Motto...

If you can't handle me at my worst, you don't deserve me at my best.

Friday, November 28, 2014

Güncelleme, Patreon, Commission Zımbırtısı, ve hayır ben ölmedim postu.


Buraları çok fazla güncellemiyorum, zira artık Türkçe hikaye pek yazmıyorum, zamanımın çoğunu roleplayler, okul ve çizim kaplıyor. Roleplayler de hep İngilizce, çoğuk oyun içi. Çizim blogumu da güncellemiyorum, blogger biraz yavaş geliyor, ancak merak eden varsa tumblr sayfam sürekli olarak güncellenmekte. (artık instagram sayfam da mevcut.)

Ayrıca kendimi motive etmek için patreon hesabı açmış bulunmaktayım. Kendisi kickstarter gibi, ama sürekli olarak mevcut, aylık olarak çalışıyor ve çeşitli ödülleri de oluyor. Şimdilik ödül olarak eskizler, kartlar ve commissionlar var, ancak dijitale geçtiğimde daha fazla materyal sunabileceğim. Patreon sitesinden 1-3-5 dolar gibi cüzi rakamlarla beni destekleyip bir kupa çay ısmarlayabilirsiniz.

Bir de, commissionlar hala açık. (fiyatlar projeye göre değişiklik gösterebilir.)

Desteğiniz için şimdiden teşekkürler.

Tuesday, April 09, 2013

Kar

Sheara, çıplak ayaklarını cam rıhtımdan aşağı sallandırmış, su ile oynuyordu. Ana Kara'da kış çoktan gelmişti, ancak Cam Şehir, sonbaharın güzelliğini korumaktaydı. Bugün, üstüne Sedef Leydi'nin hediyesi olan katlı elbiseyi girmiş, kendi kıyafetlerinden sadece pelerinini almıştı. Uzaktaki gemileri izliyor, her birine hikayeler uydurarak vakit geçiriyordu. Kardeşi Ron, garip bir şekilde vaktinin çoğunu, Sheara'nın bir türlü çözemediği gizemli arkadaşı ile geçiriyordu. Kızın sesi güzeldi ve enstrüman çalabiliyordu; o yüzden Sheara, onun gösterilere dahil olmasına bile ses çıkarmamıştı. Çünkü Ron, belki de uzun zamandır ilk defa bir yerde bu kadar uzun süre kaldığı halde mutluydu.

Uzaktan bir gemi yanaşıyordu. Geminin tipine bakarak detaylarını inceledi. "Kuzeyli," dedi başını sallayarak. "Kuzgun Rahibeler'in oralardan, belki de daha da uzaktan..." diye mırıldandı kendi kendine, başını yana yatırıp yelkenleri gözden geçirirken. "Uzun zamandır yolda, yelken bezi yamalı, gövde bakımsız... Tamire ihtiyaçları var ve yükleri de..." Kaşlarını çattı, duraksadı. "Kürkler, kış şarabı ve siyah opal."

Gemi iyice yaklaştı, en sonunda iskeleye'ye halat attılar ve köprü sürüldü. Sandıklar dolusu kürk, variller dolusu şarap ve kasalar dolusu siyah opal gemiden indirilirken Sheara heyecanla ve doğru bilmenin sevinciyle ellerini çırptı. Derin bir nefes alarak değişik ve sert bir dildeki bir şarkıya başladı. Geminin tayfasının bir süre sonra şarkıya eşliğe başlaması ve tezahuratlardan, Kuzey'e özgü bir şarkı olduğu anlaşılıyordu. Şarkısını bitirdiğinde, Sheara, hafifçe selam verdi ve adamlar da ona cömert bahşişlerde bulundu. 

"Kuzey'e yabancı değilsiniz?" 

Sheara kafasını kaldırarak, siyah kürklere sarınmış adama baktı. "Evet, bir süre orada bulundum." Anlaşılan malların sahibi, ya da öyle bir şeydi. Kesinlikle deniz adamı gibi görünmüyordu; nispeten bakımlı ve zevkli giyimliydi. Yanında Zev'e benzeyen bir kurt geziyordu. Kurt hızla Sheara'nın üstüne atladı ve burnunu yaladı. Adam, tek kaşını kaldırarak şaşırmış bir ifade ile Sheara'yı süzdü.

"Kardeşimin de buna çok benzeyen bir dostu var," dedi Sheara gülüp, iki eli ile kurdun başını okşarken.

"Anlıyorum." Adam onaylarken başını salladı hafifçe. Sonra hafif bir ıslık ve kuzey dilinde bir emir sözü ile kurdu yanına çağırıp karaya doğru yürümeye başladı. Sheara hızlıca ayağa kalktı, çizmelerini aceleyle aldı ve adamın peşinden koştu.

"Kardeşimle akşamları gösterimiz var... Adım Sheara."

Adam sadece elini sallamakla yetindi.

"Bana adınızı bağışlamayacak mısınız?" diyebildi sadece, olduğu yere çakılı kalarak.

Adam durdu, gökyüzünde toplanan bulutlara baktı, sonra hafifçe Sheara'ya dönüp gülümsedi.

"Snow." Ve yoluna devam etti.

Bir süre adamın arkasından baktı Sheara. Onu kendine getiren, yüzüne dokunan kar taneleri oldu.

Cam Şehir'e, kış ve kar gelmişti.

Wednesday, October 31, 2012

14

"Benim geldiğim yerde hiç yağmur yağmazdı." Sürgün pelerinine sıkıca sarınırken başını gökyüzüne doğru kaldırıp boş gözlerle bakıyordu.

"Nasıl yani?" diye sordu Ron. 

"Bayağı. İlk yağmur damlası üzerime düştüğünde korktum hatta. Bana zarar gelecek sandım. Evet, suyumuz vardı ama geçtiğim topraklarda yağmur hiç görmedim. Gerçi... çoğunlukla kapalı alanlardaydım ben hep. Evler, madenler, mutfaklar, odalar..."

"Geldiğin yerde tam olarak ne yapıyordun ki?"

Sürgün sustu, kapşonunu iyice çekerek yüzünü sakladı. Ron kördü belki, ama bakışları yine de korkuyordu onu. Genç adamın görmeyen gri gözlerine alışamamıştı hala. O kadar aynıydılar ve aynı zamanda farklıydılar ki...

"Neyse, istemiyorsan cevap vermek zorunda değilsin." Ron omuz silkti, el yordamıyla fincanını bulup arkasına yaslandı. "Sadece konuşmaya çabalıyordum."

"İnanmam, kardeşim birileriyle muhabbet ediyor." Sheara aniden Ron'a arkadan sarılarak güldü. "Arkadaşın kim?"

"Sürgün... Geçen gün karşılaştığım kişi, bahsetmiştim."

"Ha evet. Merhaba, ben Sheara!" Gülümseyerek elini uzattı kadına. Yüz hatlarını seçemiyordu, eğilip yanaşmaya yeltendi ama Sürgün açıkça rahatsız olduğunu belirtmek için kapşununu ikisinin arasına çekeledi. Elini Sheara'ya uzattı.

"Sürgün. Tanıştığımıza memnun oldum."

"Ben de!" Sheara bir an kadının ses tınısının çok tanıdık olduğunu düşündü. Elini sıktığında ise... Serçe ve yüzün parmağının olmadıüını fark etti. Bir şaşkınlık sesi çıkarırken Sürgün aceleyle iyi günler dileyip gitti.

"Çok sağ ol Sheara." Ron homurdandı.

"Neden kaçtı ki? Ters bir şey de söylemedim?"

"Bilmiyorum. Neden sürekli hayatıma müdahele etmek zorundasın ki?" Ron sertçe fincanı masaya vurup içeriye yöneldi.

"Ama ben..." Sheara bir Sürgün'ün bir Ron'un arkasından ağzı açık bir şekilde baktı. "Ben... " Başını iki yana sallayıp iç çekti, ellerine cebine sokup yağmurun altında yürümeye başladı. Cebii karıştırırken eline bir kağıt parçası geldi. Çıkardı, açtı, baktı.

"Belki..." diye mırıldandı.

Friday, October 05, 2012

13



Gecenin karanlığı olmalı saat, ama bilemiyorum. Sokakta yürüyen kimse yok. Gündüz olsa insanlar olurdu. Hava hafif, soğuk kokuyor. İnce bir rüzgar esiyor. Limandan deniz kokusu burnuma doluyor. Uzaktan bir fırıncı içeri odun taşıyor; limandan yeni getirdiğini düşündüğüm balya balya reçineli çam odununun çatırtısını duyuyorum ve adamın ellerindeki un kokusunu. Odamdan çıkmam gerekliydi. Sheara... Cam Şehir'e geldiğimizden beri değişti. Ben değiştim. Değişmeyen bir tek Zev kaldı.

Zev, ayaklarıma dolanıyor, iyi olduğuma emin olmak için dibimden ayrılmıyor. Bir an kulaklarını tedirginlikle geriye yatırdığını hissediyorum. Kimsenin uyanık olmadığı, bu erken saatte, bu kadar güvenli ve kapalı bir yerde, onu böylesine gerebilecek ne olabilir?

Su sesi, çırpınmalar, derin bir nefes alış. Yakında bir yerde bir su birikintisi var, muhtemelen bir süs havuzu. Yakaşıp elimi attığımda uzun kıvırcık saçlar dolanıyor parmaklarıma; saçlar güzel ve pürüzsüz bir tene dökülüyor. Elim sakince burnunu ve ağzını bulup nefesini kontrol ediyor. Nefes alıyor, ama bilinci açık değil; yoksa bana tepki verirdi. Çekip çıkarıyorum, kenara yatırıp üzerine pelerinimi örtüyorum. Zev pelerinin üzerinden yanaşıp kadının yanına yatıyor.

Çok geçmeden güneşin ilk ışıklarını yüzümde hissediyorum. Kadının kıpırdanmalarını cam yüzeyden takip ediyorum. Uyanıyor, geriniyor, etrafa bakınıp nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. Aceleyle örtündüğünü hissediyorum.

"Havuzda baygındın, boğulmayasın diye seni dışarı çıkardım," diyorum sakince, kadının gergin kasları gevşiyor ani bir rahatlamayla. Yüz kaslarının gerildiğini hissediyorum bu sefer; gülümsüyor.

"Teşekkür ederim," diyor bir fısıltıyla, sesini alamıyorum ama hafif bir gerginlik var. "Gün ne kadar güzel ve renkler ne kadar parlak?"

"Elbette." Sakince yerimden kalıyorum, "Uyandığına göre artık geri dönebilirim. Kardeşim beni merak eder."

"Kardeşin..." diyor bir fısıltıyla, aklını kurcalayan bir şeyler var, fark ediyorum. "Sen..."

"Ben Ron'Nayye." diye cevaplıyorum sorusunu. "Ben ve kardeşim Sheara gezgin ozanlarız. Bir süredir burada, Cam Şehir'de kalıyoruz. Eğer istersen her akşam çıktığımız bir programımız var şimdilik."

Pelerinime daha sıkı sarılıyor her kelimemde. Bir anlam veremiyorum.  Teşekkür ediyor. "Ben," diyor ama kelimeler zar zor dökülüyor dudaklarından. "Sürgün..." diyor.

"Sürgün?"

"Evet. Sürgün." Duraksıyor. "Pelerin bende kalabilir mi?" diye soruyor çekinerek.

"Elbette," diye cevaplıyorum. Elimi sallıyorum, ve hana doğru yollanıyorum. Zev'in kadına kendini sevdirdiğini fark ediyorum o an. Garipsiyorum; kimseyi kolay kolay sevmeyen bir hayvandır çünkü o. Merak ediyorum kadını ama gittiğini fark ediyorum. Omuz silkip yoluma devam ediyorum.

Eğer kim olduğunu öğeneceksem, yollarımız elbet kesişecektir...