Noctua elinde Kelebek'in baltasıyla Kelebek'in çalışma odasına girdiğinde, Kelebek kanepeye uzanmış, gümüş bir kutuya dizili çikolataları yemekle meşguldü. Sırtını kanepenin koluna yaslamış, oturur pozisyonda duruyordu ve bacak bacak üstüne atmıştı. Üzerinde her zaman giydiğine benzer bir bordo elbise vardı.
"Ah, Noctua, hoşgeldin." dedi kadın, kutuyu sehpanın üzerine bıraktı, oturuşunu düzeltmeye gerek duymadan adama baktı ve parmaklarını emdi. "Sanırım kafanda bir şeyler oluştu?"
"Evet, hazırlıklar tamam." dedi adam, yorgun bir sesle. Fiziksel bir yorgunluktan çok ruhsal bir çöküntü içindeydi. "Ancak başlayabilmek için sana ihtiyacım var."
"Hmm, anlıyorum." Kelebek ayağa kalkıp üstüne çeki düzen verdi. "İhtiyacın olan son şey de bende. Onu da alıp geliyorum. Birazdan ocakta buluşuruz."
Noctua başıyla onaylayıp giderken, Kelebek masanın çekmecesinden tahta bir kutu alıp tatminkar bir gülümseyele doğruldu ve adamın peşinden demirci ocağına gitti.
Büyük bir ateş yanıyordu ocakta ve Noctua'nın adamlarından biri körükle bu ateşi canlı tutuyordu. Öbürü ise bir yandan örsü temizliyordu, bir yandan gerekli aletleri hazır ediyordu. Noctua ise bir kenarda oturmuş, kadının gelmesini bekliyordu. Çok geçmeden Kelebek göründü. Noctua ayağa kalkıp hazırlıklara başladı. Kadın içeri adımını attığında, eski baltası yavaş yavaş erimeye başlamıştı bile.
Metal, özüne dönüyordu.
Yaşlı adam metalin eriyişini izlerken Kelebek adama kutuyu uzattı. Kaşları çatıldı. "Sen. . . ama nasıl?" diye sorabildi sadece.
"Bir tek seninki eksik." dedi Kelebek gülümseyerek. "Zor olmadı." ve sonra hizmetkarlardan biri metal bir kovayla gelip normalde su ile dolu olması gereken yeri kovadaki kanla doldurdu. "Bunu bulmak daha zordu."
Yaşlı adamın gözleri doldu birden. Kulaklarında Kelebek'in daha savaş hiç olmamışkenki sesi vardı. Neşe dolu, saf ve çocuksu. Evet, belki o zamanlar bile büyük bir yıkım yaratacak güce sahipti. . . Ama o zamanlar bunun için içi acırdı. Şimdi? Rahatlığı akıyordu resmen üzerinden. En ufak bir pişmanlık duymuyordu.
Kelebek'in rahatsız edici bir sesle bir şarkıya başlayışı Noctua'yı düşüncelerden uyandırdı. Sözleri tam olarak çıkartamadıysa bile, tüm benliğiyle şarkıdaki büyülü enerjiyi hissedebiliyordu. Yavaşça elindeki kutuyu açıp içindeki kristal şişeyi çıkardı. Tıpayı açtı, kemerindeki hançeri alarak elinde açtığı bir yaradan akan kanı şişenin içine damlattı. Şişeden her bir liderin sesi tek tek fısıltılar halinde yükselirken yaşlı adam kırmızı sıvıyı yavaşça eriyik metale dökerek karıştırmaya başladı. Metal renk değiştirdi bir an ve hafifçe parladı.
Kelebek rahatsız edici şarkısına devam ederken vücudu da şarkının ritmiyle hareket ediyor, o hareket ettikçe alevler daha bir güçlü yükseliyor, metal kaynıyordu. En sonunda Noctua eriyik metali kalıba döktü; eski baltaya benzer bir kalıptu bu, ankh şeklindeydi ama iki yanında üçer çıkıntısı vardı bu yeni silahın. İşlenene kadar belli olmayacaktı nasıl bir şey olacağı anlaşılan.
Şekle diren metali alevlerde ısıtan noctua, dövmeye başladı. Bu metali dövmek için, aynı metalden yapılma kendi balyozunu kullanıyor, yine de ne kadar çok efor sarfettiği yüzünden okunuyordu. Çok geçmeden yaşlı demirci ter içinde kalmıştı ve işi daha yeni başlamıştı.
Baltanın ana parçasını dövüp güçlendirmek, sıcaklığını kan ile susturmak ve soğutmak işlemi bir kaç gün ve bir kaç gece sürdü. En sonunda büyüyle parıl parıl parladı balta ucu ve hazırdı. Bu sefer onu alıp ince işlemeye başladı Noctua. İnce ince kanat tüyleri desenleri işledi. İnce tel metaller yapıp ördü tek tek. En sonunda o kocaman kırmızı taşı yerleştirdi baltanın kalbine. Ve sıra sapa geldiğinde adam yürümekte zorlanıyordu artık. Fakat Kelebek'in şarkısı onu uyanık tutuyordu.
Baltanın sapı da hazır olduktan sonra sıra ikisini birleştirmeye gelmişti. Bir gece onun sağlamlığı üzerinde uğraştı yaşlı adam. İki gecenin sonunda gün ışığı yükselmeye başladığında bitmişti. Kristal şişe boştu artık. Demiri soğutmak için kullanılan kan havuzu pıhtı doluydu. Ocak yanmıyordu ve üç adam yorgunluktan tükenmişti. Noctua cila ve bileyileme işini bitirdikten sonra baltayı kadına sundu.
"Düş'ün leydisi, Kan Cadısı Kelebek için, Ağaç'ın özünden, Liderler'in kanından. Düş'ün kendi parçasından. Günler bitip son gelene kadar, asla kırılmayacak."
Kelebek gülümseyerek aldı baltayı. "Teşekkür ederim, Usta Noctua." Şarkısı sustuğu gibi yığıldı üç adam oldukları yere. Hizmetkarlar onları odalarına taşırken Kelebek bu yeni şaheseri tarttı elinde.
"Öncekinden daha iyi ve daha sağlam." diye mırıldandı kendi kendine. Kenemek için körüklerin yanında duran örse doğru savurdu baltayı.
Sanki metalden örs değildi; bir kalıp tereyağıydı kestiği.
Kelebek bir kahkaha atıp çalışma odasına yöneldi. Bir yandan baltasını elinde çeviriyor, bir yandan dudaklarından neşeli bir ıslık dökülüyordu.
~ Rose
Ordo Funebris - Maellus Maleficarum
Thursday, December 10, 2009
Noctua'yı Ziyaret
Kalenin ana binasının en üst katındaki odasına yerleşip, üzerine çeki düzen verdikten sonra, baltasını yaslı olduğu yerden aldı. Gözü bir an baltanın ucun bağlı, boncuklarla süslü bir tutan sarı saça takıldı. Bakışlarını çevirdi, sanki hiç efor sarfetmiyormuşçasına baltayı elinde çevirerek odasından çıktı.
Yüksek tavanlı koridorları geçti, merdivenlerden indi ve çıktı. En sonunda misafir odalarının birinin önünde durup kapıyı çaldı. "Noctua!"
Yaşlı adam uykulu gözlerle kapıyı araladı fakat Kelebek'i gördüğünde gözleri faltaşı gibi açıldı. Gözleri normal insanlardan fazlasını görürdü ve Kelebek'e baktığında gördükleri hoşuna gitmemişti. Korkutmuştu onu. "Gel. . . Gel içeri." diye buyur etti onu. Kadın içeri girerken Noctua, onun kanla kaplı baltasını getirdiğini de gördü. Ne isteyeceğini az çok tahmin etmişti şimdi.
"Nasılsın, hastalığın geçti mi? Bülbül ortalığı velveleye verdi, görmeliydin. . . Seni gerçekten çok seviyor." Şöminenin başındaki sandalyesine oturup dizlerini battaniyesiyle örttü.
"Hmm, evet iyiyim." dedi kadın dalgınca. Şöminenin alevlerine bakıyordu. Sonra sessizce onu süzen Noctua'ya döndü. "Evet, düşündüğün gibi senden onu istemeye geldim."
"Benden imkansızı istiyorsun Kelebek. Senin için yeni bir silah dövebilirim belki, ama eskisini eritmek? O Ağaç'ın bir hediyesi, hangimiz onun yarattığı bir şeyi değiştirebilir ki?!"
"Ben değiştirdim." dedi Kadın yüzünde sinsi bir sırıtışla. "Ben, değiştim. İmkansız değil. Ve bunu yapabilecek biri varsa o da senden başkası değil, Noctua."
Adam gözlerini kırpıştırdı şaşkınlıkla. Evet, Kelebek değişmişti. Buna hepsi şahit olmuşlardı. Bu Ağaç'ın gücünün zayıfladığını mı gösterirdi, yoksa Ağaç'ın buna izin verdiğine mi, bilemedi.
"Pekala, deneyeceğim." dedi en sonunda ve baltayı almak için elini uzattı. "Ver, bir dengesine bakayım, metaline, özelliklerine. Sonra bana nasıl bir şey istediğini anlat."
Kelebek baltayı uzattı; bir adam boyunda, ince uzun saplı ve çift kenarlı bir baltaydı bu. Ankh şeklindeydi, iç kısmından zincirler sallanıyordu. Düz kenarlarına kelebek kanatları işlenmişti.
"Hmm." dedi adam, ayağa kalkıp bir kaç kez savurarak. "Senin gibi bir hanım için fazla ağır ve büyük bu."
"Uygun." dedi Kelebek sadece. "Onunla doğduğumu unutma, biz biriz."
"Hmm." dedi adam tekrardan silahı denerken. Metali kendi balyozu gibiydi; Aesten üzerinde başka bir eşi daha yoktu. "Nasıl bir şey istiyorsun peki?"
"İşlemecilikte usta sensin, o konuda sana güveniyorum. Silah olaraksa, hem uzun saplı baltalar kullandım, yakın zamanda değiştirmeyi düşünmüyorum. Ama gözlerinin herkesten farklı gördüğünü biliyorum. Bu kararı verebilecek kadarını gördüğünden eminim." Kadın gülümsedi, ayağa kalktı. "İstediğin her şey karşılanacak, nelere ihtiyacın olduğunu bana en yakın zamanda ulaştırırsan, ve en kısa zamanda başlarsan sevinirim."
Adam durdu, bir baltaya bir de kadına baktı. "Ağaç bir gece bana bizim silahlarımızın yapılış sırrını açıklamıştı bana." dedi sessizce, düşüncelerle dolu. "Bunun için gerçekten büyük bir bedel ödemen gerekecek, farkındasın değil mi?"
Kelebek kapının önünde durdu, hafifçe adama dönüp gülümsedi. "Peki bunu yapmazsam ödeyeceğim bedelin farkında mısın Noctua?" diye sordu. "İyi geceler."
Kadın kapıyı arkasından kapatıp giderken Noctua sessizce koltuğuna çöküp önüne koyduğu baltayı incelemeye başladı. Kelebek'in sözleri kafasında yankılanıyordu.
~ Rose
Yüksek tavanlı koridorları geçti, merdivenlerden indi ve çıktı. En sonunda misafir odalarının birinin önünde durup kapıyı çaldı. "Noctua!"
Yaşlı adam uykulu gözlerle kapıyı araladı fakat Kelebek'i gördüğünde gözleri faltaşı gibi açıldı. Gözleri normal insanlardan fazlasını görürdü ve Kelebek'e baktığında gördükleri hoşuna gitmemişti. Korkutmuştu onu. "Gel. . . Gel içeri." diye buyur etti onu. Kadın içeri girerken Noctua, onun kanla kaplı baltasını getirdiğini de gördü. Ne isteyeceğini az çok tahmin etmişti şimdi.
"Nasılsın, hastalığın geçti mi? Bülbül ortalığı velveleye verdi, görmeliydin. . . Seni gerçekten çok seviyor." Şöminenin başındaki sandalyesine oturup dizlerini battaniyesiyle örttü.
"Hmm, evet iyiyim." dedi kadın dalgınca. Şöminenin alevlerine bakıyordu. Sonra sessizce onu süzen Noctua'ya döndü. "Evet, düşündüğün gibi senden onu istemeye geldim."
"Benden imkansızı istiyorsun Kelebek. Senin için yeni bir silah dövebilirim belki, ama eskisini eritmek? O Ağaç'ın bir hediyesi, hangimiz onun yarattığı bir şeyi değiştirebilir ki?!"
"Ben değiştirdim." dedi Kadın yüzünde sinsi bir sırıtışla. "Ben, değiştim. İmkansız değil. Ve bunu yapabilecek biri varsa o da senden başkası değil, Noctua."
Adam gözlerini kırpıştırdı şaşkınlıkla. Evet, Kelebek değişmişti. Buna hepsi şahit olmuşlardı. Bu Ağaç'ın gücünün zayıfladığını mı gösterirdi, yoksa Ağaç'ın buna izin verdiğine mi, bilemedi.
"Pekala, deneyeceğim." dedi en sonunda ve baltayı almak için elini uzattı. "Ver, bir dengesine bakayım, metaline, özelliklerine. Sonra bana nasıl bir şey istediğini anlat."
Kelebek baltayı uzattı; bir adam boyunda, ince uzun saplı ve çift kenarlı bir baltaydı bu. Ankh şeklindeydi, iç kısmından zincirler sallanıyordu. Düz kenarlarına kelebek kanatları işlenmişti.
"Hmm." dedi adam, ayağa kalkıp bir kaç kez savurarak. "Senin gibi bir hanım için fazla ağır ve büyük bu."
"Uygun." dedi Kelebek sadece. "Onunla doğduğumu unutma, biz biriz."
"Hmm." dedi adam tekrardan silahı denerken. Metali kendi balyozu gibiydi; Aesten üzerinde başka bir eşi daha yoktu. "Nasıl bir şey istiyorsun peki?"
"İşlemecilikte usta sensin, o konuda sana güveniyorum. Silah olaraksa, hem uzun saplı baltalar kullandım, yakın zamanda değiştirmeyi düşünmüyorum. Ama gözlerinin herkesten farklı gördüğünü biliyorum. Bu kararı verebilecek kadarını gördüğünden eminim." Kadın gülümsedi, ayağa kalktı. "İstediğin her şey karşılanacak, nelere ihtiyacın olduğunu bana en yakın zamanda ulaştırırsan, ve en kısa zamanda başlarsan sevinirim."
Adam durdu, bir baltaya bir de kadına baktı. "Ağaç bir gece bana bizim silahlarımızın yapılış sırrını açıklamıştı bana." dedi sessizce, düşüncelerle dolu. "Bunun için gerçekten büyük bir bedel ödemen gerekecek, farkındasın değil mi?"
Kelebek kapının önünde durdu, hafifçe adama dönüp gülümsedi. "Peki bunu yapmazsam ödeyeceğim bedelin farkında mısın Noctua?" diye sordu. "İyi geceler."
Kadın kapıyı arkasından kapatıp giderken Noctua sessizce koltuğuna çöküp önüne koyduğu baltayı incelemeye başladı. Kelebek'in sözleri kafasında yankılanıyordu.
~ Rose
Wednesday, December 09, 2009
Dokunduğu Her Şey.

Kelebek yorgun bir biçimde gözlerini kırpıştırıp saate baktı; saatlerdir kesintisiz çalışıyor, elindeki kitabı kopya ediyordu. Son sayfanın son noktasını koyduğunda suratında kocaman bir gülümseme belirdi. Zaman gelmişti.
Paketlediği eşyaları çoktan taşınmıştı; seçtiği giysiler, takıları, kitapları, kutular dolusu ıvır zıvır, aynalar, ve pek çok başka şey. Mobilyalar kalmıştı odada; yatağı, perdeler, çalışma masası, dolap, siyah ayna. . . Onu ararken giydiği giysileri paramparça edip odanın ortasına atmıştı. Dokunduğu herşey orada, tepeleme duruyordu.
Sıra Aesten üzerinde en değer verdiği şeye geldiğinde duraksadı. Parmakları kenetlendi kitaba. Bırakmak istemedi. Sonra kasları gevşedi, bir anda iki kapağı tutup ikiye ayırdı kitabı, dikiş yerlerinden ayrılan yaprakları buruşturup fırlattı. Gözlerini kısıp odayı son bir kez süzdü. Kopyaladığı defteri aldı, teras kapısına çıktı, kanatlarını gererek havalandı. Tüm vücudu yay gibi gerindi ve avuçlarında alevler birikmeye başladı. Büyüdürler, büyüdüler. Ta ki Kelebek bir anda biriken alevleri sert bir hareketle bir zamanlar odası olan kuleye yönlendirene kadar.
Kule çabucak alev aldı. İçindeki her şey, acı bir yanık kokusu bırakarak yanmaya başladı. Değer verdiği, geçmişiyle alakalı tutunduğu herşey, vazgeçemediği her şey, gözlerinin önünde, onun ellerinde yanıyordu. Yüzünde sadistçe ama tatminkar bir gülümsemeyle izledi yangını. Kaledekiler bir yaygara kopardıysa da, Kelebek onları susturdu.
Saatler boyu yandı kuledeki oda, içindeki her bir eşya tamamen yanıp kül olana dek. Alevler sadece yakılmak istenenleri yakmış, kalenin diğer yerlerine sıçramamıştı. Yangın kendi kendine söndüğünde Kelebek odaya girdi tekrar, eliyle süpürür gibi bir hareket yapıp külleri havalandırdı. Eli havada dans eder gibi hareketler çizerek külleri yönetti ve bronz bir kaba doldurdu. Hepsi bittiğinde kabın ağzını kapattı.
"Ve artık dokunduğun hiçbir şey yok bu ülkede." durdu, kabı bir kenara koydu, yerdeki hançeri aldı, duvardaki islenmiş aynaya baktı. "Bir tek şey hariç. . ."
Kelebek hiç ses çıkarmadan ve duraksamadan daldırdı hançeri etine. Dokunduğu hiçbir şey, hiçbir yer üzerinde kalmayana kadar ayrıdı derisini etinden. İşi bittiğinde hala ayaktaydı ve gülüyordu.
"Artık yoksun."
Aynaya tekrar baktığında iyileşmiş olan yüzünü gördü. Az önce kendine yaptığının tek kanıtı ancak elbisesindeki lekeler olabilirdi. . . ya da yerdeki kendi eti.
~ Rose
Bill Brown - Undying Main Theme
One Step At a Time.
Kan caısı ter içinde yatağından doğrulduğunda hava karanlıktı. Açık pencereden şölen alanından yükselen müzik ve kahkaha sesleri geliyordu; her şey yolundaydı anlaşılan. Bir kaç dakika gözlerini kapayıp sadece oturdu yatağında, nefesini düzenledi. Bu birdenbire gelen hastalık metabolizmesını mahvetmiş, ölmeyen bedenini güçsüz düşürmüştü. En son ne zaman böyle hasta olmuştu?Daha önce hiç böyle hasta olmuş muydu?
Sabahlığına uzandı, fakat kıyafetlerinin sırılsıklam olduğunu fark ettiğinde önce onları değiştirmesinin iyi olacağı kafasına dank etti.
"Temiz giysilerini Bülbül hazırlayıp yatağın ayak ucuna bıraktı." Bir çift kırmızı göz Kelebek'e bakıyordu.
"Teşekkür ederim." diye mırıldandı kelebek ve odasındaki varlığa aldırmaksızın çabucak üzerini değişip sabahlığına sarındı. Elinin ters bir hareketiyle şamdandaki üç mum yandı, odayı aydınlattı; odada Kelebek haricinde kimse yoktu.
"Gördüğün kabus gerçekten korkutucu muydu?"
"Korkutucu oldukları için kabus denmiyor mu onlara?"
"Ama senin üzerinde farklı bir etkisi olmuş sanırım."
"Evet, pek çok duygumu öldürdü mesela."
"Ne gibi?"
Rafların birinden gümüş bir kase aldı, içine alkol doldurdu. Çekmecesinden kumaşlara sarılı bir şey çıkarıp kasenin içine attı. Bakışlarını dikti kaseye ve kasenin içindeki alkol alev aldı.
"Geçmişimde fazla durmamam gerektiğini gösterdi mesela.."
Oda hafif bir gül kokusuyla dolarken Kelebek kendini terasa attı. Taş korkuluğun üzerine tünedi. Varlık, Kwahu'nun getirdiği siyah kürkü yavaşça kadının omuzlarına bırakırken, Kelebek onun formsuz başını okşadı. Bununla mest olan varlık, kadının hangi duygularının öldüğünü açıklamamasına dikkat bile etmedi.
"Her seferinde bir adım atacağız." dedi. "Hepsini tek tek yok ettiğimde, gerçekten özgür olacağım."
Su aynası, rengi kan kırmızı bir dolunay gösteriyordu artık.
~ Rose
Jezabel
"Bence üzerine bunu giymelisin, bordo ve kadife. Kesinlikle seni anlatıyor."
Kızıl saçlı kadın gözlerini açtığında kendisini odasında buldu. Yatağı, çalışma masası, giysi dolabı. . . Herşey yerli yerindeydi ama, duvarlar nerdeydi?
"Hmm evet, ve seninn bu muhteşem makyaj malzemelerin. Hmmm."
Simsiyah bir gökyüzü vardı, yıldızlar parlıyordu. Yattığı yerden uzun uzun yıldızlara baktı kadın, bulunduğu yerin gerçek olmadığını biliyordu. Neredeydi? Ne zamandı? Konuşan kimdi?
"Ah, gümüş takılar! Ne kadar güzel olacağım, bak şimdi!"
Kelebek yavaşça yatakta doğrulup yere bastı ve ayaklandı. Geceyi bölen beyaz kar tabakasını seçebiliyordu gözleri uzaktaki. Siyah ve beyaz, zıt ama uyumlu. Bu garip alternatif gerçeklikte bile bir uyum vardı ve her şey güzeldi. Sessizdi. Sakindi.
Omzuna dokunan el ile kendine geldi; garip bir yumuşaklığı vardı elin ve. . . ıslaktı? Yapış yapış bir ıslaklık? Kelebek yavaşça elin sahibine döndü. Kelebek'in kıyafetleri, kolyesi, saçları. . . Sırıtan bir yüz ona evet, yüzlerce bıçak yarasıyla beraber dışarı oluk oluk akan kanla beraber.
"Ne kadar güzelim! Değil mi?!" Kadın şaşkın bir yüzle ona bakan Kelebek'i boşluğa itti. "Ve sen de gidince en güzel hep ben olacağım."
Ah, avlunun karla kaplanmış taşlarıın yaklaştığını görebiliyordu Kelebek. Korkmuyordu ama; düşme korkusunu yenmişti aylar önce. Sert bir çarpma bekliyordu ama...? Yavaşça düştüğü yerden doğruldu. Hm, bu avlunun beyaz taşları değildi? Hatta doğru hatırlıyorsa bu S'arrus'ın kütüphanesinden başka bir yer değildi?
Ayağa kalktı, kar ve buz soğuğunu kemiklerine kadar hissedebiliyordu. Yavaş adımlarla rafların arasında gezerken düşündü; güney adalarıyla beraber batmamış mıydı burası? Değer verdiği pek çok şeyle beraber yok olmamış mıydı?
Kapının olduğu taraftan gelen bir kumaş hışırtısıyla oraya döndü, gözleri sadece bir anda yok olan pelerinin ucunu yakalayabilmişti. Koştu, yetişebilmek için ama bu oda bu kadar büyük değildi, kapı bu kadar uzak değildi? Kapıdan dışarı çıktı; yukarı uzanan merdivenler vardı. Aceleyle basamakları çıktı birer ikişer. Her bir köşeyi döndüğünde sadece pelerinin ucunu görüyordu ve biliyordu ki asla yetişemeyecekti. Tırmandı yine de.
Ve sonra merdivenler bitti, tepedeydiler. Dakikalardır peşinden gittiği adam orada duruyordu işte, o tanıdık figürü. Yüzünde bir gülmsemeyle yaklaştı yavaşça.
"Neler oluyor?" diye sorabildi sadece, ağzından başka bir ses çıkamadı.
"Yaşadığını hissetmek için benden yaralarını geri istemiştin." Adam sağ elini yumruk yaparak kaldırdı. "İstediğini alacaksın."
Kelebek şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir anda acıyla dizlerinin üzerine düştü; buzdan yüzlerce bıçak etini kesiyor, uzun zamandır hissetmediği bir acıyı tattırıyordu ona. Elleriyle kendini destekledi, son gücüyle kendini adama doğru savurdu; umutsuzca bir hareketti ama o an çaresizce kabullenmektense yapabileceinin en iyisiydi.
Adamın sise dönüşüp ortadan kaybolmasına şaşırmadı, kendini kuleden aşağı düşerken bulmaya da. Nedense beyni ona böyle rüyalar gösterdiğinde hep bir yerlerden düştüğünü gösteriyordu ona. Gülümseyerek gözlerini kapattı.
Gözlerini açtığında eski evindeydi. Bir apartman dairesinden farksızdı bu ev. Tek tek kapıları açıp kapıyor, bir şeyleri, birilerini arıyordu. Üzerindeki kıyafet farklıydı; tülden bir gecelik. Upuzun bir koridor boyunca, sayısız kapı açıp kapattı umutsuzca. En son kapıya dokunduğunda aradığını bulduğunu biliyordu. Kapıyı araladı. . .
"Onu ben öldürdüm!" Kendisiyle göz göze geldi. Elinde eski baltasını tutuyor, üzerinden akan kanlara aldırış etmiyordu. "Ben öldürdüm." Kadının arkasına baktığında kanlı et parçalarının arasında sarı saçları seçebildi. "O istedi. Ben öldürdüm. Hiç ses çıkarmadı."
Kelebek geriledi. O her bir geri adım attığında kendisi ona bir adım yaklaşıyordu. Yüzündeki çarpık gülümseme, kıyafetler, o gözlerinden akan kan şehveti. . . Baltasını kaldırdı yavaşça ve hızlıca indirdi kadının üstüne.
"Tamam, bu kadar işkence yeter sana."
Kelebek titreyerek kolunu gözlerinin üzerinden çekti. Uçsuz bucaksız bir çayırdaydı. Az ilerisinde uzun, kıvırcık sarı saçlı bir kadın duruyordu. Saçları yarım toplanmıştı, siyah uzun bir elbise giyiyordu.
"Pişmanlıklarının ve acılarının sana hala zarar vermesine izin verdiğini görmek acı. Bundan daha iyi bir performans beklerdim senden. Yeterli değil, ama olacak. En azından artık duraksamadan kararlar verebiliyorsun."
Kelebek ayağa kalktı ve etrafa baktı boş gözlerle. "Sen kimsin? Ben nerdeyim? Bunu bana neden yapıyorsun?"
"Sana sadece senin içini gösteriyorum. " kadın güldü. "Kendini bilmen için. Öğrenmen için. İlerde, zor zamanlarda, bunları sana karşı kullanamasınlar diye. Kendini tanıman için. Güçlenmen için."
"Neye karşı? Kime karşı?"
Sarışın kadın, Kelebek'in yüzünü avuçlarının içine alıp fısıldadı.
"Gün geçecek, zaman akacak. Bir dalga edasıyla güç yükselecek ve yok olacak. Bütün bunlar orada olacak ve sen orada olacaksın. Güç yükselecek. . . . Sen, orada olacaksın. . ."
"Ben?. . . Ama. . . Na . . .sıl. . .?"
Kadın Kelebek'in alnına dokundu bir kere ve Kelebek yavaşça yeşil yer örtüsüne düştü derin bir uykuda.
~ Rose
Chris Velasco - Let us Prey [Jericho OST]
Kızıl saçlı kadın gözlerini açtığında kendisini odasında buldu. Yatağı, çalışma masası, giysi dolabı. . . Herşey yerli yerindeydi ama, duvarlar nerdeydi?
"Hmm evet, ve seninn bu muhteşem makyaj malzemelerin. Hmmm."
Simsiyah bir gökyüzü vardı, yıldızlar parlıyordu. Yattığı yerden uzun uzun yıldızlara baktı kadın, bulunduğu yerin gerçek olmadığını biliyordu. Neredeydi? Ne zamandı? Konuşan kimdi?
"Ah, gümüş takılar! Ne kadar güzel olacağım, bak şimdi!"
Kelebek yavaşça yatakta doğrulup yere bastı ve ayaklandı. Geceyi bölen beyaz kar tabakasını seçebiliyordu gözleri uzaktaki. Siyah ve beyaz, zıt ama uyumlu. Bu garip alternatif gerçeklikte bile bir uyum vardı ve her şey güzeldi. Sessizdi. Sakindi.
Omzuna dokunan el ile kendine geldi; garip bir yumuşaklığı vardı elin ve. . . ıslaktı? Yapış yapış bir ıslaklık? Kelebek yavaşça elin sahibine döndü. Kelebek'in kıyafetleri, kolyesi, saçları. . . Sırıtan bir yüz ona evet, yüzlerce bıçak yarasıyla beraber dışarı oluk oluk akan kanla beraber.
"Ne kadar güzelim! Değil mi?!" Kadın şaşkın bir yüzle ona bakan Kelebek'i boşluğa itti. "Ve sen de gidince en güzel hep ben olacağım."
Ah, avlunun karla kaplanmış taşlarıın yaklaştığını görebiliyordu Kelebek. Korkmuyordu ama; düşme korkusunu yenmişti aylar önce. Sert bir çarpma bekliyordu ama...? Yavaşça düştüğü yerden doğruldu. Hm, bu avlunun beyaz taşları değildi? Hatta doğru hatırlıyorsa bu S'arrus'ın kütüphanesinden başka bir yer değildi?
Ayağa kalktı, kar ve buz soğuğunu kemiklerine kadar hissedebiliyordu. Yavaş adımlarla rafların arasında gezerken düşündü; güney adalarıyla beraber batmamış mıydı burası? Değer verdiği pek çok şeyle beraber yok olmamış mıydı?
Kapının olduğu taraftan gelen bir kumaş hışırtısıyla oraya döndü, gözleri sadece bir anda yok olan pelerinin ucunu yakalayabilmişti. Koştu, yetişebilmek için ama bu oda bu kadar büyük değildi, kapı bu kadar uzak değildi? Kapıdan dışarı çıktı; yukarı uzanan merdivenler vardı. Aceleyle basamakları çıktı birer ikişer. Her bir köşeyi döndüğünde sadece pelerinin ucunu görüyordu ve biliyordu ki asla yetişemeyecekti. Tırmandı yine de.
Ve sonra merdivenler bitti, tepedeydiler. Dakikalardır peşinden gittiği adam orada duruyordu işte, o tanıdık figürü. Yüzünde bir gülmsemeyle yaklaştı yavaşça.
"Neler oluyor?" diye sorabildi sadece, ağzından başka bir ses çıkamadı.
"Yaşadığını hissetmek için benden yaralarını geri istemiştin." Adam sağ elini yumruk yaparak kaldırdı. "İstediğini alacaksın."
Kelebek şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir anda acıyla dizlerinin üzerine düştü; buzdan yüzlerce bıçak etini kesiyor, uzun zamandır hissetmediği bir acıyı tattırıyordu ona. Elleriyle kendini destekledi, son gücüyle kendini adama doğru savurdu; umutsuzca bir hareketti ama o an çaresizce kabullenmektense yapabileceinin en iyisiydi.
Adamın sise dönüşüp ortadan kaybolmasına şaşırmadı, kendini kuleden aşağı düşerken bulmaya da. Nedense beyni ona böyle rüyalar gösterdiğinde hep bir yerlerden düştüğünü gösteriyordu ona. Gülümseyerek gözlerini kapattı.
Gözlerini açtığında eski evindeydi. Bir apartman dairesinden farksızdı bu ev. Tek tek kapıları açıp kapıyor, bir şeyleri, birilerini arıyordu. Üzerindeki kıyafet farklıydı; tülden bir gecelik. Upuzun bir koridor boyunca, sayısız kapı açıp kapattı umutsuzca. En son kapıya dokunduğunda aradığını bulduğunu biliyordu. Kapıyı araladı. . .
"Onu ben öldürdüm!" Kendisiyle göz göze geldi. Elinde eski baltasını tutuyor, üzerinden akan kanlara aldırış etmiyordu. "Ben öldürdüm." Kadının arkasına baktığında kanlı et parçalarının arasında sarı saçları seçebildi. "O istedi. Ben öldürdüm. Hiç ses çıkarmadı."
Kelebek geriledi. O her bir geri adım attığında kendisi ona bir adım yaklaşıyordu. Yüzündeki çarpık gülümseme, kıyafetler, o gözlerinden akan kan şehveti. . . Baltasını kaldırdı yavaşça ve hızlıca indirdi kadının üstüne.
"Tamam, bu kadar işkence yeter sana."
Kelebek titreyerek kolunu gözlerinin üzerinden çekti. Uçsuz bucaksız bir çayırdaydı. Az ilerisinde uzun, kıvırcık sarı saçlı bir kadın duruyordu. Saçları yarım toplanmıştı, siyah uzun bir elbise giyiyordu.
"Pişmanlıklarının ve acılarının sana hala zarar vermesine izin verdiğini görmek acı. Bundan daha iyi bir performans beklerdim senden. Yeterli değil, ama olacak. En azından artık duraksamadan kararlar verebiliyorsun."
Kelebek ayağa kalktı ve etrafa baktı boş gözlerle. "Sen kimsin? Ben nerdeyim? Bunu bana neden yapıyorsun?"
"Sana sadece senin içini gösteriyorum. " kadın güldü. "Kendini bilmen için. Öğrenmen için. İlerde, zor zamanlarda, bunları sana karşı kullanamasınlar diye. Kendini tanıman için. Güçlenmen için."
"Neye karşı? Kime karşı?"
Sarışın kadın, Kelebek'in yüzünü avuçlarının içine alıp fısıldadı.
"Gün geçecek, zaman akacak. Bir dalga edasıyla güç yükselecek ve yok olacak. Bütün bunlar orada olacak ve sen orada olacaksın. Güç yükselecek. . . . Sen, orada olacaksın. . ."
"Ben?. . . Ama. . . Na . . .sıl. . .?"
Kadın Kelebek'in alnına dokundu bir kere ve Kelebek yavaşça yeşil yer örtüsüne düştü derin bir uykuda.
~ Rose
Chris Velasco - Let us Prey [Jericho OST]
Tuesday, December 08, 2009
Parabola
Kelebek o gece şölen alanında görünmedi. Merak ve endişe duyan Bülbül, Morrigan'ı dirsekledi ve beyaz kürklü cüppesinin kolundan çekerek onu kulenin tepesindeki odaya çıkardı. Her zamanki gibi kapı kilitliydi ve Bülbül bu kilidi açamayacağını biliyordu.
Ama Morrigan açabilirdi.
"İnsanların özel hayatına saygı duymayı öğrenmelisin, Lucinia." dedi soğuk bir sesle Morrigan ve geri dönmeye yeltendi.
"Ama, ya kötü bir şey olduysa? Ya başına bir iş geldiyse?" İnatla kadının kolunu çekiştiriyordu.
"Peki ya rahatsız edilmek istemiyorsa? Hem..." sesi odanın içinden gelen öksürük sesleriyle kesildi. Siyah saçlı kadın kaşlarını çattı, asasıyla kilide dokundu hafifçe, kapı açılınca önüne çıkan mavi bariyere avucunu yaslayarak ikiye böldü ve içeri girdi.
Kelebek, bir eliyle sıkı sıkı yatağının perdesini tutmuş, boşluğa doğru öksürüyordu. Gözlerinden acı dolu yaşlar akıyor, ağzından hafif bir kan sızıyordu. Saçlarının ıslaklığından uzun bir süredir yoğun bir şekilde terlediği belliydi.
Morrigan asasını kenara fırlatıp kadının yanına koştu, omuzlarından tutup yatağa geri yatırdı, avucunu alnına yaslayıp ateşine baktı.
Kelebek, yanıyordu.
Sert bir yüzle Bülbül'e döndü. "Çabuk hizmetkarlara söyle, su ve bez getirsinler, Kwahu'ya da haber yolla, Kelebek çok hasta."
Bülbül korku içinde başını salladı ve koşarak uzaklaştı.
"Sakin." dedi kadın, inleyen Kelebek'e. Nefes almakta zorluk çekiyordu, durdurulamaz bir şekilde titriyor, gözleri yuvalarında dönüp duruyordu. Sonra bir anda durdu. Elleri aniden Morrigan'ın yakasını kavradı ve kendine çekti kadını, alev alev yanan gözlerle sayıklamaya başladı.
"Gün geçecek, zaman akacak. Bir dalga edasıyla güç yükselecek ve yok olacak. Bütün bunlar orada olacak ve ben orada olacağım. Güç yükselecek. . . . Ben, orada olacağım. . ."
Elleri gevşedi. Kadın, sayıklayarak uykuya daldı.
"Morrigan!" O an Kwahu kapıda belirdi. Kadın yavaşça Kelebek'in yanından çekildi; sarsılmıştı. Evet, belki ateşle beraber saçmalamaktan ibaret değildi Kelebek'in söyledikleri.
Ama, böyle durumlar değil miydi insanın ruhlar dünyasıyla bağının en yakın olduğu?
Kwahu ağır bir tütsü yakarak odadaki enerjiyi temizlemeye başlamışken Morrigan düşünceli bir biçimde odayı terk etti. Bu konuda düşünmemek en iyisi olacaktı.
~ Rose
---
Not: Hastayım, geberiyorum x.x;;;;
Ama Morrigan açabilirdi.
"İnsanların özel hayatına saygı duymayı öğrenmelisin, Lucinia." dedi soğuk bir sesle Morrigan ve geri dönmeye yeltendi.
"Ama, ya kötü bir şey olduysa? Ya başına bir iş geldiyse?" İnatla kadının kolunu çekiştiriyordu.
"Peki ya rahatsız edilmek istemiyorsa? Hem..." sesi odanın içinden gelen öksürük sesleriyle kesildi. Siyah saçlı kadın kaşlarını çattı, asasıyla kilide dokundu hafifçe, kapı açılınca önüne çıkan mavi bariyere avucunu yaslayarak ikiye böldü ve içeri girdi.
Kelebek, bir eliyle sıkı sıkı yatağının perdesini tutmuş, boşluğa doğru öksürüyordu. Gözlerinden acı dolu yaşlar akıyor, ağzından hafif bir kan sızıyordu. Saçlarının ıslaklığından uzun bir süredir yoğun bir şekilde terlediği belliydi.
Morrigan asasını kenara fırlatıp kadının yanına koştu, omuzlarından tutup yatağa geri yatırdı, avucunu alnına yaslayıp ateşine baktı.
Kelebek, yanıyordu.
Sert bir yüzle Bülbül'e döndü. "Çabuk hizmetkarlara söyle, su ve bez getirsinler, Kwahu'ya da haber yolla, Kelebek çok hasta."
Bülbül korku içinde başını salladı ve koşarak uzaklaştı.
"Sakin." dedi kadın, inleyen Kelebek'e. Nefes almakta zorluk çekiyordu, durdurulamaz bir şekilde titriyor, gözleri yuvalarında dönüp duruyordu. Sonra bir anda durdu. Elleri aniden Morrigan'ın yakasını kavradı ve kendine çekti kadını, alev alev yanan gözlerle sayıklamaya başladı.
"Gün geçecek, zaman akacak. Bir dalga edasıyla güç yükselecek ve yok olacak. Bütün bunlar orada olacak ve ben orada olacağım. Güç yükselecek. . . . Ben, orada olacağım. . ."
Elleri gevşedi. Kadın, sayıklayarak uykuya daldı.
"Morrigan!" O an Kwahu kapıda belirdi. Kadın yavaşça Kelebek'in yanından çekildi; sarsılmıştı. Evet, belki ateşle beraber saçmalamaktan ibaret değildi Kelebek'in söyledikleri.
Ama, böyle durumlar değil miydi insanın ruhlar dünyasıyla bağının en yakın olduğu?
Kwahu ağır bir tütsü yakarak odadaki enerjiyi temizlemeye başlamışken Morrigan düşünceli bir biçimde odayı terk etti. Bu konuda düşünmemek en iyisi olacaktı.
~ Rose
---
Not: Hastayım, geberiyorum x.x;;;;
Monday, December 07, 2009
Friday, December 04, 2009
Bülbül'ün Valsi
Yas gecesi bittikten sonra şölen kaldığı yerden tüm hızıyla devam etti. Kelebek 2 gün daha siyahlar giyindi, ama üçüncü gün kan kırmızısı şölen giysisi ile göz kamaştırıyordu. Gündüz yapılan hazırlıklar sırasında Ağaç'ın dibine bıraktığı mumu kontrol etti; yanmış ve sönmüştü. Kalıntıları alıp toprağa gömdü. Artık hazırlıkların tamamlanıp tamamlanmadığını gözden geçirebilir, akşam için hazırlanabilirdi.
Gece olduğunda şölen alanında yine ılık bir hava vardı; geçmiş 3 günün soğuk havası gitmiş, şölenin yapıldığı iç alandaki karlar erimişti. Konuklar hallerinden memnundu fakat Kelebek Bülbül'de ters giden bir şeyler olduğunu sezebiliyordu.
"Bülbül, iyi misin?" diye sordu küçük kıza. Küçük kız kafasını büyük bir dondurma kasesine gömmüş, sinirle hiç durmaksızın, kaşık kaşık ağzına dolduruyordu meyveli dondurmayı.
"İyiyim tabii ki, neden?!" dedi ama bir homurtu çıktı dolu ağzından daha çok.
"Normalde de çok yediğini biliyorum ama bu gece sanki sinirini çıkarmak için yediğini hissediyorum."
"Evet, belki?"
"Yardım edebileceğim bir şey olup olmadığını sormak istemiştim."
"Yok?"
"Ah, peki. İyi eğlenceler o zaman." Kelebek omuz silkerek kalktı. Alacağı cevabı kızın gözlerinden almıştı; J. ile kavgalıydılar. Yine.
Liderlerin Büyük Savaşı bitip huzur ve barış yılları hüküm sürmeye başladığında sıklaşan diplomatik ilişkiler ile birlikte liderler, aslında farklı oldukları kadar aynı olduklarını anlamışlardı. Bu görüşmelerde özellikle Bülbül ve J.'in birbirlerine olan ilgisi zamanla farklılaşmış, en sonunda birbirlerine olan aşklarını itiraf etmişlerdi. Tek sorun, J.'in bir türlü tutkularından vaz geçip, önüne gelene kur yapmaktan kendini alamamasıydı. Bülbül her seferinde bu konuda kavga çıkarıyor, J. ise istese de kendini değiştiremiyordu.
Yine de birbirlerini çok seviyorlardı ve her seferinde barışıyorlardı.
Kelebek'in ona baktığını gören CamaeL, eline kemanını alıp hafif hareketli bir şarkı çalmaya başladı; Bülbül bu şarkıya karşı koyamazdı. Önce kaseyi bıraktı elinden, sonra ayaklarını tempoyla yere vurmaya başladı. Hafifçe şarkıyı mırıldanıyordu. En sonunda ayaklandı ve parmak uçlarında döne döne dans etmeye başladı. Gözleri kapalıydı ve J.'i onunla dans ederken düşlüyordu; çok eskiden, Güney-Batı sahillerindeki ilk buluşmada dans ettikleri gibi.
Bir birleri etrafında dönmüşler, kaçamak hareketlerle birbirlerine dokunmuşlar, vur kaçlarla hoş bir kareografi yakalamışlardı o zamanlar. Şimdi vücudu istemsizce aynı tempoda, aynı kareografiyle hareket ediyor, kalbinin gerçekte ne istediğini açık ediyordu herkese. Ne güzel bir histi, sanki J.'de onunla dans ediyor gibi, uyumla. . .
Bülbül ile beraber dallardaki kuşlar ötüyor, bir kaçı onun tepesinde ve etrafında dönüyor, ona eşlik ediyorlardı. Sadece kemanın sesi, dans adımları ve kuşlar vardı. Bülbül artık gülümsüyordu.
Sonra müzik yavaşladı, adımlar duruldu, o am belinde bir çift el hissetti Bülbül, tıpkı o gece gibi, en sonunda ona sarılmaya cesaret edebilmişti J. Kollarını sımsıkı sarmıştı küçük kıza, çenesini başının üstüne koymuş ve sevgiyle gözlerini kapamıştı.
"Beni affet." diye fısıldadı genç adam.
Bülbül sadece sarıldı genç adama ve tııpkı o geceki gibi kaçamak bir öpücük kondurdu dudaklarına.
Gece sonlandığında tekrar el eleydiler.
~ Rose
Yann Tiersen - L'Autre Valse d'Amélie (Version Quatuor à Cordes et Piano)
Gece olduğunda şölen alanında yine ılık bir hava vardı; geçmiş 3 günün soğuk havası gitmiş, şölenin yapıldığı iç alandaki karlar erimişti. Konuklar hallerinden memnundu fakat Kelebek Bülbül'de ters giden bir şeyler olduğunu sezebiliyordu.
"Bülbül, iyi misin?" diye sordu küçük kıza. Küçük kız kafasını büyük bir dondurma kasesine gömmüş, sinirle hiç durmaksızın, kaşık kaşık ağzına dolduruyordu meyveli dondurmayı.
"İyiyim tabii ki, neden?!" dedi ama bir homurtu çıktı dolu ağzından daha çok.
"Normalde de çok yediğini biliyorum ama bu gece sanki sinirini çıkarmak için yediğini hissediyorum."
"Evet, belki?"
"Yardım edebileceğim bir şey olup olmadığını sormak istemiştim."
"Yok?"
"Ah, peki. İyi eğlenceler o zaman." Kelebek omuz silkerek kalktı. Alacağı cevabı kızın gözlerinden almıştı; J. ile kavgalıydılar. Yine.
Liderlerin Büyük Savaşı bitip huzur ve barış yılları hüküm sürmeye başladığında sıklaşan diplomatik ilişkiler ile birlikte liderler, aslında farklı oldukları kadar aynı olduklarını anlamışlardı. Bu görüşmelerde özellikle Bülbül ve J.'in birbirlerine olan ilgisi zamanla farklılaşmış, en sonunda birbirlerine olan aşklarını itiraf etmişlerdi. Tek sorun, J.'in bir türlü tutkularından vaz geçip, önüne gelene kur yapmaktan kendini alamamasıydı. Bülbül her seferinde bu konuda kavga çıkarıyor, J. ise istese de kendini değiştiremiyordu.
Yine de birbirlerini çok seviyorlardı ve her seferinde barışıyorlardı.
Kelebek'in ona baktığını gören CamaeL, eline kemanını alıp hafif hareketli bir şarkı çalmaya başladı; Bülbül bu şarkıya karşı koyamazdı. Önce kaseyi bıraktı elinden, sonra ayaklarını tempoyla yere vurmaya başladı. Hafifçe şarkıyı mırıldanıyordu. En sonunda ayaklandı ve parmak uçlarında döne döne dans etmeye başladı. Gözleri kapalıydı ve J.'i onunla dans ederken düşlüyordu; çok eskiden, Güney-Batı sahillerindeki ilk buluşmada dans ettikleri gibi.
Bir birleri etrafında dönmüşler, kaçamak hareketlerle birbirlerine dokunmuşlar, vur kaçlarla hoş bir kareografi yakalamışlardı o zamanlar. Şimdi vücudu istemsizce aynı tempoda, aynı kareografiyle hareket ediyor, kalbinin gerçekte ne istediğini açık ediyordu herkese. Ne güzel bir histi, sanki J.'de onunla dans ediyor gibi, uyumla. . .
Bülbül ile beraber dallardaki kuşlar ötüyor, bir kaçı onun tepesinde ve etrafında dönüyor, ona eşlik ediyorlardı. Sadece kemanın sesi, dans adımları ve kuşlar vardı. Bülbül artık gülümsüyordu.
Sonra müzik yavaşladı, adımlar duruldu, o am belinde bir çift el hissetti Bülbül, tıpkı o gece gibi, en sonunda ona sarılmaya cesaret edebilmişti J. Kollarını sımsıkı sarmıştı küçük kıza, çenesini başının üstüne koymuş ve sevgiyle gözlerini kapamıştı.
"Beni affet." diye fısıldadı genç adam.
Bülbül sadece sarıldı genç adama ve tııpkı o geceki gibi kaçamak bir öpücük kondurdu dudaklarına.
Gece sonlandığında tekrar el eleydiler.
~ Rose
Yann Tiersen - L'Autre Valse d'Amélie (Version Quatuor à Cordes et Piano)
Tuesday, December 01, 2009
Kelebek'in Ağıtı
(Tema müziği; Dead Can Dance - the Host of Seaphim, Kelebek'in Ağıtı: Dead Can Dance - Song of Seaphim (aşağıda player'da mevcut), Ağıt'ın sözleri Dargaard - ..Of the Broken Stones)
Şölen devam etti. Bütün bir gün , hazırlıklar tekrardan yapıldı akşam için, masalar donatıldı yine, pazaryeri doldu taştı ziyaretçilerle. Bütün bir gün, tıpkı diğer günler gibi geçti. Ama bütün bir gün, Kelebek ortada görünmedi. Odasından çıkmadığı gibi, odasındaki büyü de çözülmemişti. Bülbül düzenli aralıklarla onu ziyarete gidiyor, kapıyı çalıyordu fakat cevap veren olmuyordu.
Kelebek kapının çaldığını duyuyordu fakat ifadesizce, hiç kıpırdamadan yatağın üzerinde oturmuş, boş gözlerle kucağındaki kitaba bakıyordu. Uyandığında, önceki gecenin kötü bir kabus olmasını dilemişti fakat yerdeki buruşmuş kanlı parşömeni gördüğünde, mektubun gerçekten de geldiğini hatırlamıştı.
S'arrus artık yoktu. Ve bir zamanlar var olduğunu hatırlatabilecek hiçbir şey bırakmamıştı; bu kitap hariç.
Bir veda yoktu, vasiyet yoktu, ne yapması gerektiğini gösteren, kendi için yazılmış bir mektup yoktu. Her şey yolunda gibiydi ve bir anda. . . Yoktu!
Derin bir nefes alıp, artık normal bir aynadan farksız olan siyah aynaya baktı. Gözleri şişmiş ve ağlamaktan kızarmıştı. Aynaya yaklaşıp önünde diz çöktü, gözlerine dokundu yavaşça. Sonra, yatağın üstüne fırlatılıp atılmış siyah kürkü gördü. Durdu, düşündü.
Ne yapması gerektiğini biliyordu.
Ağaç'ın önünde durdu, başını kaldırıp Ağaç'ın gökyüzüne uzanan görkemli dallarına baktı. Bir an ılık ava duruldu, lapa lapa kar yağmaya başladı şölen alanına. Kelebek gözlerini kapattı, dudakları aralandı, elleri mumu sımsıkı tutarken bir ağıt döküldü dudaklarıdan.
Kelebek'in sesi yavaşça susarken son sözleri bir fısıltı gibi dolandı tüm Aesten üzerinde.
Mumu Ağaç'ın köklerinin arasındaki ufak yere bıraktı ve yavaşça davetlilere döndü.
"Bu gece," diye söze başladı. "şölene bir ara veriyoruz. Bu gece tüm Düş susacak, ağıtımı duyan herkes susacak. Beni duyan her ruh, kaybettiği sevdiklerini anacak bu gece. Sadece bu gece, büyük bir yas tutulacak. Göz yaşları gerekli değil, sadece anımsayacak herkes ve güzel günlerin anılarıyla gülümseyecek. Gün tekrar ağardığında ise, şölen devam edecek..."
Uzunca bir süre konuklarının yüzlerindeki ifadeyi süzdü Kelebek, durduğu yerden. Şaşkındılar; büyük bir eğlence için çağırılmışlardı ama yas tutmaları bekleniyordu? Anlam veremiyorlardı, veremezlerdi de. Kelebek, yüzünde acı bir gülümsemeyle, kapıya yöneldi. Geldiği hızlı adımlarla geri çıktı odasına. Kar hala yağmaya devam ediyordu; hem şölen alanına hem de tüm Düş'e. Derin bir sessizlik hakimdi tüm ülkeye.
"Ağlayıp kendimi kaybetmemi istemezdin, biliyorum." diye mırıldandı, teras kapısına yaslanıp güneye bakarken. "Ama sana en azından bu kadarını borçluyum. Bilerek ve hissederek eğlenmeye devam edemem, yasını tutmalıyım, sadece bir gece bile olsa da. Ve sonra, yolumda ilerlemeye devam edeceğim."
Kapı tıklandı. İçeri giren Çağlayan'dı. "Yalnız kalmak istersen gidebilirim, ama zor zamanlarda birileriyle beraber olmak, yapılabilecek en iyi şeydir, biliyorsun değil mi?" dedi en şirin sesiyle.
Kadife kaplı kanepeye oturdular. Kelebek, sarışın kadının kucağına yasladı başını büyük bir sessizlikle. Sarışın kadın da sarıldı ona, destek verircesine. Fakar Kelebek, Çağlayan'da bir gariplik hissetmişti girdiği ilk andan beri. Gözlerini araladığında siyah ojeli tırnaklar ve yüzüne düşen bir tutam siyah saç fark etti. Gülümsedi, siyah saçlı kadının gizlenme isteğine saygı duyup sessizliğini korudu. Güvende hissediyordu, çok geçmeden şöminenin tatlı sıcaklığında, Tılsım'ın kollarında uyudu.
Sabah olduğunda, her şey daha kolay olacaktı.
~ Rose
Not: Bu yazı S'arrus için. Kelebek'in hayatına girip onu büyüttüğü, öğrencisi kabul ettiği ve zincirlerini kırdığı için. Eski kitap kokusu, bir kadeh de şarap ile anıyoruz kendisini.
***
Şölen devam etti. Bütün bir gün , hazırlıklar tekrardan yapıldı akşam için, masalar donatıldı yine, pazaryeri doldu taştı ziyaretçilerle. Bütün bir gün, tıpkı diğer günler gibi geçti. Ama bütün bir gün, Kelebek ortada görünmedi. Odasından çıkmadığı gibi, odasındaki büyü de çözülmemişti. Bülbül düzenli aralıklarla onu ziyarete gidiyor, kapıyı çalıyordu fakat cevap veren olmuyordu.
Kelebek kapının çaldığını duyuyordu fakat ifadesizce, hiç kıpırdamadan yatağın üzerinde oturmuş, boş gözlerle kucağındaki kitaba bakıyordu. Uyandığında, önceki gecenin kötü bir kabus olmasını dilemişti fakat yerdeki buruşmuş kanlı parşömeni gördüğünde, mektubun gerçekten de geldiğini hatırlamıştı.
S'arrus artık yoktu. Ve bir zamanlar var olduğunu hatırlatabilecek hiçbir şey bırakmamıştı; bu kitap hariç.
Bir veda yoktu, vasiyet yoktu, ne yapması gerektiğini gösteren, kendi için yazılmış bir mektup yoktu. Her şey yolunda gibiydi ve bir anda. . . Yoktu!
Derin bir nefes alıp, artık normal bir aynadan farksız olan siyah aynaya baktı. Gözleri şişmiş ve ağlamaktan kızarmıştı. Aynaya yaklaşıp önünde diz çöktü, gözlerine dokundu yavaşça. Sonra, yatağın üstüne fırlatılıp atılmış siyah kürkü gördü. Durdu, düşündü.
Ne yapması gerektiğini biliyordu.
***
Gece olduğunda herkes yine şölen alanındaydı. J'in adamlarından bir grup, hafif bir taverna ezgisi tutturmuş konukları eğlendiriyordu, konuklar kendi aralarında muhabbet ediyor, zaman geçiriyorlardı. Taş kapının açılmasının sesiyle müzik sustu, konuklar gözlerini kapıya çevirdi. Liderler şaşkınlıkla gözlerini kocaman açarken, Bülbül boğazından yükselen şaşkınlık sesini bastırmak için elini dudaklarına bastırdı.
Kelebek, Düş'e bırakıldığı günden beri ilk defa, bordo ya da kırmızıyı bir kenara bırakmış ve simsiyah giyinmişti. Yerlere sürünün dantelli ve tüllü elbise vücudunu sarıyor, boynundan kocaman, gümüş ankh'ı sarkıyordu. Siyah eldivenli ellerinde büyük beyaz bir mum taşıyordu; türlü türlü rünler kazılıydı mumun üzerine ve iki yanı kanat biçiminde şekillendirilmişti mumun. Omuzlarında Kwahu'nun ona "yakın zamanda ihtiyacı olacağı" için verdiği kürk vardı. Koyu kırmızı makyajı bu gece siyahlarla değişmişti, kan damlası gibi parlayan dudakları bu gece siyahtı. Mumun alevinin sönmemesine dikkat ederek yürüyordu Ağaç'a doğru.
Gece olduğunda herkes yine şölen alanındaydı. J'in adamlarından bir grup, hafif bir taverna ezgisi tutturmuş konukları eğlendiriyordu, konuklar kendi aralarında muhabbet ediyor, zaman geçiriyorlardı. Taş kapının açılmasının sesiyle müzik sustu, konuklar gözlerini kapıya çevirdi. Liderler şaşkınlıkla gözlerini kocaman açarken, Bülbül boğazından yükselen şaşkınlık sesini bastırmak için elini dudaklarına bastırdı.
Kelebek, Düş'e bırakıldığı günden beri ilk defa, bordo ya da kırmızıyı bir kenara bırakmış ve simsiyah giyinmişti. Yerlere sürünün dantelli ve tüllü elbise vücudunu sarıyor, boynundan kocaman, gümüş ankh'ı sarkıyordu. Siyah eldivenli ellerinde büyük beyaz bir mum taşıyordu; türlü türlü rünler kazılıydı mumun üzerine ve iki yanı kanat biçiminde şekillendirilmişti mumun. Omuzlarında Kwahu'nun ona "yakın zamanda ihtiyacı olacağı" için verdiği kürk vardı. Koyu kırmızı makyajı bu gece siyahlarla değişmişti, kan damlası gibi parlayan dudakları bu gece siyahtı. Mumun alevinin sönmemesine dikkat ederek yürüyordu Ağaç'a doğru.
Ağaç'ın önünde durdu, başını kaldırıp Ağaç'ın gökyüzüne uzanan görkemli dallarına baktı. Bir an ılık ava duruldu, lapa lapa kar yağmaya başladı şölen alanına. Kelebek gözlerini kapattı, dudakları aralandı, elleri mumu sımsıkı tutarken bir ağıt döküldü dudaklarıdan.Kelebek'in sesi yavaşça susarken son sözleri bir fısıltı gibi dolandı tüm Aesten üzerinde.
"And he shall journey into the realms of the dead,
and hecontent with the forces therein
unto the very gates of despair,
to gain knowledge from the burning lands,
but never he shall return to the world of light."
and hecontent with the forces therein
unto the very gates of despair,
to gain knowledge from the burning lands,
but never he shall return to the world of light."
Mumu Ağaç'ın köklerinin arasındaki ufak yere bıraktı ve yavaşça davetlilere döndü.
"Bu gece," diye söze başladı. "şölene bir ara veriyoruz. Bu gece tüm Düş susacak, ağıtımı duyan herkes susacak. Beni duyan her ruh, kaybettiği sevdiklerini anacak bu gece. Sadece bu gece, büyük bir yas tutulacak. Göz yaşları gerekli değil, sadece anımsayacak herkes ve güzel günlerin anılarıyla gülümseyecek. Gün tekrar ağardığında ise, şölen devam edecek..."Uzunca bir süre konuklarının yüzlerindeki ifadeyi süzdü Kelebek, durduğu yerden. Şaşkındılar; büyük bir eğlence için çağırılmışlardı ama yas tutmaları bekleniyordu? Anlam veremiyorlardı, veremezlerdi de. Kelebek, yüzünde acı bir gülümsemeyle, kapıya yöneldi. Geldiği hızlı adımlarla geri çıktı odasına. Kar hala yağmaya devam ediyordu; hem şölen alanına hem de tüm Düş'e. Derin bir sessizlik hakimdi tüm ülkeye.
"Ağlayıp kendimi kaybetmemi istemezdin, biliyorum." diye mırıldandı, teras kapısına yaslanıp güneye bakarken. "Ama sana en azından bu kadarını borçluyum. Bilerek ve hissederek eğlenmeye devam edemem, yasını tutmalıyım, sadece bir gece bile olsa da. Ve sonra, yolumda ilerlemeye devam edeceğim."
Kapı tıklandı. İçeri giren Çağlayan'dı. "Yalnız kalmak istersen gidebilirim, ama zor zamanlarda birileriyle beraber olmak, yapılabilecek en iyi şeydir, biliyorsun değil mi?" dedi en şirin sesiyle.
Kadife kaplı kanepeye oturdular. Kelebek, sarışın kadının kucağına yasladı başını büyük bir sessizlikle. Sarışın kadın da sarıldı ona, destek verircesine. Fakar Kelebek, Çağlayan'da bir gariplik hissetmişti girdiği ilk andan beri. Gözlerini araladığında siyah ojeli tırnaklar ve yüzüne düşen bir tutam siyah saç fark etti. Gülümsedi, siyah saçlı kadının gizlenme isteğine saygı duyup sessizliğini korudu. Güvende hissediyordu, çok geçmeden şöminenin tatlı sıcaklığında, Tılsım'ın kollarında uyudu.
Sabah olduğunda, her şey daha kolay olacaktı.~ Rose
Not: Bu yazı S'arrus için. Kelebek'in hayatına girip onu büyüttüğü, öğrencisi kabul ettiği ve zincirlerini kırdığı için. Eski kitap kokusu, bir kadeh de şarap ile anıyoruz kendisini.
Monday, November 30, 2009
Kelebek'in Çığlıkları
( Öncesi için: http://winterofsarrus.blogspot.com/2009/11/veda-hikayesi.html )
( New Moon (The Meadow - Alexandre Desplat)
Şölenin görkemli açılışından sonraki kutlamalar hiç azalmayan bir coşkuyla devam etti. Bülbül'ün öğrencileri görmekli şarkılar ve danslarla liderleri ve konukları eğlendirdiler, Morrigan öğrencilerinin yetenekleriyle kendini kanıtlayarak tatmin oldu, Noctua ise dağların derinlerinden hikayeler anlattı herkese. Şölen tüm hızıyla sürerken Kelebek bir an Leviathan ve Asporia'dan gelen konuklarının yanına gitti. Çağlayan ve Arleon'un uzaktan sarıldıklarını görmüş, diğer ülkeler arasındaki barışı görmek hoşuna gitmişti. Yanlarına yürürken ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oldu.
"Kar, seni sevinde hissettiriyor olmalı." diyordu Çağlayan.
"Kesinlikle." diye onayladı Arleon, yüzünde büyük bir gülümsemeyle. "Tılsım'ın da davetli olduğunu biliyordum, ancak bu akşam onu göremedim?"
Çağlayan kurmalı bebek gibi tekrardan Kelebek'e söylediği bahaneleri sıraladı düz bir sesle. "İşler işte. . ." diye bitirdi sözlerini.
"Tılsım'ın burada olmaması gerçekten şaşırtıcı. Çalışmalarını sürdürmek için şölene gelmemek? Bir ülkenin ve komşu ülkelerin liderlerinin toplanacağı bir şölende ülkelerle ilgili hayatî meselelerin konuşulmaması imkansızdır çünkü!" Arleon şüpheci bir bakış attı kadına.
"Tılsımı bilirsin işte. . ." diyerek omuz silkmekle yetindi sarışın kadın. Kelebek'in yaklaştığını görünce içi ferahlamış bir biçimde ayağa kalkıp ona sarıldı. "Şölen çok güzel!"
Ayak üstü sohbet ederlerken bir anda tatlı bahar havası yerini soğuk kışa bıraktı. Peri ışıkları soldu, ortam karardı. Müzik sustu, konuklar konuşmayı bırakıp kapıya baktı. Kelebek de kaşlarını şüpheyle çatıp başını döndürdü.
Ölü atlarıyla beraber üç lichdi gelen.
Kelebek istemsizce kalbinin hızlıca atmaya başladığını fark etti, zorlukla yutkundu ve sakinliğini bozmamaya çalışarak nefes alış verişini düzeltti. Acaba. . . acaba?!
Ortadaki lichin işaretiyle birisi Çağlayan'a siyah bir mektup uzattı, öbürü ise kanlı bir mektup bıraktı Kelebek'in ellerine. Liderlerinin işaretiyle lichler şölen alanını terk ederken peri ışıkları parıldadı tekrar, soğuk hava yokoldu. Kelebek, boş gözlerle elindeki mektuba bakakaldı. İçten içe biliyordu ne yazdığını, hissedebiliyordu. Açmaya korkuyordu, çünkü biliyordu ki, kelimelerin gücü büyüktü.
Bir şeyi kelimelere dökmek, kabullenmenin ilk adımıydı.
Şölenin devam etmesini emrederek yavaş adımlara odasına çıktı gözlerini mektuptan ayırmadan. Bir yandan içindeki iyimser taraf bunun bir tebrik mektubu olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendini, ama biliyordu ki değildi. Değildi. . .
Odasına girdiği gibi kapıları büyüyle mühürledi. Gören gözlerden ve davetsiz kulaklardan kendini korumak için ek bir kaç söz ekledi büyüye. Bülbül'ün pencere önünde büyük bir hayal kırıklığıyla kanat çırpışını görebiliyordu zihninde. Güldü. Çalışma masasına oturdu, gümüş mektup açacağı ile mühürü kırdı ve yavaşça okumaya başladı.
Haber mektubuydu bu. Kuzey topraklarında Sifaus ve Adramelech'in yaptığı büyük kavgadan ve oluşan kraterden bahsediyordu. Kelimeler ilerledikçe kaşları çatıldı; sözün üçüncü kardeşe geleceğini biliyordu. Mektubu kavrayan eli okudukça kasıldı ve kağıt buruştu elinde. Dizleri titriyordu, gözleri etrafa boş baktı bir an, şölen alanındaki tüm kontrolü bir anda kırıldı.
Ciğerlerini patlatırcasına, acı dolu bir çığlık koyuverdi ve o an davetsiz kulakların bunu duymayacağını bildiği için mutlu oldu. Çığlıklar birbiri ardına geliyor, onu nefessiz bırakıyor, her biri devamında göz yaşlarını getiriyordu.
Eğer oturmuyor olsa, dizleri onu çok ayakta tutamazdı zaten, titriyordu. Tüm vücudu, kendini kaybetmiş bir şekilde titriyor, göz yaşları gözlerinden istemsizce akıyordu. Beyni kabullenemiyordu; neden? Nasıl? Ne zaman?! Bir anlık bir güçle ayağa kalkıp dolabını açtı kapağı kırarcasına, kumaşlara sarılı siyah aynayı indirdi, parçalarcasına çözdü kumaşları ve aynaya baktı.
"GÖSTER!!"
Ama ayna bir parça cam gibiydi sadece, hiçbir şey göstermedi. Hiçbir tepki vermedi. Kelebek ne dediyse, ne yaptıysa boştu; büyüsü anlaşılan diğer her şey gibi, herkes gibi yokolmuştu.
"Hayır. . . Hayır. . ."
Kızıl saçlı kadın umutsuzça etrafa bakındı. Su Aynası. . . Evet, Su Aynası ona gösterirdi gerçeği. Doğru değildi hiçbiri, nasıl olabilirdi ki?! Eteklerine takıldı ama aldırmadan Su Aynasını çıkarıp yatağının üzerine koydu. Sordu. Gerçekte ne olduğunu sordu. Ve diledi, güneydeki adaların yerinde olduğunu, o çok sevdiği adamın. . .
Kelimelere dökemedi.
Ama ayna dürüsttü. Tüm çıplaklığıyla gösterdiği tek şey artık olmayan adalar ve adaları batıran fırtınanın bıraktıklarıydı. Uzakta bir yerde, zaten paramparça olan ve artık tanınmayacak haldeki pelerini yakaladı gözleri.
Sustu. Yastığının yanından kitabını aldı, açıp sayfalarına dokundu sessizce. Eski kitap kokusu. . . Yaptıkları her bir konuşma yıldırım hızıyla aklından geçiyordu, sahneler tekrar tekrar oynuyordu aklında. Her bir söz, her bir mimik, mekanların en ince ayrıntısı ve hatta düşen en ufak gölge bile hafızasındaydı. Bunları düşünürken sayfaları çevirdi bir bir, her bir yaprağa özenle dokunarak. Sonra kitabı kapattı. Yatağa uzandı, kitaba yanağını dayadı. Göz yaşları yanaklarından sessizce akarken anımsadı.
"Siyah giymediğini biliyoruz, ama buna ihtiyacın olacak."
Ve bir de Su Aynasının ona gösterdikleri.
Acıyla gözlerini kapattı. Biliyordu, böyle görmek istemezdi onu, güçlü olmalıydı.
Ama bu gece değil.
Bu gece değil.
Elinde kalan tek şeye, kitaba sarılıp ağladı bütün gece; ta ki rüya kapanı ve Ejder'in Gözyaşları biraz etki gösterip onu derin bir uykuda esir alana dek.
O gece, şölende herkes eğlenmeye devam ederken, Camy Kelebek'in penceresine bakıyor, neler yaşadığını tahmin edebiliyordu. Gülümsedi.
~ Rose
( New Moon (The Meadow - Alexandre Desplat)
***
Şölenin görkemli açılışından sonraki kutlamalar hiç azalmayan bir coşkuyla devam etti. Bülbül'ün öğrencileri görmekli şarkılar ve danslarla liderleri ve konukları eğlendirdiler, Morrigan öğrencilerinin yetenekleriyle kendini kanıtlayarak tatmin oldu, Noctua ise dağların derinlerinden hikayeler anlattı herkese. Şölen tüm hızıyla sürerken Kelebek bir an Leviathan ve Asporia'dan gelen konuklarının yanına gitti. Çağlayan ve Arleon'un uzaktan sarıldıklarını görmüş, diğer ülkeler arasındaki barışı görmek hoşuna gitmişti. Yanlarına yürürken ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oldu.
"Kar, seni sevinde hissettiriyor olmalı." diyordu Çağlayan.
"Kesinlikle." diye onayladı Arleon, yüzünde büyük bir gülümsemeyle. "Tılsım'ın da davetli olduğunu biliyordum, ancak bu akşam onu göremedim?"
Çağlayan kurmalı bebek gibi tekrardan Kelebek'e söylediği bahaneleri sıraladı düz bir sesle. "İşler işte. . ." diye bitirdi sözlerini.
"Tılsım'ın burada olmaması gerçekten şaşırtıcı. Çalışmalarını sürdürmek için şölene gelmemek? Bir ülkenin ve komşu ülkelerin liderlerinin toplanacağı bir şölende ülkelerle ilgili hayatî meselelerin konuşulmaması imkansızdır çünkü!" Arleon şüpheci bir bakış attı kadına.
"Tılsımı bilirsin işte. . ." diyerek omuz silkmekle yetindi sarışın kadın. Kelebek'in yaklaştığını görünce içi ferahlamış bir biçimde ayağa kalkıp ona sarıldı. "Şölen çok güzel!"
Ayak üstü sohbet ederlerken bir anda tatlı bahar havası yerini soğuk kışa bıraktı. Peri ışıkları soldu, ortam karardı. Müzik sustu, konuklar konuşmayı bırakıp kapıya baktı. Kelebek de kaşlarını şüpheyle çatıp başını döndürdü.
Ölü atlarıyla beraber üç lichdi gelen.
Kelebek istemsizce kalbinin hızlıca atmaya başladığını fark etti, zorlukla yutkundu ve sakinliğini bozmamaya çalışarak nefes alış verişini düzeltti. Acaba. . . acaba?!
Ortadaki lichin işaretiyle birisi Çağlayan'a siyah bir mektup uzattı, öbürü ise kanlı bir mektup bıraktı Kelebek'in ellerine. Liderlerinin işaretiyle lichler şölen alanını terk ederken peri ışıkları parıldadı tekrar, soğuk hava yokoldu. Kelebek, boş gözlerle elindeki mektuba bakakaldı. İçten içe biliyordu ne yazdığını, hissedebiliyordu. Açmaya korkuyordu, çünkü biliyordu ki, kelimelerin gücü büyüktü.
Bir şeyi kelimelere dökmek, kabullenmenin ilk adımıydı.
Şölenin devam etmesini emrederek yavaş adımlara odasına çıktı gözlerini mektuptan ayırmadan. Bir yandan içindeki iyimser taraf bunun bir tebrik mektubu olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendini, ama biliyordu ki değildi. Değildi. . .
Odasına girdiği gibi kapıları büyüyle mühürledi. Gören gözlerden ve davetsiz kulaklardan kendini korumak için ek bir kaç söz ekledi büyüye. Bülbül'ün pencere önünde büyük bir hayal kırıklığıyla kanat çırpışını görebiliyordu zihninde. Güldü. Çalışma masasına oturdu, gümüş mektup açacağı ile mühürü kırdı ve yavaşça okumaya başladı.
Haber mektubuydu bu. Kuzey topraklarında Sifaus ve Adramelech'in yaptığı büyük kavgadan ve oluşan kraterden bahsediyordu. Kelimeler ilerledikçe kaşları çatıldı; sözün üçüncü kardeşe geleceğini biliyordu. Mektubu kavrayan eli okudukça kasıldı ve kağıt buruştu elinde. Dizleri titriyordu, gözleri etrafa boş baktı bir an, şölen alanındaki tüm kontrolü bir anda kırıldı.
Ciğerlerini patlatırcasına, acı dolu bir çığlık koyuverdi ve o an davetsiz kulakların bunu duymayacağını bildiği için mutlu oldu. Çığlıklar birbiri ardına geliyor, onu nefessiz bırakıyor, her biri devamında göz yaşlarını getiriyordu.
Eğer oturmuyor olsa, dizleri onu çok ayakta tutamazdı zaten, titriyordu. Tüm vücudu, kendini kaybetmiş bir şekilde titriyor, göz yaşları gözlerinden istemsizce akıyordu. Beyni kabullenemiyordu; neden? Nasıl? Ne zaman?! Bir anlık bir güçle ayağa kalkıp dolabını açtı kapağı kırarcasına, kumaşlara sarılı siyah aynayı indirdi, parçalarcasına çözdü kumaşları ve aynaya baktı."GÖSTER!!"
Ama ayna bir parça cam gibiydi sadece, hiçbir şey göstermedi. Hiçbir tepki vermedi. Kelebek ne dediyse, ne yaptıysa boştu; büyüsü anlaşılan diğer her şey gibi, herkes gibi yokolmuştu.
"Hayır. . . Hayır. . ."
Kızıl saçlı kadın umutsuzça etrafa bakındı. Su Aynası. . . Evet, Su Aynası ona gösterirdi gerçeği. Doğru değildi hiçbiri, nasıl olabilirdi ki?! Eteklerine takıldı ama aldırmadan Su Aynasını çıkarıp yatağının üzerine koydu. Sordu. Gerçekte ne olduğunu sordu. Ve diledi, güneydeki adaların yerinde olduğunu, o çok sevdiği adamın. . .
Kelimelere dökemedi.
Ama ayna dürüsttü. Tüm çıplaklığıyla gösterdiği tek şey artık olmayan adalar ve adaları batıran fırtınanın bıraktıklarıydı. Uzakta bir yerde, zaten paramparça olan ve artık tanınmayacak haldeki pelerini yakaladı gözleri.
Sustu. Yastığının yanından kitabını aldı, açıp sayfalarına dokundu sessizce. Eski kitap kokusu. . . Yaptıkları her bir konuşma yıldırım hızıyla aklından geçiyordu, sahneler tekrar tekrar oynuyordu aklında. Her bir söz, her bir mimik, mekanların en ince ayrıntısı ve hatta düşen en ufak gölge bile hafızasındaydı. Bunları düşünürken sayfaları çevirdi bir bir, her bir yaprağa özenle dokunarak. Sonra kitabı kapattı. Yatağa uzandı, kitaba yanağını dayadı. Göz yaşları yanaklarından sessizce akarken anımsadı.
"Siyah giymediğini biliyoruz, ama buna ihtiyacın olacak."
Ve bir de Su Aynasının ona gösterdikleri.
Acıyla gözlerini kapattı. Biliyordu, böyle görmek istemezdi onu, güçlü olmalıydı. Ama bu gece değil.
Bu gece değil.
Elinde kalan tek şeye, kitaba sarılıp ağladı bütün gece; ta ki rüya kapanı ve Ejder'in Gözyaşları biraz etki gösterip onu derin bir uykuda esir alana dek.
O gece, şölende herkes eğlenmeye devam ederken, Camy Kelebek'in penceresine bakıyor, neler yaşadığını tahmin edebiliyordu. Gülümsedi.
~ Rose
Subscribe to:
Posts (Atom)
