaşılan Çağlayan Kelebek'in vakit kaybetmek istemediğini anlamış, onu kütüphaneye götürüyordu.

Caddeler insan doluydu. Garip bir gülümseme oluşuyordu insanların yüzünde, Çağlayan'ın her bir adımıyla. İnsanlar kadına selam veriyor, verilen hiçbir selam karşılıksız kalmıyordu. Hafif bir bahar esintisi, uzaklardan gelen garip bir Harp ezgisini taşıyordu.

Çok geçmeden büyük bir binanın önüne geldiler. Merdivenlerden yukarı çıktılar ve büyük kapılardan geçtiler. İçeride pek çok oda vardı ve 3 adam yüksekliğinde kitaplıklarla kaplıydı her bir duvar. Tüm kitaplar özenle deri kaplanmış ve cilalanmıştı. Odanın birinde insanlar harıl harıl kitapları tamir ediyor, bir kısmı kitapları kopyalıyor, bir başkası ise solan yaldızları yeniliyordu.

Yürüdükleri koridorun en sonunda çift kanatlı büyükçe bir kapı vardı önünde mızraklı nöbetçilerin beklediği. Çağlayan'ı gördüklerinde mızraklarını çekip kapıyı açtılar; tıpkı diğerleri gibi, boydan boya kitap dolu duvarlardan oluşmuş bir odaydı. Tavanı camdandı, ışığını oradan alıyordu. Duvarların şeklinden buranın binanın merkezi olduğunu anladı Kelebek. Odanın içine baktığında özel hazırlanmış, üzerinde bir demlik sıcak çay ve pek çok farklı hamurişinin olduğu bir masa gördü.

"Burada aradığın cevapları bulacağını umalım." dedi Çağlayan kadına dönerek. "En iyi şekilde ağırlayacağız seni burada kaldığın süre boyunca, istediğin her tür yardımı da sağlayacağız. Eğer yorgunsan, dinlenebileceğin bir odayı hazırlattım içeride, eğer açsa karnın, akşam yemeğinden önce bir fincan çay içmek isteyebileceğini düşündüm. Ve şayet çok acilse işin, belki yardımcı olabilirim bilmeceni çözmeye?"

Kelebek iç çekti; bu kadar iyi olmak zorunda mıydı? "Her şey için teşekkür ederim." dedi kibarca. "Bu kadarı aklımdan bile geçmezdi. Sadece rahatsız bir sandalye ve kitaplar bile yetecekti bana. Gerçekten, teşekkür ederim."

Çağlayan kadını masaya buyur etti ve fincanlara özenle çayı servis etti. Beyaz porselen fincanlardı bunlar, altın işlemeli. Her birinin üzerine farklı bir su ejderhası işlenmişti. Fincanı Kelebek'e uzattı. "Nasıl yardımcı olabilirim sana?" diye sordu bir yandan.

Kelebek fincanı alıp yakınına koydu, daha sonra çantasından kumaşlara sarılı bir yumak çıkardı. "Yolculuğum sırasında bunu buldum, ve bana dediler ki 'Bulmak için, görmelisin.'"

Çağlayan kumaşları açtı ve bir an şaşkınlıkla derin bir nefes aldı, ince bir irkilme sesi çıkararak. Siyah, kırık bir ayna parçasıydı bu. Üzeri ise kan lekeleriyle kaplıydı.

"Ayna ve görmek kısmını anladım, ama ne yapmam gerektiğini ya da nasıl yapmam gerektiğini bilmiyorum. Düşündüm ki, belki bu ayna parçasının nereden geldiğini bulursam. . ."

"Anlıyorum." dedi sarışın kadın, aynayı kumaşlarla tutup inceleyerek. "Leviathan sarayının derinliklerinde böyle bir ayna olduğunu duymuştum ama. . . Böyle şeyleri Tılsım bilir ve o Leviathan'da değil."

Kelebek iç çekti, çayından bir yudum aldı. "O zaman tüm kitapları kurcalayıp bir bilgi kırıntısı bulana kadar uyku yok bana." Bir süre sessiz kaldılar. Çağlayan ayna parçasını tekrar kumaşa sarıp masanın üzerine baktı.

"Buradaki tüm kitapları istediğin kadar okuyabilirsin. Bir şeye ihtiyacın olursa mutlaka haber ver. Ne yazık ki benim şimdi gitmem gerekli, bitirmem gereken bazı işler var. Akşam yemeği için saraya beklerim. Bir de, Pullus'u merak etme. Ona da çok iyi bakılıyor."

Kelebek teşekkürlerini sundu ve Çağlayan'ın odadan çıkıp, kapının tekrar kapanmasını izledi. Sessizce çayını içip bir kaç bisküvi kemirdikten sonra ayağa kalkıp raflardaki kitap isimlerini gözden geçirmeye başladı.

Bu çok ama çok uzun bir araştırma olacaktı.

~ Rose

Not: Çağlayan için Aslı'nın tekrar ettiği bir font bulamadım. En uygun olarak sarıyı seçtim. Müzik olarak WoW un şarkılarından Undead Tavern 1a ve 1b'yi öneriyorum. Umarım Çağla'yı doğru yazmışımdır Aslı <3

Devamı Leviathan'da : http://caglayantilsim.blogspot.com/2009/10/sarrusu-arays-tlsm-ve-kelebek.html

Tuesday, October 13, 2009

S'arrus'u Arayış - Meydan Okumalar/ S'arrus'u Arayış - Açlık

Adramelech'in yoğun isteği üzerine, iki bölüm birden kuşağı. . .
***



Soğuktu. Teninde hissediyordu soğuğu. Gözlerini araladı; bembeyaz bir yerdi burası; sadece yer değil, gök ve hatta soluduğu hava bile bembeyazdı. Garipsedi.

"Bu 'gözlerini başka yerde açmak' tribi beni sıkmaya başladı." diye homurdandı yerden kalkarken. Üzerinde dar, koyu kırmızı bir elbise vardı; bembeyaz zeminin üzerinde bir kan damlasına benziyordu. Etrafına bakındı.

Bembeyazdı evet. . . Yansıyacak hiçbir renk yoktu ancak karanlık değildi. . . Gözlerini kaldırdı ve etrafı aydınlatan şeye baktı. Parıl parıl parlayan bir ışık topu? Işıl ışıl. . . Ama insan boyunda? Hareket ediyordu. Adım adım uzaklaşıyordu Kelebek'den.

"Bekle!" diye seslendi arkasından ve koşmaya başladı. Ancak ışık ne durdu ne de yavaşladı. Aksine, Kelebek ne kadar hızlı koşarsa, ışık da o kadar büyük bir hızla ondan uzaklaşıyordu. Nefes nefese kalıncaya kadar koştu, ama yetişemedi. Ne kadar seslendiyse de fayda etmedi. En sonunda, sadece takip etmenin en doğru seçenek olduğunu kabullendi.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordu en sonunda.

"Doğru soruları sorduğunda cevaplarını alacaksın." dedi bir kadının sesi. Aynı anda tüm dillerde, tüm ses tonlarında konuşuyordu sanki.

"Beni nereye götürüyorsun?"

". . . Karşı tarafa."

"Kar-" Kelebek bir anda adımını boşluğa attığını fark etti; onu destekleyen bir kara parçası yoktu artık. Işık ise, sanki hala yolda yürüyormuşçasına adımlar atıyor, ilerlemeye devam ediyordu. Bulutların arasında kayboldu bir süre sonra.

Düşüyordu.

İlk denediği şey homurdanarak kanatlarına yüklenmek oldu. Ama kanatlarını hissetmiyordu.

"Kanatlarım?! yoklar?!" Panikledi. Daha önce bu kadar paniklediğini hatırlamıyordu; büyük bir hızla düşüyordu, kurtulmasını sağlayabilecek en ufak bir şey yoktu ve sadece. . . düşüyordu?!

Ancak yer görünmüyordu. Sadece, derin, korkunç ve kabus gibi bir düşme hissi vardı kalbini hızla attıran. Her an yeri görme korkusu sarmıştı tüm bedenini.

Ama neden hala yer görünmemişti?

"Pekala, sıkıldım." dedi yüksek sesle. "Eğer sonum gerçekten ölümse hazırım. Ama sonsuza kadar düşmek beni korkutuyor."

Hala düşüyordu.

"Yeter!!!" diye bir çığlık attı, gözleri dolmuştu, sinirleri boşaldı.

Yer hala görünmemişti.

Hiçbir şeyin işe yaramadığını kabullenen Kelebek, yapabileceği en son şey yaptı; tüm zihnini boşalttı. Kendini tüm düşüncelerden arındırdı, hiç bir his, hiç bir duygu kalmayana kadar, bulunduğu yerin beyazlığı beynini kaplayana kadar

"Artık karşıdasın." Işık karşısında duruyor, ve yine yürüyordu. Kelebek, ayaklarının yere bastığını fark etti. Artık adımlarını daha dikkatli atarak takip ediyordu ışığı. Garip bir şekilde ışık solmuştu. Hatlarını seçebiliyordu.

Kocaman, metal bir taç vardı havada duran, bir de yerde sürünen beyaz etekleri görebiliyordu.
Sessizce takip etti.

***



Tüm sesler bir anda yankılandı gene Kelebek'in kulaklarında.

"Yüzleş."

Ne olduğunu anlamadan, Kelebek kendini simsiyah bir karanlığın içinde buldu.

"Şimdi ne v-" Kelimeleri yarım kaldı.

"Merhaba, Kelebek."
Bu ses, bu gülümseme, bu yüz. . .

"Sen. . ." Kelebek'in elleri titremeye başladı, gözleri anlamsızca yaşlarla doldu. "Sen. . . ölmüştün. . ."

"Evet." dedi sarışın uzun boylu adam. Öldüğü günkü gibi kotu ve üzerine bol gelen montunu giyiyordu. Boynunda ise, Kelebek'in ona hediye ettiği atkısı dolanmıştı.

"O zaman. . . Ben de mi öldüm?"

"Bilmem?"

"Tıpkı eskisi gibi, sesin az çıkıyor. Ama huzurluydun sen en sonunda. . . Ben de. Gitmiştin sen, unutmuştum seni!" Ağzında bir kan tadı hissetti. Dokundu; evet, kendi kanıydı. Başını eğdiğinde, kan kırmızısı giysinin kendi kanıyla yapış yapış olduğunu gördü. Gayrı ihtiyari eli kalbine gitti; evet, kanayan oydu. "Nasıl . . ."

"Beni özledin mi?"

"Hem de nasıl. . .Her gün, her saniye bir ömür gibi geldi bana. Ben-" sözü öksürüklerle kesildi. Kan kusuyordu.

"Hep benimle kalmak ister misin, sevgilim?"

"Ben. . ." Gözleri kararıyordu. Ona uzanan, o çok sevdiği beyaz elleri gördü.

"Gel, gidelim." dedi onun tatlı sesi. "Ellerini ver bana."

Nefesi soluklaştı. Ah, gitmeyi nasıl da istiyordu! Aşık olduğu adam, uğruna her şeyi göze aldığı adam. . . Ve sonsuzluk. Asla bitmeyen o ölmeyenlik acısının bitişi. O ana kadar dua ettiği her şey.

Elini kaldırdı.

"Gel hadi, gidelim sevgilim."

Bir hıçkırık sesi yükseldi Kelebekten; ağlıyordu. Ve her şey yıldırım hızıyla oldu.

"Beni affet." Bir ok gibi ayağa fırladı, eli onun boynunu kavrarken, kendini savurarak arkasına geçti. Kolları ona sarıldı ve bir kemik kırılma sesi duyuldu derin karanlıkta. Sarışın adamın gülümsemesi hala yüzünde yere yıkılırken Kelebek göz yaşlarını sildi. "Artık beraber olamayız. Artık sana ait değilim."

Tüm siyahlık yok oldu. Yeniden beyazlıklar içerisindeydi şimdi. Yorgundu, kan kaybetmişti, soğuktan donuyordu. Ama Işık oradaydı, ve fark etti ki, bu aslında bir kadındı. Gariptir, artık yürümüyordu.

"Yolun sonuna geldin." dedi kadın. Bembeyaz elbiseler içinde, uzun bembeyaz saçlara sahip, ışıklar saçan bembeyaz gözlerle bakan, ışığın kendisi olan bir kadındı. Metalden tasının etrafında ışık topları dönüyor, elinde ise ahşam bir kutu tutuyordu.

"Ne oldu şimdi, ben anlamadım hiçbir şey."

"Ben senin ruh rehberinim." dedi kadın. "Aradığın cevapları bulabilmen için, seni test ettim. Ne kadar ileri gideceğini görmeliydim. Önce en büyük korkunla yüzleştin, sonra da kapanmamış yaranla."

"Evet evet. Sonra?"

Kadın rahatsızca kıpırdandı.
"Artık bu senin." dedi kutuyu uzatarak. "Sorularına cevap olacak, bulmak istediğine bir yön gösterecek sana."

Tek kaşını kaldırıp şüpheyle baktı Kelebek. Kutuyu aldı, yavaşça araladı. "Bu da nedir?" dedi kaşlarını çatarak. Kadife kumaşların içinde şimsiyah bir parça ayna vardı. Kutunun üzerine ise garip işaretler kazınmıştı.

"Bulmak için, görmelisin." dedi kadın Kelebek'e bakarak ve kutuyu işaret etti.

Kelebek derin bir nefes aldı, yavaşça siyah ayna parçasını eline aldı. "Bulmak için görmeliyim evet. Hm , aynı zamanda bulmak için sizin saçma sapan meydan okumalarınızı geçmeliyim. Tatmak istemediğim duyguları tadayım, dayanamadığım acıları tekrar yaşayayım. Ve bunların hepsi bir parça kırık ayna, ve sizin şifreli sözleriniz için olsun?"

Işığın yaratığı allak bullak bir yüz ifadesiyle baktı Kelebek'e.

"Ama hayır. Çektiğim acının karşılığında daha fazlasını hak ediyorum."

Kelebek, kadının üzerine yürüdü. Işık ise gülümseyerek cevap verdi; ta ki bir şeyi fark edene kadar; bulundukları mekanın kontrolünü kaybetmişti.

"Ah, şimdi biraz da senden bahsedelim ışık topu." Kelebek adım adım ışığı sönmüş olan kadına yaklaştı. O her bir adım atışında kadın geriliyordu. Ve sonra bir yere çarpıp durdu.

"Sürpriz." diye fısıldadı Kelebek, ayna kadının boğazını deşmeden önce. Bembeyaz bir yerin ortasında, kan kırmızı bir lekeydiler artık. Kadının kanla kaplı dudaklarını öptü yavaşça. "İyi uykular."

Ve sonra boğazından aşağı akan sıcak sıvıyı hissetti. Artık üşümüyordu.

***

This hunger, burns deep inside me.

~ Rose

Apocalyptica - Path


i want to live in fire
with all the taste i desire
it's all good if you let me dive
with some sharks on the ground

you lose your routine
you lose your routine
cause i found my path

(chorus)
what the hell are you trying
now i know there is something more
what happened to you
still staying on my path
are you still denying
now i know there is something more
that this is the truth

it's all in you

what do you came for; what did you expect to find
what do you life for; what did you expect to find (x3)

so boundless i feel
and boundless all my fears
stop running back to old times

you lose your routine...
cause i found my path


Adramalech'den bunun üzerine; http://thedesertempire.blogspot.com/2009/10/kahkahalar.html


Monday, October 12, 2009

S'arrus'u Arayış - Bilge

Gözlerini araladı; bir rüya mıydı bu? Şimdi gerçek miydi yattığı yer? S'arrus. . . Gerçekten konuşmuş muydu onunla?

Yattığı yerden doğruldu, gün ağarıyordu. Dün gece yattığı odaydı bu, o küçük han. Eşyalarını toparladı. Hancıya parasını ödeyip Pullus'un yanına gitti.

"Yolumuz uzun. Ama iki günlük yolu yarım günde alabileceğini biliyorum." diye fısıldadı atın kulağına. At kafasını salladı, toynaklarıyla yeri eşelemeye başladı; hırslanmıştı.

Rüzgar gibi gittiler.

Tepeye ulaştıklarında daha havanın kararmasına bir kaç saat vardı. Kelebek, Pullus'u bir ağaca bağladı.

"Yukarıya çıkan patika sadece benim yürüyebileceğim kadar dostum." diye açıklama yaptı hayvanın uzun burnunu okşayarak. "Merak etme, çok geçmeden geri döneceğim. Burada güvende olacaksın, kimse seni göremeyecek çünkü. Beni beklerken dinlen."

At gözlerini kapatıp burnunu kadının eline yasladı. Kelebek gülümseyip atıp semerini çıkarıp yere koydu, eşyalarını alarak patikaya doğru yollandı. Belki bozkırdı etrafı ama nedense bu tepede büyümüş kocaman ağaçlar vardı. Yemyeşildi. Garip bir şekilde kuşlar buraya toplanmış, sesleri yoğun bir uğultu yapıyordu. Etrafına baktığında vahşi hayvanlar gördü; bir kaç kurt, bir kaç ayı. Garip bir şekilde sadece kadını süzdüler. Daha da garibi, genelde avladıkları geyik ve ceylanlarla beraber dolanıyorlardı. Kelebek kaşlarını çattı; bu yer çok garipti.

En tepeye vardığında gece olmuştu. Yerde ufak ufak parlayan taşlar patikayı aydınlatıyor, ateşböcekleri yavaş yavaş yerlerinden çıkıp kadının etrafında dönüyordu. Büyük bir tak karşıladı onu; sarmaşıkların dolandığı beyaz sütunlardan oluşmuş bir takdı bu. Bir kaç adım taşı basamak oluşturmuştu. Çok az ileride ufak bir gölet, gölette dolanan pek çok kuş vardı. Ördekler, kazlar, kuğular. . . Sazlar büyümüş, upuzun gökyüzüne doğru uzanıyorlardı. Ağaçlar çatı oluşturmuştu burada, geniş gövdeleri ve iri kökleri doğal bir kamelya oluşturmuştu.

"Ah, sen Kelebek olmalısın."

Uzun gri saçlı, beyaz gözlü bir adamdı bu; kördü. Elinde uzunca bir asası vardı; belli ki bu tepede yetişen bir ağaçtan yapılma bir asaydı bu. Hala yapraklar canlı duruyordu asada, üzerinde sarkan kuş tüyleri ve doğal taşlar vardı.

"Ben de seni bekliyordum."

"Beni mi?"

"Evet. Ben her şeyi bilirim, değil mi?" Adam hafifçe güldü. "Gel, karnını doyur."

Kadın kaşlarını çatıp kuşkuyla adamı süzdü. Kuşkulanmıştı ama yine de adamı takip etti. Ağaçların arasına kurulmuş deri ir çadır vardı burada. İçeri girdiler.

Dışarıdan göründüğünden büyüktü içerisi. En uzakta bir yer yatağı duruyordu, yanında ise bir sandık. Odanın diğer taraflarında türlü türlü masalar, masaların üzerlerinde türlü türlü taşlar, ipler , boncuklar ve kuru bitkiler vardı. Çadırı destekleyen tahta kolonlardan birine bir tef asılıydı, tefe ise yüzlerce ip bağlanmıştı. Adam onu masaya buyur etti; türlü türlü meyve ve kocaman bir bardak süt bekliyordu kadını.

"Teşekkür ederim." dedi Kelebek ve önüne konan tabaktaki üzümlerden bir kaç tane ağzına attı. "Eğer geleceğimi biliyoduysanız, neden burada olduğumu da biliyorsunuz?"

"Elbette." dedi adam gülümseyerek. Kelebek adamın göremediğini biliyordu, ancak adamın fiziksel görüşü olmasa da, içini görebildiğini hissediyordu; bu ise onu ürkütmüştü. "Korkma, başkalarının özelini habersiz kurcalayacak kadar densiz değilim." dedi adam gülümsemeye devam ederek.

Kelebek yanaklarının kızardığını hissetti. "Pekala. . . O halde, onu nerede bulabilirim?"

Adam ayağa kalktı ve üzerinde türlü türlü eşyanın bulunduğu masalardan birine gitti. "Biraz Vanilya, bir kan taşı. Manolyanın çiçeğinin özü. " Bir de beyaz yapraklar koydu bir kasenin içine. Kadına yaklaştı, bardağını alıp sütün yarısını kaseye koydu. Kasedeki sıvı karışımı kırmızı bir renk aldı. Gittikçe koyulaşıyordu rengi.

"Sorularının cevabını ben veremem." dedi adam, sonra kaseyi Kelebek'in önüne koydu. "Ama onu aramanda sana yol gösterebilirim."

Kelebek boş bakışlarla bir adam, bir de önündeki kırmızı sıvıya baktı.

"Kendini hazır ve güvende hissettiğinde iç bunu. Cevaplarını bulmanda yardımcı olacak."

Kelebekten ses çıkmadı; adamın duyduğu tek şey, tahta kasenin masaya çarpıp yere düşme sesi oldu. Ve sonra bir bedenin yere yığılma sesi.

"Yolculuğu başladı." dedi bilge, kadını kucaklayıp yer yatağına yatırarak . Bir kurt postuyla üzerini örttü, yatağın yanına bir iskemle çekti. Çadırın kenarına asılı tefini alıp iskemleye yerleşti ve garip bir dilge garip bir şeyler mırıldanarak parmaklarını tefde gezdirmeye başladı.

~ Rose

Apocalyptica - Hope

But in this heart of darkness
All hope lies lost and torn
All fame, like love is fleeting
When there's no hope anymore

Pain and glory, hand in hand
A Sacrifice, the highest price