Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, July 23, 2009

the Darkness that Grows, the Darkness that can't be Destroyed.

http://ewkn.deviantart.com/art/Mythology-92112927

Güllelerden biri vızırdayarak Kelebek'in başı üzerinden geçti ve kalenin surlarından birine çarparak patladı. Kelebek kıpırdamadan karanlığın ordularına bakmaya devam ediyordu. Karanlığı taradı gözleri. Herhangi bir ipucu arıyordu, herhangi bir şey.

"Arkada! Kocaman!" diye bağırdı gözcü kulelerinden birindeki askerler. "Üzerimize geliyor!"

Kelebek kaşlarını çatıp gözcülerin işaret ettiği yere baktı. Kocaman karanlık bir kütleydi bu gösterdikleri. Sanki sıvıdan yapılmış gibi derin ve korkutucuydu, ama havada süzülebilecek kadar hafifti. Sürekli biçimini değiştiriyor, her bir adımda sanki surlardan büyükmüşçesine bir etki veriyordu, ki belki gerçekten o kadar büyüktü.

"Silahlarımız işe yaramıyor!"

Karanlık yaratık üzerine gelen okları hiçbir şeymiş gibi savuştururken etrafına yaydığı kükremesi ister istemez askerlerin kanını donduruyordu.

"Geri çekilin!" diye bağırdı Camy , gözcü kulelerinin tepesine çıkmış, karanlıktaki bir yıldız gibi parlıyordu beyaz zırhıyla. "Geri çekilin! Bu sizin karşılayamayacağınız kadar tehlikeli. GERİ ÇEKİLİN!"

Askerler surların içine çekildi, aynı anda karanlıklar da geri çekilmiş, sadece bu tek ve büyük yaratık kalmıştı savaş alanında. Camy büyük bir hızla ne yapması gerektiğini düşünürken, yaratık surlara dayanmıştı bile. Düşünüldüğü kadar büyüktü yakından da, ama surları aşabilecek kadar değil. Hırsla, büyük bir motivasyonla yumrukluyordu surları kocaman elleriyle. Her bir vuruşu büyük parçalar götürüyor, yeri titretiyordu.

Tüm kalede insanları cesaretle dolduran ozanın sesi susmuştu şimdi. Camy bunun nedenini anlayamadı. Tam o sırada surlarda iki kişi belirdi. Beyaz olan bir şarkı mırıldanıp bulutları çağırıyordu. Öbürü ise pozisyon almış, tüm konsantrasyonunu toplamış ve elindeki katanasını yaratığa doğrultmuştu. Çok geçmeden bir fırtına koptu. Yıldırımlar, kadının siyah eldivenli eline yöneliyor, yaratığa yönelttiği katanadan geçip karanılğa savruluyordu tüm öfkesiyle. O sırada kalenin önündeki su dolu hendek yarıldı. Artık bir vadi olan hendeğe hiç vakit geçmeden su doluverdi fırtınanın etkisiyle. Bir anda bir kükreme, yaratığınkine karıştı; en az onun kadar büyük başka bir yaratık sulardan fırladı. Leviathan karanlığın etrafını sarmış, dişlerini varolmayan boynuna geçirmişti.

Beyazlı kadın şarkısını hızlandırırken, Siyahlı kadın ellerini iki yana açmış, su ejderine odaklanmıştı. Tüm bunlar olurken CamaeL gözlerini kısmış korkuyla olanları izliyordu.

Daha sonra yanan bir kılıç gölgelerden bir parça kesti; kocaman siyah kanatları olan, onyx maskeli bir adamdı bu; saçları dizlerine kadar uzanıyor, siyah zırhı onu karanlıklarda görünmez kılıyor, alevden kılıcı sanki canlıymışçasına ellerinde dansediyordu. Daha önce kimsenin görmediği biriydi bu, savaşa yeni katılmış olmalıydı.

Tam o sırada Kelebek Camy'nin yanında belirdi. Uzaklarda bir Sirena şarkı söylemeye başlamıştı; büyüleyici bir şarkı. Bir an dikkati dağılsa da, çok geçmeden onun da bir müttefik olduğunu kavradı Camy.

"Seninle konuşmak isteyen birisi var. Savaş odasında." dedi Kelebek. "Sen git, burada gerekeni yaparım."

Camy hafifçe başını salladı savaş odasının terasına yöneldi. O uzaklaşırken gördüğü son şey müttefiklerinin canla başla karanlığı zaptetmeye çalıştığı, ama çok yorulduklarıydı. Artık işe suların hakimi İsis de karışmış, Leviathan'la ortaklaşa, hiç konuşmadan ama büyük bir uyumla saldırıyorlardı.

CamaeL odaya ilk adımını attığında karşısında gördüğü, soğuğa aldırmadan sadece savaş zırhıyla duran, orta yaşlı, kolları dövmelerle dolu bir adamdı. Savaş haritasının yayılı olduğu masanın etrafını adımlıyor, birliklerin yerine bakıyor, kendince yorumlar yapıyordu. Odada pek çok mum yanıyordu ve bir de tütsü. Vanilya, diye düşündü Camy.

Adam bir sigara yakarken gözlerini kaldırıp Camy'ye baktı.

"Durmu inceledim irdeledim." dedi sakince.

CamaeL gülümsedi. "Yıllarca dayanbilecek stoklarımız ve gücümüz var."

Adam hafifçe güldü. "Evet, belki yıllarca dayanabilirsiniz, o kolay sizin için. ama burada asıl sorulması gereken soru şu; Ne kadar uzun süre değil, Ne kadar güçlü bir saldırıya dayanabilirsiniz?"

CamaeL konuşmak için ağzına açtı, ancak bir cevabının olmadığını farketti.

"Umuyorum ki. . . gerektiği kadar." diyebildi sonunda.

Adam derin bir nefes çektiği sigarasının dumanını üflerken güldü. "Bunun yeterli olacağını umalım."

Adam ağır adımlarla odadan dışarı çıkarken CamaeL masanın yanındaki koltuğa oturdu. Düşünceli bir biçimde haritaya bakarken, açık teras kapısından fırtınanın ve müttefiklerinin verdiği savaşın seslerini duyabiliyordu.

Monday, July 13, 2009

First Born ve Mavi Gül



Clive Barker's Jericho . Firstborn .

Oyunu oynamadım, bu videoyu da Clive Barker's Undying main theme videosuna bakarken, related videos'da gördüm. Tabiki ilk etapta beni cezbeden videodaki resimdi, ancak Undying'in müziklerinden tahminle Jericho'nun da aynı etkide olduğunu düşündüm.

Yanılmamışım.

En yakın zamanda Jericho'nun da soundtrack'i bulunmalı. İlham verici müzikler bunlar.

--

Gözüne kızıl bir perde inmişti; belki savaş alanında döktüğü kanlardan, belki de artık ayaklarının dibinde yatan tanrıdan. Ağzından sızan kan iyice artarken, bir kükreme yükseldi boğazından. Kükremeyi bir uluma takip ederken, elleri artık insan eli olmaktan çıkmış, pençe haline dönüşmüştü. Boynu ve omuzları dövmelerle kaplanmış, zırhın bağlantı yerlerinden sert, siyah kürk görünmeye başlamıştı.

Beyaz kılıcın kabzasını bıraktı. Kılıç yerde yatan tanrının göğsüne saplı duruyordu. Kan ince bir dere halinde etrafı sarıyor, gölcükler oluşturuyordu. Tanrının kanı süzüldüğü yerleri yakıyor, verimliliğini yokediyordu. Ölümünün bir mabedi vardı artık, kendisi olmasa da. Kuşatma durmuştu Rosé'un ulumasıyla. Eklemleri artık iyice değişmiş, lanetin son safhasına girmişti. Artık kurtuluşu yoktu, Ölüm'ün Köpeği onu ele geçirmişti.

Kara Köpek'i elleri sıkıca kavrarken ona doğru koşan herkes büyük bir kan şehvetiyle biçti. Kumral saçları kanla yapış yapış olana, ağzına kendi kanından başka kan dolana ve arkasında cesetlerden bir yol oluşturana kadar kılıcı savurdu. Artık üzerine gelmiyorlardı. Savaş durmuş, tanrısı ölen güruh korkuyla geri çekiliyordu. Rosé'dan korkan müttefikleri ne yapacaklarını bilemezken, Devvy, başı elleri arasında olanları seyretmekten başka birşey yapamıyordu.

Sevdiği kadın ölüyordu. Ve o, bir yarıtanrı olduğu halde hiçbir şey yapamıyordu.

Mavi Gül Madalyonu, Yakut'un bedeninde Rosé'un her bir darbesi için yara açarken, Safir'in tek yapabildiği onun yanında durmaktı. Ellerini iki yana açmış, oluşturduğu güç bariyeri ile, yerde, kan içinde debelenen kardeşini korumaya çalışıyordu. Korkuyordu. Rosé üzerlerine doğru koşuyordu ve Safir ne yapacağını bilemiyordu.

Tek çaresi, sadece en zor zamanında kullanacağına yemin ettiği boruyu üflemekti. Bir gölgeelfi emnetiydi bu ; gölgeelflerinin hayat ağacı Rosé tarafından yakılmadan, son asi gölgeelfi zincire vurulmadan verilmişti ona. Tek boynuzlu bir atın boynuzuydu bu boru. Söylendiğine göre doğanın ruhları yardıma gelecekti bu ses yankılandığında.

Rosé havaya zıpladı. Kara Köpek enerji bariyerini sanki kağıttanmışçasına ikiye ayırdı. Safir korku dolu gözlerini kocaman açarak yaklaşan Ölüm'e baktı. Sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen o bir andan sonra Safir gözlerini kapattı korkuyla, hayatına son verecek darbeyi beklerken. Ama o darbe gelmedi.

Kara Köpek, Safir'in ayakları dibine saplandı. Bir at kişnemesi geceyi bölerken, Rosé bir kez daha kükredi; ama bu sefer acıyla. Beyaz, pürüzsüz ve tıpkı bir mücevher gibi görünen boynuz göğsünü delip geçmiş, lanetli, köpüren kanı dışarı akıtıyordu. Tek boynuzlunun o güzelim beyaz tüleri kanla lekeleniyor, yanıyor, garip bir koku ile beraber tek boynuzlunun gözleri dışarı akıyordu.

Tek boynuzlu geri çekildi. Rosé kafasını acıyla arkaya atmış bir biçimde ayakta duruyordu. Gökyüzü simsiyahtı ama kocaman bir ay aydınlatıyordu gök yüzünü. Yıldızlar bir bir gözkırpıyordu ona. Kara Köpek fısıltılarını kesmişti. Canı yanmıyordu, garip bir şekilde hep ona saldıran ruhlar şimdi onu ayakta tutuorlardı. Yavaşça geriye sendeledi Rosé ve yere, Safir'in ayaklarının dibine düştü.

Gözleri aya takılı bir biçimde yerde hissizce yatarken yüzünde bir gülümseme belirdi.

Her şey bitmişti.

~ Rose

Not: Bugünkü Hikayemiz Camy ve Bb ile ilgili değil. Kendim için yazdığım bir hikayenin finali. Hikayede pek çok isim geçiyor, muhtemelen bir şey ifade etmeyecek sizin için, ama Rosé benim Firstborn'um ve benim gerçek bir parçam :)

Ha bir de, Kara Köpek bir uzun kılıç (longsword). Ölümü simgeliyor, kabza tasarımı yeni bitti. Eğer tarayabilirsem buraya koyarım ^^ Hikaye boyuncaKara Köpek gibi garip isimli 6-7 tane daha silah var. Ve evet bildiniz, hepsini Tanrıların verdiği Artifact'ler ve Seçilmiş olanlar kullanabiliyor bu artifactleri.

Thursday, July 09, 2009

Rüya .

İstanbul çok sıcak. Yani, bana çok bir zararı yok bu sıcağın, geçen yaz ve normalde Antalya'da daha beterlerini görmüştüm. Tamam yine de rahatsız edici ama ölecek geberecek kadar değil. Zaten stajımın ofis stajı olması dolayısıyla ofisteyim, ofis klimalı. Serin serin oturuyorum. arada sırada alana çıkıyoruz, park bahçe ve güzel ev geziyoruz. eğleniyorum kendi çapımda. Bol bol da Plants vs Zombies oynuyorum. Acayip eğlenceli bence. PopCap'in oyunları eğlenceli oluyor zaten. Burada net bağlantısı bir çekiyor bir çekmiyor, çekince deçok yavaş oluyor ama olsun.

Prince of Persia takıntısı yaptım şu an. Hayır, oyunlarını oynamıyorum\oynayamıyorum ama müzikleri çok güzel. Ayrıca son PoP'un E3 trailerına hastayım. Sigur Ros- Saeglopur'muş arkada çalan şarkı zaten, direk edindim kendime. Kendi bilgisayarıma geçince, ilk işim PoP oynamak olacak.

Stajın son 2 haftası. Hani daha önce size bir "Fool's Quest"'den bahsetmiştim ya? artık kesinleşti, o yolda yürüyeceğim. Öncelikle kendimi geliştirmem lazım, çizmem lazım, boyamam lazım. Önerilerinizi bekliyorum bu konuda.

İstanbul'da OGZ insanlarıyla görüşüorum, eğlenceli oluyor :) mutlu oluyorum falan. Onun dışında stajdaki diğer stayjerler iğrenç insanlar. Burada çalışan asıl kişiler ise çok sevecen ve süper insanlar. Ofis partisi var sürekli sanki. Sıcak ortam işte. Dışarı çıkan meyve getiriyor, pasta getiriyor, doğum günü falan kutlanıyor. Bir de geleneksel Cuma günü kahvaltıları var. Kilo almazsam iyi.

Anlatacak çok şeyim var, çok doluyum. ama kafamın içinde sadece harleri görebiliyorum, Writer's Block dedikleri bu olsa gerek. Savaştan bir kuple çıtlataym size. Düşman artık iyice yaklaştı :) Sıcak savaş kaçınılmaz oldu.

--

Minik çıplak ayakların mermer zeminde çıkardığı sesler gittikçe arttı. Beyaz satenin hışırtısı bu ölüm sessizliğinde kulakları tırmalıyordu adeta. Küçük, 13-14 yaşlarında bir kızdı bu. Gözlerini kocaman açmış, odadan odaya koşuyor, nefes nefese kalmış olmasına rağmen durmuyordu.

"Nerede. . ." diye mırıldandı bir elini en yakın sütuna koyup nefeslenirken. "Nerdesin!"

Uzaktaydı, sütunlu koridorun en ucunda, kapıların önünde. Ona bakıyordu üzgün gözlerle.

"Hayır!" diye bağırdı küçük kız. Yeşil gözleri göz yaşlarıyla doldu. "Gitme!"

Ama koridorun en uzağı, kapıların önü artık boştu. Kız koştu, kapıları yumruklamaya başladı.

"Hayır! Hayır!! HAYIR!!!"

Kapıdan çıkan ses her bir yumrukta arttı, sanki balyozlar duvara vuruyordu. Ses boğuklaştı. Bir çan tınısı karştı balyozların sesine.

"Camy, saldırı altındayız!" dedi bir kadın sesi.

Kız gözlerini açtı.

Karanlıktı. Mum ışığı odayı aydınlatırken, pencereden çok az gün batımının renkleri görünüyordu. Kelebek, bir elindeşamdan, öbüründe baltası, zırhını kuşanmış halde ona bakıyordu.

"Saldırı altındayız dedim, sağır mısın?"

"Yok. . . sadece, garip bir rüya gördüm." dedi Camy, göz akı olmayan siyah gözlerini uzağa çevirirken. "Durumumuz ne kadar kötü?" dedi yataktan kalkarak. Zırhına uzanarak kanatlarını gerdi, aynaya bakarak deri kayışları sıktı. En sonunda asasını kavradı elleri ve Kelebek'e döndü.

"Surlarımız ilk saldırıyı kaldıracak gibi görünüyor." Bir başka gülle kalın duvarlardan bir parça daha alırken, Kelebek'in sözü kesildi."Bir süre daha onları dışarıda tutabiliriz. Okçular olabildiğince çok. . . *düşmanı* indirmeye çalışıyorlar. Ancak sanki karanlıktan türüyorlar. "

"Belki de gerçekten karanlıktan türüyorlardır." Dedi Camy, kapıdan çıkıp surlara doğru yürürken. Gürültü burada daha da fazlaydı. biriri ardına surlara çarpan gülleler, okların ıslıkları ve bütün bunlar yetmezmiş gibi yağmurun şıpırtısı. "Gün tekrar ağarana kadar dayanmalıyız Kelebek. Müttefiklerimizin durumu. . .?"

"Bir kısmı hazır durumda bekliyorlar, Bir kısmı saldırıda. Bir kısmı ise savaşa çıkamayacak durumda."

"Kimseye ayakbağı olmadan ve kimse bize ayak bağı olmadan bu savaşı bitirmeliyiz."

"Sen iyi misin? solgun görünüyorsun."

"İyiyim. Sadece. . . rüya. Garip bir rüya."


Wednesday, July 08, 2009

Twitter

http://twitter.com/RoselynShade

Rose-chan Twitter'a sahip artık.

Evet biliyorum, oldukça boş bir post bu. Size savaşın ne durumda olduğunu anlatan bir hikaye yazmalıyım aslında. Ya da belki dertlerinden yakınan bir CamaeL yazısı ya da belki Kelebek çıkıp herkese lanet okumalı.

ama hayır, keimeler beni yalnız bıraktı :)

Dolayısıyla bugünlük Twitter'a bir bakın.

Yakın zamanda kelimeler toparlanır muhtemelen.

~ Rose