Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, August 06, 2009

Still I wake up, I'm alive.


Aslında hayatımda pek çok şey iyiye gidiyor, ama ben dinlediğim müziklerin etkisiyle bir savaş sahnesi daha yazmak istiyorum. Dolayısıyla, şimdi yazacağım hikaye tamamen hayal ürünü olup, içinde benim hakkımda bir şey barındırmamaktadır :) (Hani genelde kendimden bir şeyler ekliyorum ya, o bakımdan.).

--

Bir patlama sesiyle yatak odasındaki terasın kapısı kıymıklarına ayrıldı. Yatağından sıçrayak uyanan Kelebek, deniz-kum-güneş tatilinin bittiğini anladı. Dört direkli yatağının perdelerini aceleyle açarak yataktan kalktı, geceliğini çabucak çıkarıp kenara fırlattı. Zırhına uzanırken dışarıdaki patlamalar devam ediyordu.


Zırhın kayışlarını sıktıktan sonra çizmelerini giydi, asılı olduğu yerden baltasını kapıp odadan dışarı fırladı. Belki terastan aşağı atlamayı deneyebilirdi, ama anlaşılan gülleler artık patlayabiliyordu ve içeri kadar girebilen bir menzili vardı; uçmak bir nevi intihar olabilirdi. Acele adımlarla merdivenleri indi ve avluya açılan kapıyı kırarcasına açarak etrafına baktı.


Geceydi. Eski alacakaranlık yerini geceye bırakmıştı. Bir kaç asker kızkardeşleri güvenli bir yere doğru götürürken, Kelebek Leviathan'ın sulara daldığını fark etti; anlaşılan gücünü daha dişli düşmanlara saklayacaktı. Zaten kuşatma aletleri hendeğe uzaktaydı. Bu kadar uzak menzile sahip makinaları nasıl yapmışlardı bunlar?!


Gözleri surlara kaydı. CamaeL orada, ayakta duruyordu, Gülleler yanından ya da üzerinden geçerken kıpırdamıyor, sadece izliyordu. Okçular sürekli yanan oklarını fırlatıyor, oklar hedeflerine giderken gökyüzünde sanki kayan yıldızlarmışçasına bir iz bırakıyordu. İleride gölgelerin arasında buzlar yağıyor, toprakgölgeleri içine çekiyordu; ama onlar geceden tekrar doğuyorlardı.

Bir adam, sürekli elindeki mızrağı fırlatıyor, mızrak ona her geri dönüğünde küller saçıyordu etrafında. Kördü bu adam. Bir o kadar da farkındaydı etrafının. Gözlerine ihtiyaç duymadan farkediyordu herşeyi, herşeyin arkasını ve içini görüyordu sanki. Adam bir an dönüp Kelebek'a baktığında, omurgasında bir karıncalanma hissetti Kelebek. Adam daha sonra dönüp mızrağını tekrar fırlattı. Gölgelerden bir grup bir anda kora dönüştü ve parçalanarak yere yıkıldı.


Kelebek hızlıca merdivenleri çıktı; surlara tırmanıyordu. CamaeL le konuşmalıydı. Savaşın durumunu öğrenmeliydi. Destek olmalıydı ona, onu korumalıydı.


"Kelebek! Hayır!"

Korumalıydı. . .Evet.


Hiç fark etmedi üzerine gelen ateştopunu. Vücudunu bir bez bebek gibi lduğu yerden kaldırdı ağır gülle, yavaş yavaş havada hareketine devam ederken Kelebek'i duvarla arasına aldı. Bir anlık bir sessizlikte kemiklerin kırılması duyuldu ama Kelebek bir çığlık bile atmadı. Baltası elinden kayıp düştü ve yere çarparak metalik bir ses çıkardı. Gülle parçalandı, Kelebek gözlerini açık tutmaya çabalarken korkunç bir aydınlık parladı bir anda. Bir el uzandı ona, düşerken yakaladı onu, kucakladı. Anne kucağı gibi sıcaktı, üşüyen bedenini rahatlatmıştı.


"Uyu." dedi Camy'nin sesi. Yavaşça samandan bir yatağa bıraktı Kelebek'in bedenini. Elleri saçlarında gezindi bir kaç defa,hafifçe gülümsediği gördü Kelebek onun bulanık da olsa. Alnında dudaklarını hissetti.

"Uyu şimdi. Sabah, herşey düzelmiş olacak."
elebek konuşmaya çalıştı ama uyumanın daha çekici bir fikir olduğuna kanaat getirdi. Işık yavaşça, o gözlerini kapattıkça gitti. Camy'nin elini elinin üzerinde hissediyordu. . . Sonra birden bedenini bile hissetmediğini farketti.

Ölüyordu.

Hafifçe gülümsedi. Dudaklarından kan sızarken uykuya teslim etti kendini.
Tanrılar Camy'yi bir kez daha korumuş ve onun yerine Kelebek'i almıştı. Kelebek nasıl olsa tekrar kalkacaktı yarın.

" For a thousand times I killed myself

For a thousand times I died.

Still I wake up.

I'm alive."


~ Rose

No comments: