Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, November 06, 2008

"Kalk artık, uyuyorsun uzun süredir. Kim bilir nasıl rüyalar gördün, ama artık bir şeyler yemelisin." diyerek kaldırdığımda, neredeyse 24 saat sürmüş olan uykusunu bölüp gözlerini araladı ve kısık gözleriyle baktı bana.

"Ne kadar oldu?" diye sordu. "Çok şey kaçırdım mı?"

"Hayır," dedim. "Ama boşa vakit kaybettin, yakalayacak çok şey var, kalk."

Kalktı, yüzünü yıkadı, aynada kendine baktı bir kaç dakika. Daha önce onu hiç böyle görmemiştim. . . Çökmüş, güçsüz ve tıpkı anne rahminde kıvrılan bir cenin gibi savunmasız, korunmaya ihtiyaç duyan. Göz altları fazla uyumaktan şişmişti, saçları darmadağındı, geceliğinin askısı omzundan düşmüş, sarkıyordu. Tek düzgün kalmış olan boynundaki kolyeydi; bizim kolyemiz, kardeşliğimizi simgeleyen.

Neden sonra gülümsedi, bir fırça alıp düzeltti saçlarını; upuzun ve kan kızılı saçlar. Sonra masanın üzerinde geçen gün diktiği keseden artan kurdele parçasıyla toparladı saçlarını.

"Ne yemek istersin akşama?" diye sordu bana gülümseyerek; gözlerinde tekrar o cinlik parıltısı başlamıştı; tıpkı eskisi gibi.

"Bilmem, sen ne istersen." diye cevap verdim, aynı şekilde gülümseyerek. Onun eski haline dönmesi rahatlatmıştı beni.

"Domatesli pilav." çantasına uzanıp sigara paketine uzandı ve tek bir kibrit hareketiyle çaktı. Zippo çakmaklara zaafı olmuştu hep, ama bir türlü kibritten vazgeçemiyordu. "Yanında şarap açsam abes kaçar mı? Nasılsa sadece sen be beniz." Başını yana eğip kaşlarını kaldırdı merakla bakıp, sonra kıkırdayarak mutfağa gitti.

O sırada nedense aklıma Sammy'den hiç duyacağımı düşünmediğim sözler geldi. . . Kelebek uyurken , gölgelerde gezmişti gene.

"O sen değilsin, o sadece sana tutunup yaşamaya çalışan zavallı bir ruh. Görmüyormusun kanatlarını, nasıl da kızıl. Kendi kanıyla sulanmış, ve en sonunda renk değiştirmiş. Nasıl tahammül edebiliyorsun onun o kesif kan kokusuna? O kana susamışlığına nasıl dayanıyorsun? Seni koruduğunu söylüyor ama nasıl farketmiyorsun seni kullandığını?"

Belki haklı, belki değil. "Sen gittin." diye cevaplıyorum onu. "Sen gittin, ve o geride benimle kalan tek şeydi, Sammy."

Sesi kesiliyor. Gidiyor. Karanlığa karışıyor. İtiraf edemiyorum Kelebekte onun kokusu olduğunu. Bana bir anne şefkatiyle yaklaştığını. Herhangi bir şey olmaktan çıkıp, artık tamamen BEN olduğunu. . .

"Manyak karı! Yemek hazır!" Diye sesleniyorum içeriye. Kurdeleden kurtulan bir tutam saç yzüme düşerek sinir ediyor beni sürekli. Elimin tersiyle geri çektikçe, o düşmeye devam ediyor. İç çekiyorum; görünüşe göre kurtulmanın bir yolu yok. Ellerimi yıkadığımda yeniden toplayacağım saçımı.

Uzun süren uykumda rüyalar gördüm. Kabuslar ve anılar ziyaret etti beni. Ama belki de içimi en acıtan, çoktan kaybolduğunu düşündüğüm, benden çalınan çocukluğumun bana dönüşü oldu.

Kopuk kopuk sahnelerdi belki, ama kendimi öyle görmek bile acıttı içimi.

Yalnız ve yazık. Gene de sevilenmek isteyen ve yürekten seven.

Sahi, nasıl böyle olmuştum ben?

Kafa yormamaya karar verdim, sigarayı söndürdüm yakındaki kirli tabakların birine. Biliyorum, çok kızıyor bunu yapmama ama yapabilecek bir şeyim yok; tüm kültablalarını salona kaldırmış, onu uyarmama rağmen. Dayanamıyor içmeme. Ama kimin umrunda.

Tabakları koyuyorum masaya, belki sadece bir ama ben iki olduğunu düşünüyorum; beraber yiyeceğiz sonuçta. İki de kadeh dolduruyorum ve gümüş takımları çıkarıyorum bu geceye özel. Evet, belki yemeğimiz sıradan, ama özel bir şeyler yapmak istiyorum. Dolapta süt ve puding buluyorum çikolatalı. . . Sever çikolatayı Camy. O giyinirken yapıveriyorum çabucak ve kokusunu almadan yıkıyorum bulaşıkları; mutlu olacak bu gece benim canım.

Ve tüm bunlar olurken, ne Camy'nin aklından geçenlerin, ne de geceki rüyaların farkındayım. Bana ne anlatmak istediklerinin. Unutmayı ve kafamı kaldırıp ileri bakmayı seçiyorum. Ne olursa olsun, adım atmaz zorundayım, ve eğer bir gün biterse adımlarım, adımlarımın götüremediği yere bu paramparça, kanlı kanatlarla uçmak zorundayım.

Camy için.

Kendim için.

Güçlü olmak zorundayım.

"Yemek hazır dedim prenses hazretleri! Kime diyorum?!"

"Geliyorum!"

Ve masaya oturuyoruz, gülümseyerek. . .

~ Rose

P.D. Klasöründeki şarkıları dinliyordum bunları yazarken. Tristania, Sentenced, Machbet, Amon falan.
Tek birini seçemeyeceğim ne yazık ki.
Sahi, domatesli pilav yiyecektik bu akşam.
Belki dolapta süt de vardır.

No comments: