Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Thursday, November 27, 2008

Kayıp Anılar ve Ölü Sevgiliye Mektuplar I

Gözlerimi kapayacağım bu gece.
Dudaklarımdan bir ninni dökülecek, kim bilir ne zamandan kalma.
Belki unuttuğum çocukluğumdan,
Belki de parktaki bir yeni annenin ağzından.
Belki de asla doğmayacak çocuğumun, bende uyandırdığı duygulardan.
---

Kızıl bir gökyüzü vardı o gün.
Savaş,
Her yerde savaş vardı.
Kan ve kül.
Kan ve duman.
Kan
ve
Kan.
Kellelerden oluşmuş bir tepenin üzerinde durup, kanla kızıla boyanmış ufka bakıyorum sessizce.
Kan, baltamdan yavaşça elime damlıyor.
Sıcak,
Yavaşça soğuyor ve yapış yapış oluyor.
Kim bilir kaçıncı idamım bu bu gün yaptığım.
Cellat oluşumun kim bilir kaçıncı saati.
Günahkarlardan bir tarla biçiyorum her seferinde.
Uzakta, küçükler toparlıyor bıraktığım pisliği.
Ve ben, zevk alıyormuş gibi yapıp uzaklaşıyor.
Kanatlarımda kemerler, ceza çekiyorum.
Sonra başımı yana eğip bir daha bakıyorum ufka.
Sessizce yere süzülüp, kafasız bedenlerden birine eğiliyorum; yeleğinin cebinden bir paket düşmüş bunun.
Alıyorum çabuk bir hareketle.
Bir kibrit çakıp, paketten çıkan sigarayı yakıyorum.
Derin bir nefes.
Ve bir tane daha.
Bir tane daha.
Asla kirlenmeyecek ciğerlerimi, zehirli dumanla dolduruyorum, gözlerim tekrar kanla kırmızı kesilirken.
Ellerim kaşınıyor, daha fazlası için.
Baltamın titrediğini hissediyorum.
Camy yi duyuyorum; Cennet'in Onurlu Ordu Komutanı.
Üzgünüm küçüğüm, ben sadece bir celladım.
--

Bebeğim.
Bir tanem.
Bugün sana güller getirdim.
Kan kırmızı güller.
Aslında beyazdılar, ama bandajlarımla kala kala kırmızı oldular.
Benden bir parçalar artık onlar.
Ve şimdi onları mezarının üzerine bıraktığımda,
Benim bir parçam, senin bir parçan olacak.
Son gecemizde olduğu gibi, beraber olacağız.
Yatağım sensiz soğuk. Ev yalnız. Sessiz.
ama bunların hepsi geçecek, biliyorsun değil mi aşkım?
Melekler seni alıp götürdüklerinden beri, o yanık kokusu geçmedi bir türlü.
ama o da geçecek.
Bir gün.
O gün bandajlarım kanla ıslanmayacak.
Ve ben sana kan kırmızı güller getiremeyeceğim.
Çünkü beyaz kalacaklar.
Ve ben sana asla beyaz güller getirmeyeceğim.
Toprağına dokunuyorum bebeğim.
Ve fısıldıyorum tekrar.
"Meleklere Yasaktır Sevmek."
Ama senin için, günahlar olmaya razıydım aşkım.
Senin için herşeyden vazgeçmeye razıydım. . .
---

Ama senden nefret ediyorum biliyorum musun.
Beni ağlattığın için.
Beni yaraladığın için.
Beni üzdüğün için.
Dudaklarımdan, o iğrenç kelimeleri döktürdüğün için.
senden NEFRET EDİYORUM!
Artık ağlamıyorum.
Sadece kızgınım.
KIZGINIM!
Dokunduğum yer yanıyor.
Dokunduğum herşey ölüyor.
Ben bunu haketmemiştim.
Ben bunu HAK ETMEMİŞTİM!
Bencil.
Bencil herif!
Hiç bulmamalıydım onları.
İzin vermemeliydim ölümü seçmene!
Benimle yaşamalıydın sonsuza kadar.
Benim olmalıydın. . .
Başkalarına zarar verecektin belki ama, benim olacaktın.
Ben iyi olacaktım.
Bir sefer de ben bencil olacaktım.
Ama olmadı.
Ve belki asla olmayacak.
--

~ Rose

" Darkness grew further, Lights slowly disappeared, I left my bloody trail for you to follow. . . "

Wednesday, November 26, 2008

Çizim Masası ve Ardındaki Hikayeler I

" Şuraya bırakın lütfen. "

Evet, vidaları eksik ve ayakları takılı değilken, anne karnında yatan bir cenin gibi, kıvrılmış duruyordu masa, ama olsun, benim masam olacaktı bundan sonra. Benimle yaşayacaktı. Auram sinecekti üzerine. Ellerim üzerinde gezdikçe hissedecekti beni ve alışacaktı bana. Günlerimiz ve gecelerimiz bir olacaktı.

Ve evet, bu sadece, şu an odamda yatan, ayakları takılmamış bir çizim masasıydı. 2 yıldır nedense akıl edip edinmediğim bir masa. Ama artık yarayacaktı işime; sadece okul çizimlerim için değil, gelecek planlarım için de lazımdı.

Günler boyu çizecek, sonra hayallere dalıp ingilizce bir biçimde çalıştığım projeyi "Making of -" lara anlatıyormuş numarası yapacaktım. Gülümseyecektim. Eğlenecektim. Eskizlerimi yapacaktım onunla. Evet, güzel olacak her şey.

Dandik ve bayık giden hayatımda bir iyilik var artık.

Güzel giden bir şeyler var.

Benim şimdi, ayakları takılı olmasa da, bir çizim masam var.

Beni bu kadar mutlu edebileceğini hiç düşünmemiştim.

Odamı toparlayıp, yerini hazırlamalıyım şimdi.

Çocuklar gibi şen masa geldiğinden beri. Onu uzun zamandır öyle görmedim. . . En azından, *O* öldüğünden beri. Kana susamışlığı artmıştı iyice, haykırıyordu geceleri, benden uzaktayken. Biliyordum, duyuyordum gene. Saldırıyordu etrafa; bulabildiği tüm canlılara- bulamazsa duvarlara. Tırnakları kopupu kanı akana kadar duvarlara yazılar yazıyordu. Anlatıyordu hikayesini. Sonra bir sigara yakıp bileklerini kesiyordu. Akan kanla resimler yapıyordu bu sefer.

Ölemiyordu da.

Sabah, onu yerde baygın yatarken buluyordum, kanlı giysilerini çıkarıp temizliyordum, ıslak bezlerle vücudunu temizleyip, yeni ve sıcacık giysiler giydiriyordum. Kanamaktan kabuk tutmuş parmaklarını bandajlıyordum. Battaniyelere sarıp uyutuyordum, ve o uyuken duvarları ve yeri siliyordum. Saçma görünen ama büyük anlamları olan, güçlü çizgilere sahip, ama karanlıklar dolu, kanla özümsenmiş resimler. . . Harfler kazılı kimi yerlerde. . . Ve siliyordum hepsini, hiç varolmamışlar gibi.

Ve sonra bir gün, ben sessizce kitabımı okurken, şen şakrak daldı içeriye. "Bir masa buldum! İkinci el, ama çok güzel!" dedi neşeyle.

"Masa?"

"Çizim masası! 80x120 , azıcık ufakça ama işimi görecek cinsten! Düşünsene, şu masayı kenara itersem tam buraya sığacak! Sandalyemi de önüne alıp tüm gece çizim yapabilicem! Hem de belim ağrımadan!" ve sonra bana sarıldı.

Bir masa mıydı onu bu kadar mutlu eden? Anlayamadım, ama etmişti işte!

Sevindim. Sevinçle yedi yemeğini, ve sonra odayı toparladı. Parmakları iyileşmişti ama gene de bandajlıydı. Ara ara sızlıyordu anladığım kadarıyla. Yine de iyi hissediyordu, ve bunu gözle görebiliyordum.

"Bak göreceksin, her şey süper olacak Camy!" diye seslendi bana, bir yandan masanın üstünü toplarken. "Vidaları da aldım mı, masamı kurar, çizerim herşeyi! Bu büyük bir adım!"

"Evet," dedim gülümseyerek. "Her şey daha güzel olacak."

~ Rose

" . . . Forfeit the game, before somebody else
Takes you out of the frame, puts your name to shame
Cover up your face, you can’t run the race
The pace is too fast, you just won’t last

You love the way I look at you
While taking pleasure in the awful things you put me through
You take away if I give in
My life, my pride is broken

You like to think you’re never wrong
(You live what you learn)
You have to act like you’re someone
(You live what you learn)
You want someone to hurt like you
(You live what you learn)
You want to share what you’ve been through
(You live what you learn)

You love the things I say I’ll do
The way I’ll hurt myself again just to get back at you
You take away when I give in
My life, my pride is broken

You like to think you’re never wrong
(You live what you learn)
You have to act like you’re someone
(You live what you learn)
You want someone to hurt like you
(You live what you learn)
You want to share what you’ve been through
(You live what you learn)

Forfeit the game, before somebody else
Takes you out of the frame, puts your name to shame
Cover up your face, you can’t run the race
The pace is too fast, you just won’t last

Forfeit the game, before somebody else
Takes you out of the frame, puts your name to shame
Cover up your face, you can’t run the race
The pace is too fast, you just won’t last

You like to think you’re never wrong
(You live what you learn)
You have to act like you’re someone
(You live what you learn)
You want someone to hurt like you
(You live what you learn)
You want to share what you’ve been through
(You live what you learn). . . "

Points of Authority - Linkin Park
(Çocukluumun şarkısı.)

Thursday, November 06, 2008

"Kalk artık, uyuyorsun uzun süredir. Kim bilir nasıl rüyalar gördün, ama artık bir şeyler yemelisin." diyerek kaldırdığımda, neredeyse 24 saat sürmüş olan uykusunu bölüp gözlerini araladı ve kısık gözleriyle baktı bana.

"Ne kadar oldu?" diye sordu. "Çok şey kaçırdım mı?"

"Hayır," dedim. "Ama boşa vakit kaybettin, yakalayacak çok şey var, kalk."

Kalktı, yüzünü yıkadı, aynada kendine baktı bir kaç dakika. Daha önce onu hiç böyle görmemiştim. . . Çökmüş, güçsüz ve tıpkı anne rahminde kıvrılan bir cenin gibi savunmasız, korunmaya ihtiyaç duyan. Göz altları fazla uyumaktan şişmişti, saçları darmadağındı, geceliğinin askısı omzundan düşmüş, sarkıyordu. Tek düzgün kalmış olan boynundaki kolyeydi; bizim kolyemiz, kardeşliğimizi simgeleyen.

Neden sonra gülümsedi, bir fırça alıp düzeltti saçlarını; upuzun ve kan kızılı saçlar. Sonra masanın üzerinde geçen gün diktiği keseden artan kurdele parçasıyla toparladı saçlarını.

"Ne yemek istersin akşama?" diye sordu bana gülümseyerek; gözlerinde tekrar o cinlik parıltısı başlamıştı; tıpkı eskisi gibi.

"Bilmem, sen ne istersen." diye cevap verdim, aynı şekilde gülümseyerek. Onun eski haline dönmesi rahatlatmıştı beni.

"Domatesli pilav." çantasına uzanıp sigara paketine uzandı ve tek bir kibrit hareketiyle çaktı. Zippo çakmaklara zaafı olmuştu hep, ama bir türlü kibritten vazgeçemiyordu. "Yanında şarap açsam abes kaçar mı? Nasılsa sadece sen be beniz." Başını yana eğip kaşlarını kaldırdı merakla bakıp, sonra kıkırdayarak mutfağa gitti.

O sırada nedense aklıma Sammy'den hiç duyacağımı düşünmediğim sözler geldi. . . Kelebek uyurken , gölgelerde gezmişti gene.

"O sen değilsin, o sadece sana tutunup yaşamaya çalışan zavallı bir ruh. Görmüyormusun kanatlarını, nasıl da kızıl. Kendi kanıyla sulanmış, ve en sonunda renk değiştirmiş. Nasıl tahammül edebiliyorsun onun o kesif kan kokusuna? O kana susamışlığına nasıl dayanıyorsun? Seni koruduğunu söylüyor ama nasıl farketmiyorsun seni kullandığını?"

Belki haklı, belki değil. "Sen gittin." diye cevaplıyorum onu. "Sen gittin, ve o geride benimle kalan tek şeydi, Sammy."

Sesi kesiliyor. Gidiyor. Karanlığa karışıyor. İtiraf edemiyorum Kelebekte onun kokusu olduğunu. Bana bir anne şefkatiyle yaklaştığını. Herhangi bir şey olmaktan çıkıp, artık tamamen BEN olduğunu. . .

"Manyak karı! Yemek hazır!" Diye sesleniyorum içeriye. Kurdeleden kurtulan bir tutam saç yzüme düşerek sinir ediyor beni sürekli. Elimin tersiyle geri çektikçe, o düşmeye devam ediyor. İç çekiyorum; görünüşe göre kurtulmanın bir yolu yok. Ellerimi yıkadığımda yeniden toplayacağım saçımı.

Uzun süren uykumda rüyalar gördüm. Kabuslar ve anılar ziyaret etti beni. Ama belki de içimi en acıtan, çoktan kaybolduğunu düşündüğüm, benden çalınan çocukluğumun bana dönüşü oldu.

Kopuk kopuk sahnelerdi belki, ama kendimi öyle görmek bile acıttı içimi.

Yalnız ve yazık. Gene de sevilenmek isteyen ve yürekten seven.

Sahi, nasıl böyle olmuştum ben?

Kafa yormamaya karar verdim, sigarayı söndürdüm yakındaki kirli tabakların birine. Biliyorum, çok kızıyor bunu yapmama ama yapabilecek bir şeyim yok; tüm kültablalarını salona kaldırmış, onu uyarmama rağmen. Dayanamıyor içmeme. Ama kimin umrunda.

Tabakları koyuyorum masaya, belki sadece bir ama ben iki olduğunu düşünüyorum; beraber yiyeceğiz sonuçta. İki de kadeh dolduruyorum ve gümüş takımları çıkarıyorum bu geceye özel. Evet, belki yemeğimiz sıradan, ama özel bir şeyler yapmak istiyorum. Dolapta süt ve puding buluyorum çikolatalı. . . Sever çikolatayı Camy. O giyinirken yapıveriyorum çabucak ve kokusunu almadan yıkıyorum bulaşıkları; mutlu olacak bu gece benim canım.

Ve tüm bunlar olurken, ne Camy'nin aklından geçenlerin, ne de geceki rüyaların farkındayım. Bana ne anlatmak istediklerinin. Unutmayı ve kafamı kaldırıp ileri bakmayı seçiyorum. Ne olursa olsun, adım atmaz zorundayım, ve eğer bir gün biterse adımlarım, adımlarımın götüremediği yere bu paramparça, kanlı kanatlarla uçmak zorundayım.

Camy için.

Kendim için.

Güçlü olmak zorundayım.

"Yemek hazır dedim prenses hazretleri! Kime diyorum?!"

"Geliyorum!"

Ve masaya oturuyoruz, gülümseyerek. . .

~ Rose

P.D. Klasöründeki şarkıları dinliyordum bunları yazarken. Tristania, Sentenced, Machbet, Amon falan.
Tek birini seçemeyeceğim ne yazık ki.
Sahi, domatesli pilav yiyecektik bu akşam.
Belki dolapta süt de vardır.

Wednesday, November 05, 2008

Rüyalar ve Anılar

Gene rüya gördüm , tüm gün süren uykumda. Bu seferki uyku ile uyanıklık arasındaki hayallerdendi ama. Daha çok anı gibi. Beynimin bir köşesine sıkışıp kalmış; belki de benim olmayan, ama benim olduğunu hissettiğim.

Mum ışığında loş bir oda var; ağır kadife perdeler, ince ince işlenmiş tüller, ileride bir tuvalet masası dayanmış duvara; üzerinde mum var, işli gümüş bir el aynası, ve takım olduğu belli olan bir saç fırçası. Ayna var kocaman, hafif tozlanmış. Yakınlarında bir paravan, üzerine en güzel yeşillerle bir bahçe resmedilmiş, ve biraz uzağıdaki dolapta birbirinden güzel elbiseler duruyor. Biraz daha dönünce odada, bir masa var; üzerinde parşömenler açılmış, mürekkep hokkası ve tüy kalem var; bir de anahtarlı gizli bölmesi kim bilir içinde neler olan. Ve sonra bir de 4 direkli yataklardan; köşelerden tül perdeleri sarkan.

Yatağın içinde bir kız var; ben? Upuzun turuncu saçları var, kıvır kıvır. Bembeyaz yüzü donuk, hissiz ve duygusuz ama huzurlu uyurken. Üzerinde o Viktoryan işi, karpuz kollu ama kol uçları fırfırlı, göğüs bası olan dantelli geceliklerden var. Ellerini göğsünün üzerinde kavuşturmuşlar. Uyuyor sessizce, ve kimbilir neler görüyor rüyalarında. . .

Yanıbaşında kocaman çantasıyla eski moda bir doktor var. "Anlamıyorum." diyor, kıza bakarak. "Her şey yolunda ama neden uyanmadığını anlamıyorum."

Kız uyuyor. uyuyor. .. uyuyor.

Sahi, neden uyuyorum acaba ?

Ve sonra ben uyandım gece karanlığında.

~ Rose

Sleepy Hollow soundtrack dinledim tüm gün süren uykum boyunca. Tavsiye ederim.

Rüyalar ve Kabuslar

Hani bazen ufacık bir şey size hayatın ne kadar kısa, kızgınlıkların ne kadar manasız olduğunu anımsatır ya, bu sabahki rüyam da bunun gibi pek çok şeyi algılamamı sağladı gene. Unuttuğum şeyler. Hatırlamam gerken şeyler.

O vardı rüyamda, mekan garipti, mevsim de sonbahardı. Hafiften bizim liseye benziyordu ama formalarımız yoktu. Ders vardı ama üniversitedeki elemanlar vardı. Tanımadığım insanlar bir de. Öyle sırf yolun ortasındaki sandalyemi geri çektim diye kavga çıkardım ben. Kızdı bana, gitti. Pişman olup yanına gittiğimde hala kızgındı bana. Peki dedim. Gittim. Okulda moralim bozukken hep yaptığım gibi merdivenlere oturdum. Arkadaşları geldi bunun, müzik zevkimle ilgili konuştular. Gittiler.

Sonra mekan değişti gene, yapraklar kırmızı ve sarıydı. Ağaçlar çıplaktı, rüzgar esiyordu ve ben simsiyahlarımı çekmiştim gene. Ağlıyordum da, hani, mezarlıktı burası. Yapraklar döküldükçe gözyaşları iniyordu yanaklarımdan.

Ölmüştü.

Saçma salak bişeyden kalbini kırmıştım ve gönlünü alamadan ölmüştü.

Yoktu.

Kaybetmiştim gene. Ve elimden bir şey gelmiyordu istemeden. Pişmanlıklar kemiriyordu hep beni olduğu gibi. Canım yanıyordu çok, dayanılmaz bi acı ve üzüntü. (hatta uykumda ağladım bile sanırım bilmiyorum.). Sonra, o vardı orda, ilerde bir ağacın yanında dikilmiş bana bakan.

İnanamadım, ama inanmayı istedim.

İnandım.

Farkındaydım gerçek olmadığının, gömmüştüm onu daha bir dakika önce, nasıl gerçek olabilirdi ki?

Ama acımı dindirmemiş miydi onu görmek, biraz olsun? Söyleyemediklerimi söylemek rahatlatmamış mıydı beni? Hepsi bir yalan da olsa. . . Tekrar mutlu olabilecektim belki. . .

Ve hayaliyle yaşadım bir süre, şizofren bir hayat. Ne kadar sağlıklıydı ya da akıl karı bilmiyorum, ama rüyamda mutluydum öyle ben.

Ama sonra hesaplaşma günü geldi gene; günlerimi beraber geçirdiğim şeyin sadece bir hayal olduğunu kabullenme günü.

Uyandım.

Ve içim hala acıyor benim.

Okuyacaksınız, belki saçma gelecek size. . . Anlayamayacaksınız beni, umrumda değil. Bazı şeyleri tekrar hatırlamamı sağladı bu rüyam.

Daha dikkatli olmam gerektiğini hatırlattı bana; hayat bir oyun değil. Ve her şey istediğim gibi olamaz, değil mi?

Uyanman gerek Camy, ve gözlerini açman. Her şey güllük gülistanlık değil, her şey istediğin gibi değil.

Hayaller güzel.

Hayaller mutlu.

Hayaller tatlı.

Ama uyanmalısın. Gözlerini aç ve bir nefes al. Yüzüne soğuk su çarp. Bir kahve iç. Kendine gel.

Kabullen.

Bugün orada olacakların, yarın belki olmayacaklarını unutma, ve alıştır bu düşünceye kendini.

Bırak, gitsin. Bırak, geçsin. Daha fazla taşıma acıyı üzerinde.

Eninde sonunda sadece sen ve beniz. . .

Ben bunları yapabilsem de, sen yapabilecek misin? Kolay olacak mı senin için?

. . .Bilmiyorum.

~ Rose

" . . . yastığına senin sarılıp kokunla uyumuşum 
üstüm açılmış, ürperirken sabah olmuş
"uyan" dedi bir ses, "uyan,o burada"
uyandım, aradım, bulamadım

suçum neydi?
neden böyle oldu?

bu sabah bir umut var içimde;
nasıl olsa geri gelirsin diye
her şey yerli yerinde yine
bu sabahların bir anlamı olmalı

koltuğuna senin kıvrılıp, hayalinle uyumuşum
camlar açık kalmış, üşürken sabah olmuş
"uyan" dedi bir ses, "uyan,o burada"
uyandım, aradım, bulamadım . . . "

Vega - Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
(Theme Song oldu bu da bu yazıya)

ps: Odam böcük kaynıyor, neden bilmiyorum. Masamda karıncalar, duvarımda örümcek. Anlayamadım bir türlü.)